Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Dehak’ların Olduğu Ülkelerde Kawa’lar da Çıkar

Selim Çürükkaya / Bu Röportaj 29 yıl önce benimle yapıldı. Ben yeniden okudum. Siz de okuyup 29 yıl önce nasıl düşündüğümü öğrenebilirsiniz. Zira aynaya ara sıra bakmak lazım ve eski bir resme bakmak gibi

Özgür Halk
Nisan 1991  Istanbul / Türkiye
Halen Bartın Cezaevi’nde sürgünde bulunan yazar M. Selim Çürükkaya ile görüştük:
Dehak’ların zulüm yaptığı bir ülkede Kawa’lar da çıkar”

ÖZGÜR HALK DERGİSİ:

Şubat 1991 tarihinde iki kitabınız yayınlandı. Bunlardan biri Melsa Yayınevi tarafından yayınlanan “12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı”, diğeri Yurt Yayınevi tarafından yayınlanan “Demirci Kawa ve Çağdaş Kawa Destanı”. Biz esas olarak kitaplarınız ve onların konusu olan 12 Eylül cezaevleriyle ilgili sizinle söyleşmek istiyoruz. Ama isterseniz önce sizinle bir tanışalım.

SELiM ÇÜRÜKKAYA:

Tabii. Geçmişimi kısaca anlatayım. Ben 1954 tarihinde Bingöl-Yamaç nahiyesine bağlı Tuunst Köyü’nde doğdum. Köyümüz dünyaya kapalı bir köydü. Çok uzağında Murat Nehri’nin kıyısından kara tren geçiyordu. Trenle ilgili çok öyküler anlatılıyordu. Köyümüzden kadınların ve çocukların hiçbiri şehir görmemişti.

Erkekler askerlik için veya herhangi bir iş için şehire gidip gelmişlerdi. Köyde Zazaca konuşuyorduk. Türklerin ve diğer dünyanın varlığından haberimiz bile yoktu. Yalnız köye ara sıra iki tüfekli jandarma gelir, biz çocuklar onları görünce korkar, kaçar, gider saklanırdık. Bir de köyümüzün öğretmeni vardı. Kayseriliydi. Bu adam Türkçe öğretmek için sürekli bizi döver, kendi aramızda hatta evde anne babamız ve diğer kardeşlerimizle Zazaca konuşmamızı yasaklamaya çalışırdı. Yasaklara uymadığımızdan soba odunlarıyla küçük ellerimize çok dayak yediğimizi hatırlıyorum. Tabii o zaman olan-bitenlerin nedenlerini bilemezdik.

Ben ilkokul beşinci sınıfta okurken bizim köyün ismini değiştirdiler. “Tuunst” ismini “Ikizgöl” yaptılar. O sıralarda bizim köyün Şeyh’inin oğlu Elazığ’dan gelmişti. Orada lisede okuyordu sanırım. O, köy isimlerinin neden değiştirildiğini anlattı. “Bunlar, bütün Kürtçe isimleri kaldırıyorlar” dedi. Kendisi o zaman bazı şeyler biliyordu. Ama biz annelerimizin babalarımızın bize anlattıkları islam öyküleri, öğretmenlerin bize anlattıkları Osmanlı ve Türk kahramanlık öyküleri dışında, dünyadan habersizdik.

Önce hangi şehirlere gittiniz?

İlk gördüğüm şehir, Bingöl’ün Genç ilçesiydi. Sonra Bingöl’e gittim, sonra Adana’nın Ceyhan ilçesine. Burada amcalarım vardı. Çok şeyi burada öğrendim. Ceyhan’da Kürtler hayli çoktu. Ama çoğu en tortu işlerde çalışırlardı. Fırınlarda, kahvelerde, tarlalarda veya hamallık yaparlardı. Burada beni etkileyen en kötü şey, Türklerin Kürtlere bakışları, davranışları değil, Kürtlerin kendilerine bakışlarıydı. Şehirlere yerleşen Kürtler kendilerine yabancılaşmış, değerlerini hor görüyorlardı. Örneğin benim bir yengem vardı, Kürttü, ama Kürtleri çok ilkel görür, çok nadir Kürtçe konuşurdu. Memleketten gelenlere hayvan muamelesi yapardı.

Tabii ben o zaman bunun nedenlerini bilemediğimden, her şeyi onun kötülüğüne bağlıyordum. Ama Ceyhan’a yerleşenlerin çoğunun yengem gibi olduğunu görünce bunlardan nefret ederdim.

Devrimci olmanda bunların bir etkisi oldu mu?

Oldu diyemem. Devrimci olmamda Deniz’lerin çıkışı neden oldu diyebilirim. Radyodan haber dinliyordum. Deniz GEZMİŞ ve arkadaşları aranıyorlardı. ‘Yakalatanlara veya yerlerini bilenlere mükafat verilecek’ diyordu.

Ben Kur’an okuduğum, islam tarihini biraz bildiğim için, hemen bunların durumuyla Muhammed’in Mekke’den kaçışını karşılaştırdım. Muhammed, Mekke’den Medine’ye gidince, dönemin Mekke zenginleri Muhammed’in yerini gösterenlere mükafat verilecek demişlerdi. Buradan hareketle Denizlerin çok önemli işler yaptığını tahmin etmiştim.

Bu merakımdan dolayı günlük gazeteleri alıp okumaya başladım. Ne yapıyorlar? Ne istiyorlar? Niye aranıyorlar bu adamlar? Öğrenmek istiyordum. Gazeteleri okuduğumda en çok “sosyalizm” kelimesi dikkatimi çekmişti. Çünkü aranan ve başlarına ödül konanlar “sosyalizm” istiyorlardı. Sosyalizmin ne olduğunu öğrenmek gerekiyordu. Bir kitapevinden sosyalizmi basitçe anlatan bir kitap istemeye gittim. Adam bana, Sosyalizmin Alfabesi’ni verdi. Okuyunca müthiş etkilendim. Peşinden Felsefenin Temel İlkeieri’ni okudum.

Artık tamamen değişmiştim. Çevremde olup-bitenleri başka gözlerle görmeye başladım. Sanki bazı şeylerle aramdaki perde kalkmış, her şey bambaşka görünüyordu. Yoksullarla zenginler, zenginlerin zengin olmalarının, yoksulların yoksul olmalarının nedenleri, yengemin ve kendilerine yabancılaşan ve bizi hor gören Kürtlerin durumunu artık yorumlayabiliyordum.

Adana’dan Bingöl’e döndüm. Eski köyümüzden göç etmiş, Bingöl’e yakın bir köye yerleşmiştik. Bu köy modern bir köydü. Evleri çatılı, suyu, yolu vardı. Bizim eski köydeki cinler, periler, kâbuslar yoktu burada.

Köyde üniversiteyi terk etmiş bazı arkadaşlarla tanıştım. Bunlar KDP’den etkilenmişlerdi. Ayrıca ulusal sorunla ilgili bazı kitaplar okuyorlardı. Gine’de devrim, Mozambik üzerine, Ştalin’in Milli Meselesi’ni okudum.

Bu kitapların, ninemin veya Şeyh Sait’ in bizim köydeki akrabalarının geçmişte bana anlattıkları üzerinde düşündüm. Samanlıkta topluca yakılan köylüler, devlete karşı direnerek teslim olmayan ve sığınakta öldürülen insanlar, yine karısıyla birlikte çatışmaya girip ölen Yado’nun öyküsü, tabii bununla birlikte nedenler, niçinler…

Türkçe öğrenmem için avuçlarıma yediğim sopalar, köyümüzün isminin değişmesi, yabancılaşan yengem, yoksulluğumuzun nedenleri… Kafamda şekillenmeye başladı.

Köyümüzdeki ortaokulun zengin sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. Sheakespeare, Tolstoy, Victor Hugo, Namık Kemal’i okudum. Başka yerlerden temin edebildiğim kitaplar da vardı. Çin, Vietnam, Rus devrimleriyle ilgiliydi bunlar. Ayrıca okuldaki ansiklopedileri eve getirip geceleri sabahlara kadar okurdum. Öyle ki, annem geceleri uyumadığımı görünce, odama gelir, böyle gidersem gözlerimin kör olacağını söylerdi. Ben de bu fırsattan yararlanarak anneme anlatmaya başlardım. Annem beni dinleyince, “deli olduğumu” söylerdi.

Tunceli Öğretmen Okulu’na gidince orada daha çok okuma ve tartışma olanağı buldum. Dersim Tarihi’ni öğrendim. Baytar Nuri’yi okudum. Tunceli’deki sol, kelimenin tam anlamıyla kemalistti. Kürt sorununu dile getirdiğimizde, bizi çok hor görüyorlardı. Tıpkı yengem gibiydiler. Oradaki siyasetlere mensup kişilerin büyük çoğunluğu Kürttü. Ama, kendilerine, kültürlerine, sınıflarına, ülkelerine yabancılaşmışlardı.

Tunceli’de Abdullah Alpdoğan Mahallesi diye bir mahalle vardı. Burada bulunan bir bodrum katı kahve olarak kullanılıyordu. Sık sık tartışmalar olurdu burada. Çin Devrimi, Şanghay’daki bilmem hangi ayaklanma, Brejnev’in kravat sayısı, Gine’deki liman işçileri, Güney Afrika’daki zenciler, Zimbabwe’nin durumu tartışılıyordu, günlerce haftalarca. Ama kimse tartışmalarda bulunduğu mahallenin adı üzerinde tek kelime söylemiyordu. Neden mahallenin adı Alpdoğan Mahallesi idi?


General Abdullah Alpdoğan, elli yıl önce o kahvede tartışanların, dedelerini, amcalarını, ninelerini kurşuna dizmiş, sağ bıraktıklarını köleleştirmiş, kendi uluslarına yabancılaştırmış; kendi adını mahalleye vermişti. Ama kırılanların torunları bunun bilincinde değildi. Gine’yi, Şanghay’ı biliyorlar, konuşuyorlardı. Kendi gerçekleri hakkında dilsiz, bilinçsiz ve kördüler. Bu halleriyle kendilerine enternasyonalist diyorlardı, îşte burası sinirime dokunuyordu.

Kürt hareketiyle Tunceli’de mi tanıştınız?

Tunceli’ye gitmeden önce Bingöl’de bir arkadaşla konuşmuştum. O arkadaş ufkumu açtı. Örgütlü bir mücadeleye, o arkadaşla konuştuktan sonra inandım.

Ne zaman ve , nerede yakalandınız?

l Mayıs 1980 gecesi Diyarbakır’da itirafçı Hıdır Akbalık’ın çözülmesi ve yer göstermesi sonucu bir evde yakalandım. Üç yıldan beri aranıyordum. Birçok ilde kaldım. Polis bir türlü yakalayamıyordu. Sonunda çözülen birinin yakalatması bayağı zoruma gitti.

O dönemde sorguda işkence yapılıyor muydu?

Diyarbakır’da işkencesiz sorgunun olabileceğine inanıyor musunuz? 24 gün kaldık, insan çığlıkları, inlemeleri, polisin vahşice kahkahaları hâlâ kulaklarımda çınlıyor…

Siz bu tarihlerden sonra tam sekiz yıl Diyarbakır Cezaevi’nde kaldınız. Burada yaşadıklarınızı iki ciltlik kitap halinde yazdınız. Bunlar 12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı adı altında yurtdışında yayınlandı. Birinci cildi geçenlerde MELSA yayınevince Türkiye’de de yayınlandı. Okuyunca gerçekten dehşete düştük. Sizce Diyarbakır’da yapılan bu vahşice uygulamaların nedeni neydi? 12 Eylül’ün başka cezaevleri de vardı; Mamak, Metris ve diğerleri. Diyarbakır’ın ayrıcalığı ne?

Ülkemizin Kuzey kesiminde 1940’lardan 1970’lerin ortalarına kadar bir suskunluk dönemi hakimdir. Ülkeyi işgal eden güçler, bu otuz beş yıllık zaman zarfında yalnız toprakları işgal etmekle kalmamışlar, insanlarımızın beyinlerinide işgal etmişlerdir. Ötesi, ülkemizde yeni bir insan tipi şekillendirmişlerdir. Bu tip, yabancı güçlerin her istediğini harfiyen yerine getiren, kendine yabancı, tarihine yabancı, ulusuna yabancı, kendine yabancılaştığı oranda “adam” olduğunu sanan; işgalci güçlere karşı silik, ürkek, korkak, kişiliksiz, cesaretsiz, ulusunun menfaatlerini zerre kadar olsun hayal bile edemeyen; kendi halkından olan insanlara, aşiretlere, ailelere karşı “cesur”, yırtıcı, parçalayıcı, kan dökücü, korkusuz, kendi kişisel menfaati için her kötülüğü yapabilen bireyci, riyakar bir tiptir.

1970’lerin ortasında ülkemizin sokakları bu tiplerle doluydu. Kahvelerde bu tipler vardı. Şehirlerde, köylerde, bu tipler dolaşıyordu. Derneklerde bu tipler vardı. Peki bu tiplerle ülke için, halk için, gelecek için ne yapılabilirdi?

Hiç kuşkusuz bu tiplerle hiçbir şey yapılamazdı. Bunun için ülkemizin devrimcileri ilk iş olarak bu tipi değiştirmeye, dönüştürmeye karar verdiler. Mazlum DOĞAN’ın sık sık söylediği, “kişi önce kendisinde devrim yapmalıdır” sözü vardır. Bu sözün anlamı çok büyük ve derindir. Karşı-devrim uzun yıllardır ülkemizde yarattığı tip sayesinde ayakta duruyordu. Devrim, ancak bu tipte devrim yaparak gelişebilirdi. Kısacası ülkemizin kurtuluşu için yeni bir insan tipine ihtiyaç vardı. Bu tip, kendi çıkan yerine, tüm halkının çıkarını; kendi küçük tarlasını düşünme yerine, tüm ülke topraklarını düşünen bir tip olmalıydı. Bu tip, yabancı güçlere ve onların işbirlikçilerine karşı cesur, atılgan, direngen fedakar bir tip olmalıydı. Bu tip, kolektif çalışan, kolektif karar alabilen, kolektif uygulama yapan tip olmalıydı.

Ülkemiz  devrimcileri  12 Eylül öncesi tüm ülkede bu konuda hayli mesafe katettiler. İstenen düzeydeki kişiliğe ulaşılmamış olunsa da, binlerce insan, halk için, ülke için kendi kişisel menfaatlerini, dost güçlerle çatışmasını bir tarafa atıp mücadeleye katılmış, yabancı güçlere karşı cesurca, yiğitçe direnmiş ve kendini yeniden doğurmuştur. Yine bu mücadele milyonlarca insanımızın beyninde, ruhunda, içdünyasmda kurulmuş karakolları, alayları yıktı. Halkımız ilk olarak beyinsel sömürgecilikten kurtuldu. Ve yabancı güçlere karşı eylem düzenlemeye başladı.

İşte 12 Eylül harekatı böyle bir ortamda işbaşına geldi ve halkımıza yöneldi. Onbinlerce insanı tutukladı. Diyarbakır Cezaevi kişiliğini dönüştürmüş insanlarla dolduruldu. Yabancı güçler, kitabımda anlattığım işkence yöntemleri ve uygulamalarla yaratılan yeni tipi bitirmek, yine eskisi gibi, yabancı güçlere boyun eğen, kul-köle, söylenen her şeyi “emredersin komutanım” deyip yapan, kendisine yabancılaşan tipi yaratmak istiyorlardı. Bütün işkence uygulamaları ve vahşetin amacı buydu. Dışarıda, yani ülkemizin köy, kasaba ve şehirlerinde yine bu amaçla uygulamalar yaptılar. 12 Eylülün en önemli amaçlarından biri, dışarıdaki karakollar aracılığıyla halkımızın beyninde tekrar karakollar kurmaktı.

Peki başarılı oldular mı sizce?

Ülkemizde mücadelemizin yarattığı yeni insan tipi, Diyarbakır Cezaevi’nde tarihinin en büyük sınavı ile karşı karşıyaydı. Zalim bir dış egemenlik her türlü şiddet aracılığıyla ona boyun eğdirmek, onun yeni oluşan kişiliğini darmadağın etmek, onu düşüncede, ruhta, ideolojide köleleştirmek istiyordu. Buna karşı onun yalnızca inançları, geleceğe güveni, Özgürlük ve bağımsızlığa olan özlemi vardı. Dış destekten yoksundu. Elleri kollan bağlıydı. Sesi duvarlar arasında boğuluyordu. Tam üç yıl süren kıran kırana inançla kalasların çarpışmasından ülkemizi, geleceğimizi temsil eden yeni insan tipi, tarihinin en parlak zaferinden birini kazandı.

Biraz da yazma konusu üzerinde duralım. Siz ne zamandan beri yazıyorsunuz veya yazmaya ne zaman başladınız?

Ben ortaokulda okurken duvar gazetesine yazı yazıyordum. Hatta bu yazılarımdan biri, Bingöl gazetesinde yayınlandı. Bir mizah yazısıydı bu. Çoğu dersi boş geçen ortaokul öğrencileri ve bir köy muhtarıyla diyalogları içeriyordu. Muhtar son olarak “Türkiye’nin kaç bölgesi var?” diye soruyor. Öğrenciler bölgeleri sayıyorlar ama, Doğu ile Güneydoğu bölgesini unutuyorlar. Köy muhtarı: “Olmadı, Doğu ve Güneydoğu bölgelerini unuttunuz” diyor. Öğrenciler hep bir ağızdan, “Yalnız biz unutmadık ki” karşılığını veriyorlar. Öğretmen okulunda okurken şiir ve mizah öyküleri yazardım. Ama yakalanıp Diyarbakır’daki işkencelerden geçince, şiir yazma yeteneğimi kaybettim. Duygularım köreldi sanırım.


1982’de henüz işkenceler sürüyorken, hücremizde gizleyebildiğimiz bir kalem ucuyla kendim ve bir arkadaşım için savunma kaleme aldım. Diyarbakır Cezaevi’ni yazmayı bu savunmaları yazarken aklıma geldi. Çünkü yazılabilecek o kadar çok olay, malzeme, dram, trajedi ve komedi vardı ki…1983 direnişine kadar, okumak için kitabımız yoktu. Ama yazmak için kalem ve kağıdımız vardı. Ve ben, ilk olarak “Co’ nun mektubunu” yazdım.

Şu Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’m köpeği “Co” değil mi?

Evet, evet.

İçeriği ne idi bu mektubun?

Bir mizah öyküsüydü. Ama mektup üslubuyla kaleme almıştım. Esat’ın köpeği “Co”, Esat’la birlikte Diyarbakır Cezaevi’nden gittikten sonra yaptığı işkence ve barbarlıktan dolayı vicdan azabı çekiyor, pişmanlık duyuyor. Ve artık Esat gibi zalim birine köpeklik yapmak istemiyor. Fırsatını bulunca firar ediyor ve sokak köpeği olarak yaşamaya başlıyor. Bir gün sokakta gezerken bize mektup yazmak aklına geliyor. Ve kalem kağıt sorununu halledince her şeyi, yaptığı-gördüğü her şeyi mektubunda vicdan azabıyla birlikte itiraf ediyor.

Burada bir köpeğin gözleriyle Diyarbakır Cezaevi anlatılıyor. Bazı insanların işkence altında nasıl köpekleştiğini, kendisinin nasıl büyük bir komutan haline geldiğini, koğuşlara girdiğinde bütün insanların nasıl hazır ola geçtiğini, kendisine nasıl tekmil verdiğini, tutuklular açlıktan kıvranırken kendisinin etlerle, yumurta şansıyla nasıl beslendiğini, yine tutuklular pislik içinde kokarken kendisine, günde üç kez sıcak suyla nasıl banyo yaptırıldığını, tutukluların havlu ile kurunmaları yasakken kendisinin yumuşak havlularla nasıl kurulandığını, banyodan sonra nasıl spreylendiğini anlatıyor.

Direnişçilerin bulunduğu bölüme gittiğinde, direnişçilerin, kendisini bir köpek gibi gördüklerini, teslim olanların koğuşuna gittiğinde ise, bir komutan gibi karşılandığı, bununda kendisinde kimlik bunalımı yarattığını söylüyor. Esat Oktay ile Cezaevi Müdürü arasındaki konuşmalara kulak misafiri olduğunda tüyleri diken diken oluyor. “Co”nun anlatımına göre, Cezaevi Müdürü, Esat’a “Bunlar kendilerine ‘Kürt’ diyorlar Yüzbaşım. Bunları Türkleştirmemiz lazım. Mecburen zor kullanacağız, işkence yapacağız. Devletimizin geleceği için her yöntem mubahtır” diyor. Ve “Co”, ilk olarak insanların “Kürt”, “Arap“, “Türk”, “Alman” gibi  gruplara mensup olduğunu anlıyor. Hayvanlarda da “koyun”, “keçi”, “kurt”, “aslan” ayrımı olduğu aklına geliyor. “Ama hayvanlarda bir keçiyi zorla kurtlaştırmayı düşünmek tüylerimi diken diken etti” diyor.

Ve otuz beşinci koğuşta direniş sürdüğü müddetçe Yüzbaşı’nın ve askerlerin kendisine ne kadar önem verdiğini, direniş bitince, koğuşlarda iki ayaklı köpekler türeyince öneminin nasıl azaldığını, sonra gardiyanların nasıl ırzına geçtiğini anlatıyor. Bir gün çamaşırhanede gördüğü bir manzara karşısında dehşete düşüyor. Burada bir gardiyan bir itirafçıya, tecavüz ediyor. Ve işi bitmiş itirafçı ile kendi akibetini kıyaslıyor.

Bu mektup çok uzun muydu?

Elli sayfalıktı. Arkadaşlara ilk okuduğumda çok beğindiler. Sonra cezaevindeki dergide dizi halinde yayınlandı. Böyle mizah türü yazılar yazmayı deniyordum.

1984 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde düzenli olarak biri Kürtçe, üç dergi çıkarıyorduk. “Hawar”, “Candiya Berxwedan” ve “Çiruska Jiyan”. Bir ara “Berhem” adlı başka dergiler de çıkardık. Bunlardan Çandiya Berxuwedan genellikle cezaevinde dört yıllık işkence döneminde yaşananları anlatıyordu. Çünkü o güne kadar koğuşlar arasında hiçbir ilişki yoktu. Kimse bir başka koğuşta nelerin yaşandığını bilmiyordu. Ve koğuşlarda kalan insanlar bu dergi aracılığıyla cezaevinde geçmişte olan-bitenleri öğreniyorlardı.

Koğuştan bize gelen haberler, yazılar, öyküler o kadar ilginç, o kadar ürkütücüydü ki; okuyunca bazen kahkaha atıyor, bazen de suratımız kıpkırmızı kesiliyordu. İşte bu yazılar aracılığıyla cezaevinin diğer koğuşlarında olup bitenleri öğrendim. Eylül direnişi döneminde hastanede, koğuşlardan gelen pek çok insanla konuştum. Hastaneden dönünce değişik koğuşlarda kaldım, insanlar başlarından geçen olayları anlatıyor. Ben de dinliyordum. Ve müthiş bilgi edindim. “Artık kesin yazacağım” diyordum.

“12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı” kitabınızı hangi tarihte yazmaya başladınız?

Şimdi hatırlamıyorum. Arkadaşlardan biri, “Bizden ayrı tutulan yeni tutuklanmış arkadaşlar, cezaevinde olan bitenleri öğrenmek istiyorlar. Yazabilirsen tüm süreci kapsayan bir yazı kaleme al gönderelim” dedi. Yanılmıyorsam 1986 yılıydı. Cezaevinde yaşanan olayları en ince ayrıntılarına kadar öğrenmiş, yüzlerce insanla konuşmuştum. Tüm koğuşlardaki süreçleri, tek tek bireylerin durumuna kadar öğrenmiştim. Yanımda çok sayıda bilgiyi içeren belge de vardı. Ayrıca otuz beşinci koğuşta yedi yıl kalmıştım. Ve yine ölüm oruçlarına önderlik yapan arkadaşların çoğu yanımdaydı. Yani yazmak için bütün olanaklara sahiptim. Ve yazmaya başladım. Yazıyor, birçok arkadaşa inceletiyor, eleştiriler sonucunda tekrar gözden geçiriyor, son şeklini verince güzel yazı yazan arkadaşlar aracılığıyla pelur kağıtlara çektirip, yeni tutuklanan arkadaşlara gönderiyorduk. Oradan gelen tepki çok olumlu olunca, yazıya bir isim aramaya başladık. Birçok isim söylendi. En son, “12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı” dedim.

Niye “12 Eylül Karanlığında Diyarbakır şafağı”?

12 Eylül darbesi bütün ışıkları söndürmüştü. Her taraf zifiri bir karanlığa bürünmüştü. İşte Diyarbakır direnişi, bu anlamda 12 Eylül karanlığına karşı şafaktı. 15 Ağustos Atıhmı’nı gün doğumu olarak kabul edersek, Diyarbakır Şafağı’nın şafaklığı daha iyi anlaşılır.

Sonra bu yazıları mı kitap haline getirdiniz?

Evet. Onları kitap haline getirdim. Ama kitap haline gelene kadar onun da başlı başına bir öyküsü vardır. Yazıları yazdığım dönemde otuz beşinci koğuşta bir tünel çalışması vardı. Burada doksan beş metrelik bir tünel kazıldı. Çıkış yerinde sorun çıktı. Askerler buldu kuşkusuyla arkadaşlar koğuştaki bütün belgeleri yakmaya veya imha etmeye başladılar. Bu ara kendi yazdıklarımın büyük bir bölümünü zor-bela kurtarabildim.

Sonra Diyarbakır’dan sürgün edildik. Yazıları Urfa’ya ulaştırabilmiştim. Ve burada üzerinde çalıştım. Altı ay içerisinde son şeklini verince, dışarıya gönderdik. Ama yerine ulaşmadı. Bende iki nüsha daha vardı. Birini İstanbul’da yayınlanan bir dergiye yolladım. Ulaştığında çok sevinmiştim. Fakat bu ara derginin bürosu basıldı, yazdıklarıma el konuldu. Ve tahminen bir yıl sonra üçüncü nüshasını Almanya’daki bir yayınevine ulaştırabildim.

Türkiye’de yayınlanan ikinci kitabınız “Demirci Kavva ve Çağdaş Kawa Destanı” bir tiyatro eseri, üstelik Ceyhan Cezaevi’nde açık görüşte ziyaretçileriniz için sahnelemişsiniz ve siz “Zalim Dehak”ı canlandırmışsınız!.

Evet, 11 yıllık cezaevi hayatımda “krallığı” da “köleliği” de yaşadım. Köleliğimiz gerçekti. Ama krallık rol icabıydı.

Tiyatro kitabınızda Zalim Dehak ile Esat Oktay karşılaştırması yapmıştınız. Bu nereden aklınıza geldi?

Diyarbakır Cezaevi’nde diplomasi tarihinin birinci cildi elime geçti. Orada Asur kitabelerinin çözümü var. Asur kralı Asur Banipal’n buyrukları bunlar. Bu buyruklardaki tehditler, zulmü ifade eden kelimelerle Esat Oktay’ın bize yaptığı konuşmalar birbirine çok benziyordu. Örneğin Asur Banipal buyruklarında, “Hainlerin derilerinden çadır, kemiklerinden piramitler yaptırın bana” diyor.

Esat Oktay da konuşmalarında, “Kemiklerinizi kırarım, sizi üst üste bindirip kuleler, koca tepeler yaparım. Ben Kıbrıs’ta Rum çocuğunu kesmiş, babasının karşısında kanını içmiş adamım” diyordu. Ayrıca Kawa efsanesinde Zalim Dehak başından çıkan yaraları iyileştirmek için genç insanların beynini ilaç olarak kullanıyor. Esat Oktay da devletin başını ağrıtan Kürt sorununu halletmek için işkence ile, vahşetle tutuklulara itiraf yaptırıyordu. Yani herkesin beynindeki düşüncelerini kağıtlara döküp, kendisine sunmasını istiyordu. Bu insanların beyinsizleştirilmesidir.

Ve Esat, insanları beyinsizleştirdiğinde, Zalim Dehak’ın başına genç insan beyni sürdüğünde sevindiği kadar seviniyordu. Dehak’ ın zulmüyle Esat’ı n zulmü birbirine benziyordu. Diyarbakır Cezaevi’nin koğuşları, Babil, Med, Elam, Akad yurtları gibiydi.

Bir de Mazlum DOĞAN ile Demirci Kawa karşılaştırmaları var?

Evet. Yine Kawa efsanesinde Dehak’ın askerleri binlerce gencin beynini Dehak’a götürür. Ama kimse “çocuğumu vermiyorum”deme cesaretini kendinde bulamaz. Sıra Demirci Kawa’nın son oğluna gelince, Kawa balyozunu alır, halkın desteğiyle Ninova sarayını basar ve yakar.

Diyarbakır Cezaevi’nde Esat’ ın gardiyanları işkenceyle, vahşetle hergün birkaç kişiyi itirafçılaştırıp, beyinsizleştiriyordu. Herkes birbirini beklediği için, kimse karşı koyamıyordu. İlk karşı koyuşu Mazlum DOĞAN yaptığı için, Çağdaş Kawa olma onuru ona ait oluyordu.

Peki efsanedeki Kawa olayı gerçekten yaşanmış mıydı?

Tarih kitapları Kawa diye bir isimden bahsetmiyorlar. Yalnız eski Farsçada “Kawa” demek “lider, ozan, bilge, komutan, peygamber” demektir. Ninova sarayını Kral Dehak ile birlikte yakan, Asur imparatorluğuna son veren, Med Generali (Keya)Keyakser’dır. Ve Keyakser’ de “Kawa” kelimesinin anlamına gelen bütün özellikler vardır.

Bu efsanenin hâlâ halkımızı bu kadar etkilemesinin nedeni nedir sizce?

Ülkemizde hâlâ Dehak’lar var. “Dehak'”ların  zulüm yaptığı bir ülkede “Kawa”lar da çıkar.

21 Mart, eskiden halkımız arasında bir sosyal gelenek biçiminde kutlanırdı. Fakat devrimci mücadele gelişince ülkemizin yüksek dağlarında özgürlük ateşleri yakıldı. Bu ateşler zalimlerin saraylarını yakan ateşlerin simgesiydi. Sonra Newroz, şehirlerde zalimlere karşı eylemlerle kutlanmaya başlandı. Günümüzde bütün kitleler zalimlere karşı ayaklanarak zalimlerin kurumlarını ateşe vererek kutluyorlar.

Tıp öğrencisi Zekiye ALKAN’ın Newroz günü kendisini yakması, Cizre, Nusaybin diğer il ve ilçelerde halkın sokağa dökülmesi, Mezopotamya halklarının Asur İmparatorluğu’na direnmesi kadar önemlidir. Öyle görünüyor ki, zalimlerin bütün sarayları, kurumları yıkılana ve yakılana kadar halkın mücadelesi devam edecektir.

Dışarıdaki gelişmeler içeride nasıl görünüyor? Veya günümüzdeki gelişmelerle, yakalanmadan önceki durumla karşılaştırdığınızda hangi sonuçlara varıyorsunuz?

Ülkemizdeki değişme ve gelişmeler çok hızlı. Eski düşünce kalıpları, eski değerler, eski inançlar, eski insanlar, her şey alt üst oldu. Bundan on yıl önce kasabalardaki kadınlar evlerinden doğru dürüst dışarı çıkmaz iken, şimdi erkeklerin önünde yürüyüşlere katılıyorlar. Zafer işareti yapıyorlar. Çatışmalarda vuruluyorlar. Bu müthiş bir gelişme. Ceyhan Cezaevi’ndeyken ülkeden gelen küçük çocuklarla konuşuyorduk. Acayip şeyler biliyorlar. Gerilla-polis oyunları oynuyorlar. Dokuz yaşındaki bir çocuk, ben yirmi yaşındayken bildiklerimden daha çok şey biliyor. Baskıya, zulme karşı kasabalardaki insanlar topluca hareket ediyorlar. Uyanış çok hızlı. Milyonlarca insan uyanmış, arayış içine girmiş durumdadır. Aydınlarımız da değişmiş, mücadele, alternatif aydın tipini yaratmıştır. Fakat aydınlarımız örgütlenemiyorlar.

Sizce aydınlarımız nasıl örgütlenebilir, neler yapabilirler?

Türkiye’de ve ülkemizde günümüze kadar aydınlar örgütlenememişlerdir. Örgütlenememiş derken düzene karşı, resmi ideolojiye karşı alternatif bir aydın hareketi olarak örgütlenememiştir demek istiyorum. Türkiye’de ideolojiyi, resmi devlet ideolojisinin güdümünde olan aydınlar üretiyorlar. Tarihi bunlar yazıyorlar. Sanat ürünlerini bunlar üretiyorlar. Türkiye’de ve ülkemizde bugünlere kadar emekçilerin kendi ideolojilerine sahip olmaması, tarih bilincinden yoksun olması,, kendi sanatlarının olmaması bundandır. Burjuva aydınları dışında solcu bir zümre de vardır. Bunlar teori, sanat, kültür üretemiyorlar, emekçilerin tarihini, örneğin Türklerin ve Kürtlerin tarihini Marksist bakış açısıyla yazmıyorlar. Bunlar üretim yapamıyorlar,’ tekrar yapıyorlar. Yani Moskova’da, Tiran’da ve Pekin’de söylenenleri burada tekrarlıyorlar. Hem resmi ideolojinin güdümünde olan “aydınlar”, hem de solcu zümreler yaratıcılık yeteneğinden yoksundurlar. Birinciler Türkiye’deki resmi ideolojiyi habire yeniden üretirken, ikinciler şu veya bu akımın görüşlerini dogmatik olarak tekrarlıyorlar.

Bunlardan aydın olmaz. Günümüzün veya ülkemizin aydını yaratıcı olmalıdır. Dünyadaki değişikliği görmeli, değişikliğin nedenlerini kavramalı, kendi ülkesindeki bugünü, geçmişi diyalektik bakış açısıyla irdelemeli. Ülkesinin statüsünü, ülkesinin diğer ülkelerle ilişkisini, ilişkinin özü ve biçimini bilince çıkarmalıdır. Her şey örgütlü güçle halledileceğini bilmeli, bu bilinçle örgütlenmelidir. Somut güncel görevlerini tesbit etmeli, bugün ne yapabilirim sorusunu hergün kendisine sormalıdır. Halkım başkaldırıyor, halkım örgütleniyor, halkım acı çekiyor, halkım katlediliyor. Ben neler yapabilirim demelidir. Kendisine bu soruları sorabilen bir aydın, başka aydınlarla birlikte hareketlenmenin gereğini anlar. Ülkemizdeki yabancı işgal, işbirlikçileri ve emperyalizme karşı olan aydınların birlikteliği için çalışır!  Halkımızın sesini Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmaya çalışır. Bin bir türlü araçla bu yapılabilir.

Mücadelenin ortaya çıkardığı bir potansiyel, bir olanak vardır. Aydınlar bu potansiyel ve olanaklarla bütünleşebilirlerse toplumumuzun değişmesinde büyük bir rol oynarlar. Örgütlenemeyen, kitleden kopuk olan aydın hiçbir şeyi değiştiremez. Resmi ideoloji, aydınları bireyselleştirmiştir. Ben öyle aydın biliyorum ki, kırk yıldır kendine göre mücadele ediyor, ama kendisi dışında tek bir kişiyi örgütleyememiştir. Bu aydınlar, şiddetle kemalizme karşı olsalar bile, kemalizmin yarattığı bireysel, halktan kopuk aydın kategorisine girerler. Söylediklerinin doğruluğu onları bu konumdan kurtaramıyor. Günümüzün aydınları alternatif tarih yazmalıdırlar. Alternatif edebiyat, alternatif sanat, alternatif kültürün yoğurucuları olmalıdırlar. Yürüyüp giden mücadeleyi, kültür, sanat, edebiyat ile kalıcı hale getirmeli. Ayrıca mücadelenin sesi, soluğu, ruhu, beyni olmalıdırlar. Artık bir başına kalmakla “namus” korunamıyor.

Dışarda tüm Kürt örgütlerinin birlikteliğinin sağlanması için uluslararası bir konferans çalışması var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çok önemli bir gelişme olarak görüyorum. Kürtler bugüne kadar örgütlenip birleşemedikleri ve kendilerini yönetemedikleri için, yabancı güçler onları yönetiyorlar. Kürt halkı ne çektiyse örgütsüzlükten ve parçalanmışlıktan çekmiştir. Emperyalist ülkeler ve bazı bölge ülkeleri Kürtleri sık sık kullandıkları da bir gerçektir. Bugün de Kürtleri otonomi ve özerklik için kandırmak, böylece bölmek isteyenler vardır. Bunun için tüm Kürt güçlerinin bağımsızlık çizgisinde birleşmeleri, bu çizgide temsili bir kurumlaşma yaratmaları çok önemlidir. Bunun için çaba harcamak, bağımsızlıktan yana olan tüm güçlerle bir araya gelmek, büyük bir önem taşıyor. Kürt aydınları da bu konuda ellerinden gelen tüm çabalan harcamahdırlar.

Reel sosyalizmdeki gelişmeler daha doğrusu değişmeler, aydınları, devrimcileri, mücadeleyi nasıl etkiliyor?

Çok kötü bir biçimde etkiliyor. Türkiye’de geçmişte Moskova’nın, Tiran’ın ve Çin’in sesi olan gruplar vardı. Ve bunlar hayli kalabalıktı. Zaten düşünce üretmeye gerek görmüyorlardı. Allah razı olsun, onlar adına üretenler vardı. Onların görevi bu düşünceleri çok sadık bir biçimde burada tekrarlamaktı. Şimdi bir bölümü totemlerini yitirmiş ilkel insanlar gibi şaşkınlığı yaşıyor. Bir bölümü artık sosyalizme inanmıyor. Liberalizmi savunmaya başladılar.   Bir  bölümü  yeni  put arayışı içindedirler.

Sizce reel sosyalizmin bunalımının nedenleri ne?

Bu sorunun cevabı bir röportaj kapsamını çok çok aşar. Ama ben tartışılması ve ders çıkarılması gereken konuları kısaca sıralamak istiyorum. Sosyalizmin en önemli sorunlarından “biri”, sosyalist insanın yaratılmamasıdır. Sosyalist insan; kolektif çalışan, kolektif üreten, kolektif karar alan, kolektif yöneten insandır. Sosyalizm kurulmadan önce de kurulduktan sonra da böyle insanın yaratılmasına büyük önem verilmemiştir. Üzerinde durulması gereken sorunlardan biri budur. Böyle insanları ve insanı nasıl yaratacağız? Devrim yapmak isteyen her güç bunu acil olarak ele almalıdır.

İkinci sorun: Yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisidir. Sınıflı toplum ile sınıfsız toplum arasındaki en önemli fark; sınıflı toplumda üretime katılmayan, ama üretenlerin ürettikleriyle geçinen sınıf ve tabakaların üretenleri yönetmesi ve onları yönetim dışı bırakmasıdır. Reel sosyalizm, bunu ne derece aşmıştır? Sorgulanmalıdır. Sosyalizmin teorisinde “üretenler yönetendir”. Bu neden gerçekleşemedi?

Reel sosyalizmde parti, ordu, istihbarat teşkilatı, devlet bürokrasisi ne derece üretime katıldı. Bu kesimler üretimden uzak kaldıkları oranda yönetimde yer aldılarsa, üretim yapanlar ürettikçe yönetim dışı mı kaldılar? Eğer böyleyse; sınıfların ortadan kalkmasının gerçekleşmesini hayal etmek boşunadır. Buradan da anlaşılıyor ki sosyalizmin sorunlarından biri, halkı yönetime getirmektir. Parti ideolojisiyle ve pratik yönlendiricilik yapmalı, ama halk bizzat yönetmelidir. Her yerde işçilerin ve kolhozların yönetimi olmalıdır. Halk kendi yöneticilerini oyla seçmeli, beğenmediği zaman yine oyla değiştirmelidir. Eleştiri ve özeleştiri, bütün üretim ve yönetim birimlerinde sürekli kullanılmalı, insanlar eğitilmeli, sınıflı toplumlardan kalan yönetim alışkanlıkları giderilmelidir. Kısacası üreten insanlar bizzat yönetimde olmalı, bürokrasi ortadan kaldırılmalıdır. Devrimi sürdüren her güç şimdiden bunu kendi içinde uygulamalıdır.

Üçüncü sorun“Devletin sönmesi” sorunudur. Sosyalizmin teorisine göre, proletarya diktatörlüğü kurulduğu günden başlamak üzere sönmeye başlar. Reel sosyalizmde bu böyle olmadı. Sönmenin tersine büyüdü, dünyayı yutabilecek füzeli, uzay silahlı bir dev haline geldi ve çöktü. Niye böyle oldu? Stalin’in belirlemesi var. “Emperyalizm varolduğu müddetçe devlet varlığını sürdürür.” Bunun gerekçesi ise iç ve dış koşullar. Peki varlığını sürdürdü de ne oldu? Çöktü. Güçlü bir bürokrasi, güçlü bir ordu, güçlü bir istihbarat örgütü, güçlü füzeler, uzay silahları, ayrıcalıklı tabakalar, kapalı bir rejimle sosyalizme gidilemeyeceği, böyle bir rejimin dünya halklarının desteğini alamıyacağını artık herkesin bilmesi gerekiyor. Romanya devlet başkanının kıtalararası füzeleri vardı. Ama kendisi bir tabancayla öldürüldü. Bundan dersler çıkarmak gerekiyor. Dünyanın en güçlü silahı kıtalararası nükleer füzeler değil. Kolektif üreten, kolektif yöneten, ayrıcalıklı sınıf ve tabakalara sahip olmayan halkın veya halkların kolektif gücüdür. Bundan daha büyük bir silah bulunmamıştır, bulunamaz da. Böyle bir halk veya halklar egemenlik altına alınamaz. Ancak imha edilebilir. Bu da imkansız ve zor.

Dördüncü sorun: Ulusların ekonomik olarak kalkınmaları sorunudur. Reel sosyalizm, sosyalizmi emperyalizmle yarış olarak algılamıştır. Önemli olan emperyalizmle arasındaki açığı kapatmaktır. Soruna böyle bakıldığı için, sanayi belli bölgelerde geliştirilmiş, belli bölgelerde hayvan yetiştirilmiş, belli bölgeler tarıma ayrılmış, bu da değişik cumhuruyetlerde eşitsiz gelişime neden olmuş. Böyle olunca uluslararası ayrıcalıklar körüklenmiştir.

Beşinci sorun: Enternasyonalizmin uygulanması konusundadır. Enternasyonalin merkezliğini SBKP üstlenmiş, kendisine bağlı partileri emir ve talimatlarla yönetmeye kalkışmış, bu partilerin kendi özgülünde düşünce üretmesine müsade etmemiştir. Ve bu partiler kendi ülkelerinde sadece SBKP’sinin acentaciliğını yapmıştır. Acentalık, kompradorluktur. Kompradorlar üretim yapamaz başkalarının ürettiklerini satarlar. Bunlar da düşüncelerin kompradorluğunu yapmışlardır.

Dünyada devim yapan komünist veya işçi partilerinin tümü, SBKPye rağmen devrim yapmışlardır. Buna Çin, Küba, Vietnam, Kore dahildir. Ve SBKP’ye bağlı, onun acenteliğini kendi ülkesinde yapan hiçbir parti kendi ülkesinde devrim yapamamıştır. Doğu Avrupa’da devrimlerin nasıl yapıldığı biliniyor zaten.

Tüm bu konular yeniden tartışılmalıdır diyorsunuz.

Evet, tartışılmalı ve pratikten dersler çıkarılmalıdır. Tartışmaktan korkmamalıyız. Zaten reel sosyalizmin en önemli açmazlarından biri sosyalizmi tartışmasız, Kur’an ayetleri gibi ele alınmasıdır. Bizim köyün bir imamı vardı. Babam kendisine anlattıklarımı bu imama anlatıyordu. İmam babama, ya Kur’an’dan bir ayetini, ya da Peygamberin bir hadisini okurdu. Ve babam orada dururdu. Hadis veya ayet babam için birer kalıptı. Eğer söylenen gerçek, bu kalıplara uymuyorsa, gerçek gerçek değildi.

12 Eylül öncesi, solda düşünce üretme diye bir durum söz konusu değildi. Her grubun bir kalıbı vardı. Gerçekleri, olguları, o kalıplara sığdırmaya çalışıyorlardı. Eğer gerçekler kalıplara sığmıyorsa gerçeği inkar ediyorlardı. Tabii bunu Lenin, Marks, Engels, Stalin adına yapıyorlardı. Oysa herkes şunu da söylüyordu: “Marksizm dogma yığını değil, eylem kılavuzudur.”

Sosyalizmde kahramanlık ve “kişiye tapma” üzerinde biraz durmak istiyorum. İnsanlık tarihinde kahramanlar, insanlığı toplumları hem ileriye götürmüşler, hem de geriletmişlerdir. Bu kahramanların tipik özelliğidir. “Putlaştırma insanlığın bir zaafıdır.” Güçsüz olan insanlar güçlü bir kişiye sığınırlar. Toplum ne kadar güçsüz olursa, orada güçlü birey çıkar. “Mısır kölelerinin güçsüzlüğü ile firavunların güçlülüğü ters orantılıdır”. Ve köleler güçsüzlüklerinin kanıtı olarak Keops, Kefren, Migernos piramitlerini diktiler. Toplumlar güçlendikçe ona ters orantılı olarak bireye tapma azalır. Sorun halkları güç ve yetki sahibi yapmaktır.. Halkın yönetimini sağlamaktır. Reel sosyalizm bunu da başaramamıştır:


isterseniz yine Diyarbakır Cezaevi’ne dönelim. Bu cezaevinde sizi en çok etkileyen olaylar hangileridir?

Hayri, Mazlum, Kemal ve Ferhat’ların ölmesi ve bunun karşısında bizim duygularımız. Bu büyük insanların ölümü karşısında hem üzüntüden kahrolduk, hem de ölümlerine sevindik. Bu bir dramdır. Ölümleri karşısında kahrolduk. Çünkü bir halkın en önemli önderlerinden birkaçıydılar. Ve onlarsız zulüm altında yaşamak, karanlık dehlizlerde ışıksız kalmak gibiydi bizim için.

Ölümlerine sevindik. Çünkü düşman düşüncelerimizi, manevi kişiliğimizi, onurumuzu geleceğe olan özlemlerimizi yok etmek istiyordu. Ve bu arkadaşlar bedenlerini halkımızın düşüncelerine, manevi kişiliğine, onuruna ve geleceğe olan özlemlerine feda ederek, bize ve halkımıza özgürlüğe giden yolun önünü açtılar. Belki bizim yaşadığımız koşullarda yaşamayan biri söylediklerimi anlamakta zorluk çeker, ama gerçek böyledir.

Kaç yıl “ceza” aldınız ve ne zaman tahliye olacaksınız?

Ben örgüt üyesi olmaktan TCK’nm 168/1 maddesinden yargılandım ve on yıl ceza verdiler. Mahkemede siyasi savunma yaptığım, onların deyimiyle son sözümü ateşli söylediğim için “takdiren ve teşhiden” on yıl artırılarak yirmi yıl verdiler. Ayrıca siyasi savunma yaptığım için bir dava açtılar, sekiz yıl daha eklediler. Ufak-tefek birkaç davam daha vardı. Toplam otuz iki buçuk yıl “ceza” verdiler. Ne zaman bırakırlar? Onu paşa keyifleri bilir.

Teşekkür ederiz.

Ben size ve bütün okuyucularınıza teşekkür ederim. 
 
 
 

Yazar: Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

Yazara mesaj göndermek için burayı tıklayın: selimcurukkaya@hotmail.de

Tüm Yazıları

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

19 − three =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla