Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

BİR YOL HİKAYESİ

Bir yaz günü. Sıcak. Güneş cömertçe fazla cömertçe kavuruyor toprağı. İster istemez bir yorgunluk bir yılgınlık çöküyor insanın omuzlarına. Sadece ülkede ki gerilla hareketi yürekleri serinletiyor. Korku ile karışık bir sevinç dalgası yüreklere serin bir meltem yalaması gibi ferahlık veriyor. Ülkenin her yerinden çarpışma haberleri, Faili meçhuller ve kazanılan zafer haberleri geliyor Yeni tutuklamalar, devletin yeni yaptırımları haberleri geliyor. Özgürlüğe kendini daha yakın his eden haberler bunlar. Ölmeden rüyalarının gerçekleşeceğini düşünüyorsun. Üç Hilalli sarkık bıyıklı insanların ülkeni terk edeceği gün yakın. Artık dananın kuyruğunun koptuğu an diyorsun. Coğrafyamda ki savaş en şiddetli şekilde devam ediyor. Şiddet tüm Kürt coğrafyasını kaplamış, yiğit gerilla canları pahasına mevziden mevziiye koşuyor.
O günün sabahı işyerime gidiyorum, güzel bir gün diyorum akşama karanlık basmadan çıkacağım seyahat ın planı nın yapıyorum. Bu seyahate oğlumu da alacam yanıma. Beraberce Çukurova’ya gideceğiz Yaşar Kemal’in Çukurova’sına İnce Mehmet’in at koşturduğu ovalara. İçimde hafif bir sıkıntı bu her yolculuk öncesi yaşadığım araba kullanma stresi. Ama tedbir açısında Kürdistan topraklarını el verdiğince gündüz geçmeliyim. İşlerim uzuyor, İşlerim uzadıkça bu kez yolların korkusu başlıyor ve saat öğleden sonra 5 gibi yola çıkıyoruz, hala güneş tepemizde etrafı dilediği gibi aydınlatıyor, işte ilk mola. Polis yola çıkışımızın 5 dakikası ve 2. kilometresinde durduruyor. Bu polisler Tatvan asayiş ve terörle mücadele polisleri beni tanıyorlar çok detaya girmeden bir arama kimlik kontrolü yapıyorlar. Yolumuza devam ediyoruz artık Van gölü arkamızda kalmış yönümüz Rahva ovası arabanın ve benim yapabileceğim en fazla hıza çıkıyorum. Düm düz ova hızla gerimde kalıyor önümdeki küçük tepeyi çıkıyorum seyahatin 12ci kilometresi yeni bir arama noktası. Arabadan indiriyorlar üst baş ve bagaj kimlik kontrolü yapılıyor. Küçümser bir tavırla bitiyorlar işlerini çok kabalar. Arabama biniyorum oğlum daha henüz 6 yaşında onunla hem konuşuyor hem gaza basıyorum biran evvel Kürdistan’nın geçmek için. Nafile hala 600 km var ülkemin işgal altındaki topraklarından çıkmaya. Güneşin ise batmasına 2 saatten az vakit var. Olsun aydınlıkta ne kadar yol alabileceksem kardır deyip köklüyorum arabanın gaz pedalına. Rahva ovasının ikinci bölümünde aynı hızla geçiyorum eski taş ocaklarına bakıyorum yeni kerpiç fırınlarına önümde keskin bir viraj var onu dönmek için ayağımı gazdan çekiyorum. Virajı çıkınca ilerdeki polis noktasına görüyorum. Yolculuğumuz 23 kilometresi de yani bir arama noktası. Çok yavaş ve paniklemeden arama noktasına yanaşıyorum bir el emir ediyor durmamı. Duruyorum. Arabadan indiriyorlar beni oğlum da iniyor beni arıyorlar oğlumda aranmasını bekliyor ama oğlumu aramıyorlar kimliklerimiz kontrol ediliyor arabanın içi didik didik elden geçiriyorlar motor kaputu bagaj kapısını açtırıp en ince detayına kadar arıyorlar. Bu aramalar şu şekilde olurdu genellikle. Sen arama noktalarını daha önce bildiğinden o noktalara varmadan hızının düşürür mümkün olduğu kadar en düşük hızla yanaşırsın, pencereden kafanı çıkarırsın onlar bununla yetinmez indirirler nereye gideceğini sorar yanıtlarısın kimlik kontrolü yapılır araban aranır bazen hakarete uğrarsın çok fazla yanıt vermezsin mümkün olduğu kadar az konuşursun oda sende bilirsiniz düşman olduğunuzu gardınızı öyle alırsınız ama düşman senden çok güçlü. İncinirsin sana yapılanlardan ama yapabileceğin çok şey yoktur özel otomobili ile yola çıkanlara daha nazik davranırlar. Ama otobüs hele minibüsle çıkanların vay haline saatlerce güneşin karın yağmurun altında bekletir olmadık hakaretler tüm bagajlar indirilir genç yaşlı hasta demeden yüzleri araca çevrilir üst aramasından geçirilirler her arama noktasından. Bu aramayı da aştıktan sonra artık önümüzde Bitlis var. Şehir bir vadinin içinde inşa edilmiş. Şehir’i iki bölen Bitlis deresi yolların genişletilmesine müsaade edemediği için yolları dar ve araç trafiği her zaman sıkışık olur. Birkaç tatlı virajdan sonra şehir’e giriyorum. Meşhur Bitlis kalesini sağıma alıyorum insan ve araç trafiğinden dolayı yavaş yavaş yol alıyorum. Tanıdık birkaç kişiye selam veriyorum. İnmemi istiyorlar ama ben inmeden yoluma devam etmek istiyorum en azından Bitlis dersini korku deresini gündüz gözüyle geçmek istiyorum şehrin daracık tek caddesini geçiyorum. Arap köprüsü hemen şehir ’in bitiminde orda yol üçe ayrılıyor sağdaki yol Mutki kasabasına. Karşındaki yol seni Diyarbakır’a götürüyor, yol artık az genişlemiş ve trafik seyrekleştiği için tekrar gaz pedalına yükleniyorum. Karşımda tatlı bir viraj ve virajın bitiminde seyahatimin 31ci kilometresinde yeni bir arama noktasına giriyorum. Her aramada olduğu gibi standart aramalarını yapıyorlar ve diyemiyorsun 5 kilometre öncede bu aramadan geçtim. Kaderine razı olarak her söyleneni yapıyorsun. Küçümseyen gözleri seni çıldırtıyor ama nafile sadece eziliyorsun o gözlerin önünde. Artık korku deresi Bitlis dersine giriyorum yol dar ve sürekli virajlı olduğundan hız yapamıyorsun sağında isyan edercesine çağlayan dere ve hemen derenin bitiminde yüksek ve çıkılması güç dağlar var solunda hemen asfaltın bittiği yerde yüksek ve yeşil bir örtüyle kaplı dağ yükseliyor. Biryandan arabayı sürerken gözlerim acaba şu tepelerin başında bir gerilla görebilir miyim diye bakınıyorsun. Gök yüzünde bir karartı var ne diye bakıyorum çok çok yükseklerden uçan ve bir arabanın anahtarı büyüklüğünde gözüken bir helikopter olduğun anlıyorum oğlum soruyor ‘’baba bu helikopter neden bu kadar yüksekten uçuyor’ ’içimi kaplayan bir sevinç ve gurur karışımı ve sesime yansıyan bir küçümsemeyle ‘’oğlum bunlar alçaktan uçmaya korkuyorlar. Her an bir gerillanın onları düşüreceğinden korkuyorlar ‘’ oğlumla gülüşüyoruz ‘’baba bunlar bizden çok korkuyorlar değil mi’’ evet oğlum bunlar çok korkuyorlar ülkemizi terk etmeleri de yakındır’’ diyorum. Bunu derken inanarak söylüyorum 10 larce kez uğradığımız hayal kırıklığını yaşayacağımı bilmiyordum.
Viraj üstüne virajları dönüyorum. Terk edilmiş bir sağlık ocağını görüyorum. İster istemez ayağım gaz pedalından kalkıp fren pedalına dokunuyor. Çünkü derenin diğer kenarında üstleri battaniye ile örtülmüş kimyasal silahlarla şehit edilmiş iki gerillanın aziz naaşı yatıyor ayakları dizlerine kadar açıkta bırakılmış, ibreti alem olsun diye teşhir ediliyor. Yüreğim bu şehitlere saygı göstermeden gitmemem el vermiyor. Arabadan iniyoruz oğlumla etrafıma bakıyorum korkan gözlerle asker polis var mı diye. Çünkü orada durmak yasak, resim çekmek yasak. Kimseler olamadığını görünce arabadan inip oğluma ülkelerinin topraklarında ölen ama defin edilemeyen topraklarının bağırana gömülemeyen iki şehidi gösteriyorum. Oğlum sorular soruyor ben susturuyorum sert bir dille kısa bir saygı gösterip arabaya binmek istiyorum. İsyanım yüreğimden dışarı bir cesaret olarak çıkıyor. Kızıyorum isyan ediyorum bu kadar alçakça kirli bir savaş olabilir mi? Tanrıya inansam onlar için Fatiha okuyacağım. Ama inanmıyorum ki inanmadığım şeyi yapmak doğru gelmiyor Bunun yanında onları için bir şey yapmak istiyorum, ne yapmalıyım ki? Ne yapabilirim ki? Sadece onlara bakmaktan ve isyan etmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Belki 45 belki 30 saniye kadar saygı duruşunda duruyorum ve hızlı adımlarla arabama gidiyorum içimde isyan büyümüş gözlerim dolmuş bir şekilde arabaya biniyoruz. Oğlum ha bire sorular soruyor. Yanıtlayabilecek durumda değilim. Etrafıma bakıyorum bir gören oldu mu diye. Çünkü orada beklemenin, durmanın bedelinin ağır olacağını biliyorum. Virajlar o kadar keskin ki hız yapmana müsaade etmiyor. Kâh tırmanıyorum dağlara, kâh aşağılara doğru iniyorum seyahatin 35 kilometresinde bu kez asker durduruyor yeni bir arama yeni bir sıkıntı. Arama bittikten sonra arabamı sağa çekip park etmemi istiyorlar artık karanlık basmış dereden araçları konvoy yapıp önlerine bir panzer koyup öyle geçirecekler. Bekliyoruz arabaların birikmesini. Oğlumla sohbet ediyoruz o küçük yüreği bu zulmü kabullenmiyor çıplak gözlerle gördüğü vahşeti kabullenemiyor. 10 veya 15 araç birikiyor 2 saat sonra ve bir panzer önde bir panzer arkada yola devem ediyoruz. Bir 10 kilometre böyle gidiyoruz sonra panzerler başınızı çaresine bakın der gibi bizi bırakıyorlar. Birkaç km re sonra Siirt’in Baykan ilçesine giriyoruz. Amerika’nın vahşi batıdaki hayalet kasabalarını andırıyor tek tük insanlar var dışlarda nerdeyse şehir karanlıkta, herkes gecenin ne getireceğinin bilinmezliği içinde karanlığa gömülmüş. Yola çıkalı henüz 3 saat olmuş ve biz artık yolculuğumuzun 50 kilometresinde Baykan’ın çıkışında birkaç korucunun ve birkaç askerin arama noktasına girdik.ve hala virajlı yollarımız çok daha çok arama noktalarından geçeceğiz. Oğlum kuruculara küfür ediyor hazım edemiyor Kürtlerin düşman safında olmasını. Anlatıyorum örneklerle her Ulusal kurtuluş mücadelesinde işgalci güç mutlaka kendisine uydu olabilecek kansızları satın aldığını biz bunlara CEHŞ diyoruz. Cehş ’in ne olduğunu soruyor bana ‘’eşek sıpası deyince çok hoşuna gidiyor beraberce gülüyoruz. Gülmemizi yeni bir arama noktası kesiyor. Veysel Karniye gelmişiz. Veysel Karani evliyalar diyarı, hırsız ve dilenciler diyarı Veysel Karani’de asker aramasını bitirdikten sonra birkaç kilometresi düz olan bir yola giriyoruz. Artık istesem de hız yapamam çünkü her an her yerde bir asker bize dur diyebilir ve görmediğimiz halde taranabiliriz tüm dikkatimi yola vermiş karanlıkta hiçbir şeyi kaçırmama ya çalışıyorum. Oğlum hala Cehş e takılmış gülüyor. Ona neden bu millî hainlere cehş dediğimiz anlatıyorum. ‘’Eşek sıpası annesinin dışında her hayvanın memesini emer o annesini tanımayan tek canlıdır onun için Büyük önder Mele Mustafa BERZANİ bu hainlere Cehş ismini takmış’ ’daha çok gülüyoruz yeni virajlara giriyoruz arabanın farının aydınlattığı kadar görebildiğimiz bir gece. Sanki tüm yıldızlar kendilerini göstermek için gök yüzünde parıldıyorlar sadece ay eksik ve onun eksikliğini yaşıyorum. Çünkü farın aydınlattığının dışında bir şey göremiyorum., virajın birinde aniden dur çekebilir ve göremeyebilirim birkaç iniş ve birkaç çıkıştan sonra yeni den terk edilmiş şehir görüntüsü ver Siirt’in Kozluk İlçesine giriyoruz. Yolun sağındaki lokantalar dikkatimi çekiyor onlarda bu gece karanlıkta hal bu ki bu lokantalar müşteri çekmek için ışıl ışıl olurlardı. Anlıyorum bir tersliğin olduğunu. Yine birkaç kilometrelik düz yolda arabayı sürüyorum ve bir arama noktası daha seyahatin 70. kilometresinde deki arama noktasından arabamız ve biz arandıktan sonra yine dağlara ve karanlığın içine arabayı sürüyorum. Pür dikkat etrafımı da kontrol ederek. İçimden bir Sağ salim Diyarbakır’a varsak diyorum.10 kilometreden az yol almışız solumuzda Artuklular tarafından yapılmış dillere destan olmuş aşklarıyla yaşayan Malabadi köprüsünün siluetini görüyorum. Hemen Malabadi köprüsü orda başladı bir aşkın öyküsü türküsünü bildiğim bir iki mısrasını yüksek sesle söylüyorum. Türküyü söylemeye devam edeceğim ama yeni bir arama noktasına giriyorum. Bu bölgede baraj inşaatın da çalışan birkaç mühendis kaçırılıp öldürüldüğü için bu noktadaki arama daha sıkı yapılıyor. Arama noktasını geçtikten sonra yeni bir beldeye giriyoruz Bekirhan beldesi o da tıpkı diğer Kürdistan şehirleri gibi karanlık bir gece geçiriyor. Oğluma bu beldedekilerin hepsi senin akraban diyorum aynı aşiretteniz, oğlumun hoşuna gidiyor ve çevre köylerinin bizim akrabalar olduğunu söylüyorum ‘’baba seni tanıyorlar mı? ‘’ hayır diyorum ve Bekirhan’ı geride bırakmış yeni bir armama noktasına doğru arabayı sürüyorum. Ne beni geçen bir araba var neden karşıdan gelen, kendime kızıyorum neden gündüz çıkmadım diye yolda araba arıza yapsa bu dağ başında kalırız. 85. kilometrede bir arama noktasın dan da sağ salim geçiyoruz artık yoldaki virajlar azalmış ve keskinlikleri daha yumuşamış gibi. Sağımız orman solumuz, orman. Bir duman kokusu burnuma geliyor, acaba arabanın bir yerlerimi yanıyor diye panikliyorum ve koku gittikçe çoğalıyor virajı dönerken Kürt coğrafyasının ciğerlerinin yandığını görüyorum. Elinde benzin bidonları olan asker ormanı ateşe veriyor. Bu tanıklığım başıma bela olur diye hızla geçmek istiyorum ama hız yapamıyorum her an dur diyebilirler diye. Kazasız belasız bu yolculuk biter mi? Ormanın bittiği noktada bir yol kavşağına geliyoruz sol yol Batman’a tam sağ yaparsak Eruh hafif sola sapsak Silvan’a gideceğiz ve Silvan yoluna sapıyoruz. Artık bu noktadan sonra yol düz viraj yok tam hız yapabileceğimiz bir yol uzanıyor önümüzde. Bazen hızı yapıyorum ama sonra birden aklıma ya dur deselerdi görmezsem ayağımı gazdan çekip frene dokunuyorum. Çok yavaş gitmekte olmaz, bu da dikkat çeker. Arttık Kürt hikayelerine destanlarına ve Mervani devletine başkentlik etmiş Meya Farqin sömürgecilerin koyduğu adla Silvan’a tepeden bakıyoruz. Ölü bir kente daha giriyoruz. Cıvıl cıvıl olan yol kenarında ki dinlenme tesisleri suskun, şehir suskun. Aklıma bir Kürt kralı Silvan halkına gündüz dışarıya çıkmayı yasakladığı sadece geceleri dışarı çıkmayı serbest ettiği geliyor. Yiğit Silvan halkı bu zulme fazla dayanamayarak nasıl isyan ettiği. Tarih buyunca birçok efsaneye konu olmuş bu kent şimdi ölü gibi. Şehirden geçerken şehrin yollarının neden bu kadar çukur olduğunu düşünüyorum ve çıkıştaki arama noktasına giriyorum. Artık bundan sonrası daha rahat olacak göreceli olarak. Biraz hızlanıyorum 30 kilometre gittikten sonra yeni bir arama noktası. Asker korucu ve köpeklerin olduğu bir arama noktası, askerin her an ateş edebileceği bir hali var geceleri pek araba kullanılmaz bu bölgede neden bizi rahatsız ettin der gibiler en ince ayrıntısına kadar arama yapıldı aracın plakası defterlerine kayıt edildikten sonra yolumuz a devem ediyoruz. Artık önümüz Diyarbakır;
Biliyorum elbet Diyarbakır’dan sonrada çekeceğimiz var daha ama göreceli olarak daha rahat olacağız. Yol tabelası Diyarbakır 30 kilometre diyor, bu tam bir yol ağzı sağa sapsan Genç ve Bingöl’e gidersin ama bu yol kapalı gerillanın egemenliğinde zaten Kürdistan coğrafyası gece ve gündüzün yarısı gerillanın egemenliğinde. İçini saran bir gurur… O yol kavşağında polis ekibi durduruyor. Oğlumun yanımda olması aslında bir avantaj daha az küçümsüyorlar daha az sorular soruyorlar.
Bu arama noktasından da sorunsuz geçiyoruz Dicle fakültesinin ışıkları uzaktan gözükmeye başlıyor. Bölgenin en büyük hastanesi de burada. Bir hasta Diyarbakır’a sevk edilmişse o hastanın durumu çok ağır olduğunu herkes bilir ne çok hastamız ölmüştü de karşılamak. İçin yollara dökülmüştük.
Ve Diyarbakır bölge trafiğinin önündeyiz. Bundan sonra artık aramalar bu kadar sıklıkla yapılmayacak bunu bilmenin bir rahatlığı var ama burada aramayı özel tim ve trafikçiler beraber yapıyorlar ehliyet ruhsat ve üst araması ve nihayet araba aranıyor her zaman ki suskunluğum üstümde sadece sorulara kısa ve net yanıtlar veriyorum. Sonuçta bu armadan da sorunsuz kurtuluyoruz. Aslında soyadımın dışında üstümde taşıdığım başkaca bir şey yok. Hep yollarda tandık bir polisin gazabına uğramanın verdiği bir tedirginlik var.
Arabanın direksiyonuna geçiyorum işte terk edilmiş görüntüsü veren Seyrantepe birden aklıma Musa Anter’in ölümü geliyor. Sahi toprak davasından mı? öldürüldü, yoksa PKK nin iç infaz mıydı ve en son aklıma Devlettin faili meçhule götürmüş olabilir ihtimali geliyor. Karanlıkta kalmış bir cinayet. Akılımda Apê Musa’nın ağzından düşmeyen sigarası ve nerdeyse günün 24 saat ni sarhoş geçirmesi geliyor. Bu düşüncelerle Seyrantepe’nin gecekondularını geçiyor 4 yol ağzına geliyorum sağım da otogar solum da şehir merkezi otogarda çocuk yaşata polislerden yediğim dayaklar geliyor nasıl dayak yemiştim. Kırmızı ışıklar olmasa hiç durmayacak Diyarbakır da.
Biran evvel kendimi Diyarbakır’ ın dışına atıyorum ve gaz pedalına artık basabileceğim kadar basıyorum bundan sonra çok şey olmaz diye düşünüyorum. Hızla kayıyor asfalt arabanın altında ve geride kalıyor o büyük şehir. Karacadağ’dan geçiyorum GER U KULUNK ın masalı aklıma geliyor ne kadarda gerçekçidir diyorum Kürt masalları gözüm ceylanları arıyor ama yok ceylanlar. Bir arama noktasına gelirken sıyrılıyorum düşüncelerimden arabayı epey yavaşlatıyorum ama asker eliyle geç diyor. Yine gaza basıyorum erken Adana ya varmak istiyorum bir otelde uyuruz diye. Çünkü yarın toplantı üstüne toplantılar olacak.
Siverek bu kadar kötü bir yerleşim bir mi olur mu? İçinden hızla geçiyorum sağ tarafta Bucaklar dinlenme tesisi var. Acıkmışım canım çay da istiyor ama Bucaklara para kazandırmamak için durmuyorum bu tesiste. Yine düşüncelerimle basıyorum gaz pedalına. İşte Urfa burada da aramalar olur ama sadece üstün körü bir arma olur. Urfa peygamberler şehri derler ama aklıma hep Nemrut ve kızı Anzelha gelir nedense. Nemrut’un isyanı, en büyüğe isyanı. Anzelha’nın sevdası, aşkı. Urfa dan sonra Birecik var uykuda bastırdı artık Birecik’te Mirkelam tesislerinde ya çay içer uykumu açarım ya da az uyurum arabada. Tarihi kent Birecik. Kenti ikiye ayıran ve diğer kentlerle bağlantıyı sağlayan aşağı yukarı 100 metrelik köprüyü sanırım 150 km hızla geçiyorum. Gecenin epey ilerlemiş saati olduğu içinde kimse yok yolda. Köprüyü geçip frenler dokunuyorum. Sağda Mirkelam tesislerinde az uyumak için. Tam tesise girmeden boş bir yere arabayı çekiyorum. İçeriden kapıları kilitliyorum. Kafamı direksiyona dayıyorum. Tam kafamı dayıyorum ki arabanın önü kesen bir Toros sw tipli bir araba aracımın önünü kesiyor. ‘’Al başına belayı diyorum’’ aklıma acaba yolda birini yanlış mı? Solladım, birine bir hatamı yaptım diye düşünürken Renault marka araçtan 4 kişi iniyor. Ellerinde akrep denilen silahlar var. Belki başka bir şeydirler ben pek silahları tanımıyorum. Ama bunlar polis işte. Yolun sonu diyorum FERHAT. Bunlar faili meçhul ekibi. Aklıma bir an da oğlum geliyor. Umarım oğlum uyanmaz diyorum. Saniyenin bin de biri oranından da hızlı düşünüyorum ne yapacağımı ve oğlumu nasıl kurtaracağımı evet ben kendimi kurtaramam ama oğlum kurtulmalı. Bu nasıl olacak? Uyanmazsa sorun yok farkına varmaya bilirler bende sessizce inerim aslın da faili meçhule gideceğini veya tutuklanacağını bilenlerin bağırması gerek tedbir olarak. Ama ben bunu yaparsam oğlum uyanır!!! yapamam bunu. Adamlar arabanın etrafını sarıyorlar her biri bir kapıya saldırıyor bereket kitli kapılar. Biride banim kapıma dayanıyor camımı hafice açarken o polis kimliğini gösteriyor camı indirip buyur diyorum. Emreden bir ses arabadan in diyor. İçimden be alçak herif yavaş konuş oğlum uyanacak diyorum. Arabadan inmeye yelteniyorum ve ben işte ölümü gidiyorum. Oğlum baba ne oldu diyorum ve yıkıldığım an oluyor bu sesi duyduğumda, onu kurtarma planım suyu döşüyor ‘’bir şey yok bebeğim seni uyu’’ diyorum. ‘’yanın da aile mi? Var’’ diye soruyor evet diyorum. Bu tüm planlarını alt üst etmiş olmalı. Ellerini kapılardan çekiyorlar, Renault marka arabada oturanın yanına gidiyor içlerinden biri. Aralarında çok kısa bir konuşma geçiyor ve o an eli alçılı adamı görüyorum. Birçok faali meçhulü işleyen ekibin başı. Herkes faili meçhulleri eli sargılı olan biri yapıyor diyor du. Evet ben artık ölüyüm ya oğlum?
O daha küçük ve Allah kahretsin demekten başkada yapacağım şey yok bir baba oğlunu koruyamayacak kadar aciz. Benim ülkemde. Acaba kaç baba kendisini bu kadar ölüme yakın his ederken oğlunu nasıl koruyacağı hesabını yapmıştır. Acaba kaç baba yaşamıştır bu duyguyu.
Benim yaşadığım coğrafyada sayı çok olabilir. Ama bu coğrafyanın dışında hiçte çok değildir sayıları…
Seyit Rıza bunu ölümüne 5 dakika kala yaşadı.
Biri bana geri geldi. ‘’Tamam yoluna devam edebilirsin’’ dediğinde şimdi kafamda binlerce soru ile baş başa kalıyorum. Ne oldu? diye sormaya da cesaret edemiyorum. Ama ya kafamda ki sorular ne olacak gerçekten faili meçhule mi gidiyordum. Yoksa başka bir şey miydi B soruların yanıtını hala bula bilmiş değilim. Sessizce arabanın camını kapatıyorum ve motoru çalıştırıyorum. Onlarda çıka bilmem için yol veriyorlar. Hafif bir rampa var önümüzde o rampayı beraber çıkıyoruz onlar önde ben arkada. Sonra onları sollasam mı sollamasa mı ikircikliği ile sinyal verip basıyorum gaza. Araba bağırıyor 6. fitesin istiyor ama yok bu arabada altıncı vites onlar geride kaldıkça ben rahatlıyorum ya kafamda ki sorular?
Antep’e varıyorum bu hızla. Burada terörle mücadele çok sıkı arama yapar ve hakaret ederler. Oğlumun yanında hakaret uğramak istemem elbet. Antep’in girişinde işte arama noktası arama noktasına varmadan arabanın iç aydınlatma lambasını yakıyorum ve sağa sinyal verip duruyorum arabadan indiriyorlar. Çok sert buranın polisleri laf etmeye gelmez. Arabaya dayayıp üstümü arıyorlar. Arabanın içinde uyuyan oğlumu uyandırıp kimlik istiyorlar. Küçük olduğunu görüp vaz geçiyorlar kimlikten ve yolumuza devam ediyoruz. Son hızla coğrafyamızı terk ediyorum…

14 Kasım 2004
Ankara

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

seventeen − 7 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla