Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Zorlu Yıllar 8.bölüm

Sivil girdiğim kapıdan asker olarak çıkıyorum ve hepsi bir saat bile sürmedi. Yorgun ve düşünceli olarak atölyemize gidiyorum. Kapıyı açıp henüz sönmemiş sobaya odun atıyorum. Kimseye asker olduğumu söylemeyeceğim. Askere gittiğimi kimse bilmesin, buna annem de dahildir. Birdenbire kaybolmak istiyorum ama param yok, para bulmalıyım! Verdikleri para beni hiçbir yere götürmez ki. Bayburt nerede, nereye bağlı, nasıl bir yer? Harita arıyorum bulamıyorum. Zaten çok da umursamıyorum. Cehennem de olsa gideceğim. Dosyam da gelir oraya. Siyasi olduğum için askerde ezerler mi beni? Ezsinler, hiç mi dayak yemedik, biraz da orada yeriz. Akşama kadar o sıcak büroda tek başıma oturuyorum. Karanlık basıyor yavaş yavaş. Bir bilinmez denklemin içindeyim. Kendimi çok kötü hissediyorum, eve gidip uyumak istiyorum. İki gün sonra yola çıkmalıyım. Paramın olmayışı beni düşündürüyor, nasıl gidebilirim ki?

12 Eylül’den önce başlayan, ondan sonra ise daha bir yoğun şekilde süren gözaltı ve tutuklanma süreçleri ailemin de belini bükmüştü. Kimi zaman ailemin bütün erkek bireyleri ya tutuklu ya da firar durumunda oluyorlardı. Elde avuçta kalanları bu süreçlerde tüketmiştik. 12 Eylül’ün ilk dönemlerinde yediğimiz darbe daha da ağır olmuştu. Hepimiz tutukluyduk. İşyerimizde çalışan Şahabettin I ustaya babam birkaç yıl önce vekalet vermiş ve sosyalist düşüncesinden olsa gerek, onu bedelsiz olarak işe de ortak etmişti. Herkes “Feqi Hüseyin ve çocukları idam edilecek” diyordu. Şahabettin usta da bu söylentilere inanmıştı. Yerdeki bütün alacaklarımızı toplamış, bu yetmemiş, adımıza borç paralar almış, bu da yetmemiş, babamın ona verdiği vekaleti kullanarak bankalardan yüklü miktarda krediler çekmişti ve bu paralarla Antep’in Kömürler beldesinde yatırımlar yapmıştı. Yaptığı yatırımları sonradan öğrenmiştik. Kendisinden hesap sorunca “iflas ettim” diyerek işin içinden çıkmıştı. Henüz bu “hileli iflası” araştırmaya koyulmuştuk ki yeni bir tutuklanma furyasının içinde bulmuştuk kendimizi Son gözaltı ve tutukluluk sürecini atlatalı henüz birkaç ay olmuştu. Yeniden başlayacaktık, işçi tutacak paramız yoktu. Kendimiz çalışmak zorundaydık. Babam o yaşıyla makinelerin başına geçiyor, geceli gündüzlü çalışıyordu. Yorgunluğun verdiği dikkatsizlikten ötürü işaret parmağını bir makineye kaptırıp kaybetmişti. Aynı yıl kardeşim Azad acemisi olduğu makinelerden birini çalıştırırken baş parmağını kaybetmişti. Benle abim de ise organ kaybı olmamıştı, ama ağır yaralar oluşmuştu. Yediğimiz darbelerden ötürü iş yaşamı-mız bozulmuş, alacaklarımız kaybolmuş, borçlarımız ise artmıştı. Bankalar kredi vermiyordu. Ekonomik abluka altında tutuluyorduk. Amcalarımızla üçte bir ortak olduğumuz bir mobilya mağazamız vardı. Bu süreçte ayakta kalabilen tek yer orasıydı. O da ablukaya alınmaya başlanmıştı. Daha birkaç gün önce Tugay Komutanı, subaylara bizim mağazadan alışveriş yapmamaları için emirler yağdırmıştı. Emniyet müdürlüğü de bütün birimlerini uyarmıştı. Bu uygulama dalga dalga yayılarak bütün yurtseverlere de uygulanmıştı.

Aile boyu parasızlık ve yoksulluk içindeydik. Bunu kimseye yansıtmamaya özen gösteriyorduk. Bu düşüncelerle eve varıyorum, Odama çekilip uzanıyorum. Akşam yemeğine çağırıyorlar, gitmiyorum iştahım yok. Çok yorgunum. Üstümde ağırlık var, uyumuşum.

Annem babama “Bu çocukta bir hal var konuşmuyor, yemiyor, içmiyor, akşamdan gelip uyumuş” diyor. Babam ağabeyime benimle konuşmasını söylüyor. Odama giriyor saat gece on civarı, konuşmak istediğini söylüyor, ben ise istemiyorum, sadece uyumak, uyumak ve hiç uyanmamak istiyorum. Ağabeyim beni kaldırıyor, odadaki koltuklara oturuyoruz. Sohbet ediyoruz. Beraber cezaevlerinde yatmışız, sorgulardan geçmişiz, işkenceler görmüşüz, acı tatlı günleri birlikte yaşamışız, bütün sıkıntılarda kader birliği yapmışız, kardeşlik, arkadaşlık, yoldaşlık yapmışız. Onu kıramam, kıramıyorum da. Gece yarısına doğru ısrarlarına dayanamıyorum, yarın askere gideceğimi söylüyorum bir çırpıda. Ağabeyim şok! İnanamıyor, inanmak istemiyor. Cebimdeki sülüs kağıdımı çıkarıp gösteriyorum ona.

“Bunu neden yaptın?” demesiyle ağlamam bir oluyor. Abim yanıma geliyor, elimi tutuyor, hafifçe okşuyor. Kendimi toparlamaya çalışıyorum.

“Abi, kendimi boşlukta işe yaramaz hissediyorum” bunalıma giriyorum, tek çıkar yolum bir şeyler yapmak, aklıma askerlik geldi, bu işi aradan çıkarmak istiyorum dedim. Bunları bir çırpıda söylemiştim. Ağabeyimin gözleri doldu, ne söyleyeceğini bilmiyor, sigara yakıyoruz karşılıklı, yıllarca “ben askerlik yapamayacağım, ancak kendi ülkemin askeri olacağım” diyen ben, şimdi askere gidiyorum. Sigaramız bittikten sonra ağabeyim, salonda konuşmamızın sonucunu merakla bekleyen anneme, babama, ablama ve çok sevdiğim yengeme söylemek üzere odadan çıkıyor. Annem ağlıyor, hiç beklemediği bir şeydi. Babam odama gelip;

“İyi yaptın” dedi “Mantıklı bir karar ama keşke haberim olsaydı, nereye gidiyorsun?”

“Bayburt” diyorum boğazımda düğümlenen sözcüklerle.

“Haberim olsaydı daha iyi bir yere göndertebilirdim belki, neyse, ne zaman gidiyorsun?” Ağzımdan istemeye, istemeye: “Yarın sabah” kelimeleri dökülüveriyor. Babam hayretle:

“Ne anlamadım, yarın mı?” “Evet yarın sabah yola çıkacağım!” Evde kötü bir hava var, soğuk buz gibi bir hava esiyor, içeriyi ısıtan tek şey babamın sevecen tavırları, babamı hiç böyle görmemiştim.

Sabah evden vedalaşıp çıkmam çok zor oldu benim için, yeni bir serüven başlıyordu. Yalnızdım, karmaşık duygularla baş başaydım. Kendimi dinliyorum, içimden gelen ses boşlukta olduğumu söylü-yordu hâlâ, ben bile inanmamıştım askere gideceğime. Otobüs kalkmadan önce ağabeyim ve yengem geliyorlar. Duygusal bir ayrılıktan sonra Van’a doğru hareket ediyorum. Van’dan sonra Erzincan arabasına biniyorum. Kafam karma karışık, hiçbir şey düşünemiyorum. Van Gölü’nün etrafını nerdeyse bir tur dönüyorum. Gölü seyre dalıyorum. Yerli halk boşuna buna “deniz” demiyor. Bir deniz kadar büyük ve geniş. Göz menzilinin dışına çıkan uzunluğunu sanki ilk defa seyrediyorum. Van Gölü canavarını arıyor ister istemez gözüm. Elbet biliyorum yok böyle bir canavar, ama yine arıyor gözüm. Gölün öte tarafında benim doğduğum yer duruyor. Kutsal kitaplar boşuna bu coğrafyayı cennet olarak göstermişler. Otobüs hızla akıp gidiyor, bir an gölden uzaklaşıyoruz. Dağlara doğru başlıyor seyahatim. Gözlerimi kapıyorum. Yorgunum. Kafamdaki bilinmezliklere yanıt arıyorum. Aklıma Erzincan geliyor. Orada bir arkadaşım var, onu göreceğim. Başka da net bir düşüncem yok. Nisan ayının sonları, güneş gökte parlıyor. Isıttığını sanıyorsun ama ısıtmıyor, sadece parlıyor. Yamaçlardaki kar parçalarına vuran güneş ışınları ışık demetlerine dönüşüyor. Güneşten otobüsün içi sıcak, rehavet çöküyor üstüme, uyukluyorum.

Akşam Erzincan’a ulaşıyorum, bir otele yerleşiyorum. Üçüncü sınıf bir otel. Sabah olmasını bekliyorum. Uyumaya çalışıyorum, uyuyamıyorum. Kıvranıyorum yatakta. Asker psikolojisine girmiş değilim, o hava yok bende. Odamda sigara içiyorum, ah keşke okunacak bir şey olsa ne kitap var ne gazete. Geçmişe dalıyorum tutuklanma süreçlerim aklıma geliyor. Siyasal çalışmalarımız gözümde canlanıyor, ama bir eksik var, biraz daha zorlasam eksiği yakalayacağım belki. Bu düşüncelerden çabucak sıyırıyorum kendimi. Yarın Gülsen’ i göreceğim düşüncesi heyecanlandırıyor beni. Kendime bir program yapıyorum, Beğenmiyorum o programı. Değiştiriyorum, sil baştan yeni bir program daha yapıyorum. Olmuyor. Her şeyi oluruna bırakmak lazım diyorum. Sabah ezanı okunuyor, imamın sesi güzel, ona kulak kabartıyorum, kendini zorlamadan doğal bir şekilde okuyor ezanı. Uyuya kalmışım. Yorgun uyanıyorum. Hiçbir planım yok. Otelin verdiği kahvaltıyı yapıyorum. Çıkıp dışarıda berber arıyorum. Tıraş olacağım sonra Gülsen’ i görmeye gideceğim. Berberde bir çocuk var. İçeri giriyorum: 

” Ustan nerede?” diye soruyorum.

“Ustam yok” diyor.

“Madem öyle beni sen tıraş edeceksin.” Şaşırıyor çocuk:

“Ben hiç tıraş yapmadım ki”

“Olsun, her şeyin bir ilki var, senin ilkin de ben olayım” Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Bir boş vermişlik var içimde. Sanırım bu boş vermişlik duygusu, korkmadan çocuğun ustura darbelerini altına yatmama neden oluyor. Belki de bu, birinin gelişmesine katkıda bulunma güdüsüydü. Yüzümü iyice sabunluyor. Elleri titriyor. Sakin olmasını istiyorum, çocuk oyalanıyor, ilk usturasını vurmayı geciktiriyor. Her şeyin ilki bu kadar zor mu? Fırçayla tekrar sabunluyor yüzümü. Anlıyorum, çocuk bu işi beceremeyecek, cesaretini toplayamıyor ve ilk ustura yüzüm de kayıyor “olacak” diyorum kendi kendime. Zorlu bir tıraşın ardından yüzüme kolonya sürdüğü sırada ustası beliriyor kapıda. Hayretle bana ve çocuğa bakıyor. Çocuğun beni tıraş ettiğini ve hiçbir yerimi kesmemiş olduğuna şaşırıyor. Usta aptalmışım gibi bana bakıyor. Çocuğu azarlayacağı sırada araya giriyorum. 

“Kızma çırağa, onu ben zorladım. İlk tıraş deneyimim bende yaşamasını istedim” diyorum, Şaşkınlık devam ediyor. 

“Bir çay içebilir miyim?” diyorum. Aslında canım pek çay içmek istemiyordu, ama bu hava dağılmalı, çocuk da usta da rahatlamalıydı. Çayımı yudumluyorum, sohbet ediyoruz.

Ayrılırken para uzatıyorum, almıyorlar. Israr ediyorum, olmuyor. Sohbet arasında asker olduğumu söylemiştim, acaba onun için mi para almıyorlardı, yoksa salakça cesaretim için mi, bilemiyorum. Bu sorunun yanıtını alamadan çıktım berber dükkânından.

Önüme gelen birine gideceğim okulu soruyorum, pek uzak olmadığını söyleyip tarif ediyor bana. Okula doğru gidiyorum, heyecanlanıyorum. Heyecanımı bastırmaya çalışıyorum. Okula girip okul İdaresinden soruyorum Gülsen’ i, derste olduğunu söylüyorlar. Bahçede olacağımı söyleyip dışarıya çıkıyorum. Dersi boş olan öğrenciler top oynuyor. Onları seyrediyorum. Yakası açılmadık küfürler savuruyorlar, şaşırıyorum. Biz de öğrenciydik. Asla birbirimize küfür etmezdik. “Bunlar ne terbiyesiz çocuklar?” diye söyleniyorum kendi kendime. 12 Eylül’ün üstünden dört yıl geçmiş, bu çocuklar on altı yaşında olsalar 12 Eylül’de on iki yaşında olmalıydılar. Kişiliksiz bir gençlik yetişiyor. Toplumsal değerlerden yoksun, ahlaki ve insani değerlerden bihaber bir gençlik yetiştiriliyor. Zil çalıyor, teneffüs zili, gözüm Gülsen’ i arıyor, uzaktan görüyorum kendisini, beyaz bir önlük giymiş, gören doktor veya hemşire sanacaktı. Bizim öğretmenler böyle giyinmezlerdi. Gülsen beni karşısında görünce şok oluyor. Hiç beklemiyor beni. Ayakta biraz sohbet ediyoruz, zil çaldı, derse girecek. Akşam için randevulaşıyoruz.

Tekrar Erzincan’ın ana caddesine yöneliyorum. Canım bira içmek istiyor, içkiyle pek aram yok, ama nedense o an canım çekiyor.

“Bu saatte de bira içilmez ki” diyerek sokakları arşınlıyorum. Vakit geçmiyor. Henüz öğle bile olmamış, saat üçe daha çok var. Otele mi dönsem? Dönüyorum otele. Odama çıkıyorum, uzanıyorum yatağıma. Gözümü tavana dikiyorum, gözlerimi yorarsam uyuyabilirim belki. Ağırlaşan gözlerim kendiliğinden kapanıyor. Uyumuşum. Uyandığımda saat bir olmuş, keşke biraz daha uyuyabilseydim. Gülsen ile buluşmamıza daha iki saat var. Zaman geçmek bilmiyor. Otelden çıkıyorum, bir birahane buluyorum, iki saatimi orada geçireceğim. Bir bira istiyorum yanında da sahanda yumurta. Kaç bira içtiğimi hatırlamıyorum, ha bire içiyorum. Saat üçe geldiğinde sarhoşum artık. Hesabı ödeyip çıkıyorum oradan. Okulunun önünde bekliyorum Gülsen’ i. Geliyor. Birlikte evine doğru yürüyoruz, geldiğime sevindi mi acaba? Yoksa ayıp olmasın diye mi ilgileniyor? Davranışlarından bunu çıkarmaya çalışıyorum, açıkçası anlamıyorum. Olsun ben onu gördüğüme seviniyorum ya, bu bana yeter. Evine giriyoruz. Bekar evi, birkaç arkadaşıyla beraber kalıyorlar ama arkadaşları yok. Güzel yapılmış keki çok sevdiğimi biliyor. Kek yapmak için mutfağa giriyor. Yaşadığı ortamı tanımak istiyorum; gözlerimle evin içini inceliyorum. Keki fırına atıp yanıma geliyor. Sohbet ediyoruz. Sohbetimiz giderek koyulaşıyor. Daldığımız sohbetten bir yanık kokusuyla sıyrılıyor, ikimiz de fırında pişen keki unutmuşuz. Kek yanıyor, içeri duman doluyor. Kapıları pencereleri açıyoruz, gülüşüyoruz. Midem bulanıyor, tuvalete çıkıyorum, kusmak istiyorum, kusarken bayılıyorum. Üstüme kusmuşum. Kendime geldiğimde Gülsen’ i yanı başımda görüyorum. Utanıyorum. Çok utanıyorum. İçten içe kendime kızıyorum. Gülsen çok olgun davranıyor. Bense yerin dibine girip bir daha çıkmak istemiyorum. Böylesi bir utanç duygusu yaşamaktansa ölmeyi yeğliyorum. Gülsen ise rahatlamam için elinden geleni yapıyor. Bir süre sonra biraz rahatlıyorum. Gecenin bir saatinde onunla vedalaşarak otele geri dönüyorum.

Sabah Bayburt’a gitmeliyim, ilk defa kendimi asker hissediyorum. Bana çok da acayip gelmiyor. Sabah uyanıp Erzurum otobüsü ile Aşkale’ye gidiyorum, oradan Bayburt’a aktarma yapacağım. Sağ yanımda dere akıyor, adını bilmiyorum Sol yanımda tren yolu. Dağ bana ilginç geliyor. Dağlar hâlâ karla kaplı. Aşkale’de iniyorum. Bayburt otobüsünü bekliyorum. Bir midibüs geliyor içinde yer yok, ayakta kalıyorum. Bir ara bir bayanın yanını boş görüyorum. Çok doğalmış gibi yanına oturuyorum. Sanırım kendimi İstanbul’daki herhangi bir belediye otobüsünde hissediyorum ki bayanın yanına rahatlıkla oturuyorum. Kadın şaşkın, önce muavin sonra şoför, sonra yolculardan tepki alıyorum. Mahcup oluyorum, utanıyorum. Çok kötü bir şey yaptığımı anlıyorum. Kendi kendime demek ki “halktan bu kadar kopmuşum” diyorum. Bayburt’a kadar yol bana zehir oldu. Herkes bana bakıyor. Bilenler bilmeyenlere anlatıyor. Sonra onlar da bana şöyle bir bakıyorlar. Alnımda ter boncuk boncuk. Yola veriyorum kendimi. Otobüsün en arka koltuğunda ayakta yolculuk yapıyorum. Yol uzun mu bilmiyorum? Belki kısaydı da bana uzun geldi. Dağlar karlarla kaplı. Yol, Kop Dağı’nda bir yılan gibi kıvrılıyor. Her dönemeçte bir sağa, bir sola savruluyoruz. Asfaltta da yer yer kar var. Bir ara arkadaki beşli koltukta oturan askerler sıkışarak bana yer veriyorlar. Asker olduğumu söylüyorum onlara. Bu kafayla çok çekeceğimi söylüyorlar.

Yol bitiyor. Büyük bir işkenceden kurtuluyorum. Dayak yemediğime şükrediyorum. Ama dayak yemekten beter oluyorum. Şehir merkezine doğru yürüyorum, bir otel bulup yerleşiyorum. Biraz uyumak istiyorum. Yatağa uzanır uzanmaz bayılıyor muyum yoksa uyuyor muyum anlamıyorum. Uyandığımda yerdeydim. Yere düştüğümü hatırlamıyorum. Dışarı çıkıp dolaşıyorum. Askeri inzibatlara kışlayı soruyorum. Nereli olduğumu soruyorlar. Söylüyorum. Kürt olduğumu anlıyorlar ve hemen oracıkta sahip çıkıyorlar bana. Kısa bir sohbetin ardından yurtsever olduklarını anlıyorum. Askerlik süreci boyunca onlardan yardım gördüm. Tekrar otele geçtim ve uyudum.

Sabah ilk işim kahvaltıdan sonra saçımı kestirmek oldu. İlk defa kendi isteğimle saçlarımı üç numaraya vurduruyorum, daha önce hep zorla kesmişlerdi. Üç numara ile kesilmiş saçla kendime bakı-yorum aynada. Çok çirkin görünüyorum. Askerde bana lazım olacak birkaç şey alıp hemen birliğime gitmek istiyorum. Yeniden karşılaştığım inzibat arkadaşlar, “Acelen ne akşam gidersin” diyorlar. Ben ise hemen başlamak istiyorum, ne olacaksa hemen olsun istiyorum, bırakmıyorlar. Bayburt küçük bir kasaba. Tam ortasında akan deresiyle bana Bitlis’i anımsatıyor. “Bu kadar çirkin bir kasaba olur mu?” diyorum kendime. Belki Bitlis. Ama Bitlis güzel geliyor gözüme. Ne de olsa memleketimdir. Şehir esnafı askeri sevmezmiş, askerler öyle diyor, ama asker esnafın velinimeti, neden sevmesin ki? Bence seviyordur. Çünkü her dışarı çıktığımız da esnafa yüklüce para bırakıyorduk.

Akşam nizamiye kapısından içeri girdim. Beni ilk karşılayan nizamiye nöbetçileri oldu. Bir odaya aldılar beni. Orada kendisini beğenmiş bir astsubay var; çok ukala, çok kibirli biri. Benim gibi birkaç kişi daha var. Üşüyordum ve neler olacağını bilmeden sobanın yanında bekliyorum. Ayak değiştirirken ayakkabımın topuğu düşüyor, üzülüyorum. İşlemlerim tamamlanıyor. Bir asker eşliğinden bizi depoya götürüyorlar ve elimize askeri elbiselerimizi veriyorlar. Orada soyunup yeni elbiselerimizi giyiyoruz. Kendi irademi önümdeki askerin iradesine bırakıyorum, her söyleneni yapıyorum, asker elbisesi bana bol geliyor. Botlarım iyi ama nizami bir şekilde bağlayamıyorum. Bizi alıp yemeğe götürüyorlar. İlk karavana yemeğim değil bu. Ama yine de ilginç geliyor bana. Bir asker eşliğinde betonarme bir binaya götürülüyoruz. Orada bekliyoruz. Tıpkı bir sürü gibiyiz. Çobanımız olmazsa ne yapacağımızı bilemeyecek haldeyiz. Usta askerler bize hava atıyorlar, çok da umursamıyorum. Sessiz kalacağım her şeye, kararım bu. Gece yarısı bizi bir koğuşa sokuyorlar, “burada yatın” diyorlar. Çıkıyorum bir ranzaya. Oturup düşünüyorum. Birazdan soyunup yatıyorum. Sabaha karşı gürültü ile kalkıyorum. İçeride birileri bağırıyor:

“Burada bok kokusu var!”

Ses çıkarmıyorum. Benim dışımda da insanlar var, onlar yanıtlasınlar. Kimse müdahale etmiyor. Adamlar hakaret dozajını arttırarak sürdürüyorlar. Bize “bok” demelerine sinirleniyorum ama ses çıkarmayacağım. İlk günden başımı belaya sokmak istemiyorum. Ama olmuyor, kimseden ses çıkmadığı gibi bu adamlar daha da çok azıtıyorlar. Bir an kendimi yerde buluyorum, nasıl indiğimi hatırlamıyorum bile, sadece; “Ulan siz kime bok diyorsunuz?” dediğimi hatırlıyorum. Zıvanadan çıktığımı anlıyorlar.

“Kardeş biz ‘bok’ demedik ‘bot’ dedik, sen yanlış anladın” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıyorlar.

“Bizi buraya koydular ama ne yapacağımızı söylemediler, kuralları bilmememiz kadar doğal bir şey olamaz. Bize hakaret edemezsiniz!”

Hava yumuşuyor. Az sonra biri ben yedi yılık askerim, diğeri beş yıllık askerim, bir diğeri üç yılık askerim demeye başladı.

“Ben de bir günlük askerim, ne varmış bunda?”

Sinirden bir şey anlamadığıma kanaat getirince:

“Hadi kardeş uyu, sonra anlarsın” dediler.

Onlar geri adım attıkça ben üstlerine varıyorum ama çok da uzatmak istemiyorum. Ranzaya çıkıp uyumaya çalışıyorum. Sabah beşte kaldırıyorlar “neler oluyor?” der gibi birbirimize bakıyoruz. Giyinmemizi istiyorlar, giyiniyoruz. Dışarıda hava karanlık, kuru bir ayaz var, üşüyorum. Bize “mıntıka temizliği” diye bir şey yaptırtıyorlar. Sigara izmariti, çöp topluyoruz ve sonra sıraya sokarak yemekhaneye götürüyorlar bizi. Bu yeni gün ne getirecek bilmiyorum ama her şeyi oluruna bıraktığım kesin.

İlk haftam “ben ne yaptım, doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım?” sorusuna yanıt aramakla geçti. Bu soruya yıllar sonra yanıt buluyorum. Doğru olanı yapmıştım. Bu ülkede illegal olarak yaşayacaksan, askerlik yapıp yapmamanın pek önemi yoktur. Yok legal olarak yaşayacaksan ve üstelik bazı iddialara sahip olacaksan, askerlik gibi sorunları bir biçimde çözmen gerekecekmiş.

Yoğun bir hafta, öyle yoğun ki kendini bile düşünme şansın yok Sabah dörtte kalk mıntıka temizliği, yemek, tıraş, sayım, eğitim, yine yemek, yine eğitim ve akşam pestilin çıkmış halde yatağa atıyorsun kendini.

İkinci haftamdı, bir asker beni binbaşının çağırdığını söyledi. Bana gideceğim yeri tarif etti. Eğitim çavuşundan izin alıp gittim. Binbaşının odasını sordum, gösterdiler, kapıyı çalıp içeri girdim. Esas duruşu henüz doğru dürüst gösteremiyorum, kısa künye yapamıyorum, selamı ise acayip bir şekilde veriyorum. Askerde öğretilmeyen bir şey istenmiyor ama öğretildikten sonra da harfiyen uymanı istiyorlar. Genişçe bir oda, odanın yarısını binbaşı doldurmuş. Bana şöyle keskin keskin baktıktan sonra:

“Ne var?” diye sordu.

“Beni çağırmışsınız komutanım.”

“Adın ne senin?”

“Ferhat Sağnıç komutanım.”

Adımı duyar duymaz masasından hışımla kalktı. Adam nerdeyse masa kadar kısa boyluydu. İyi beslendiği her şekliyle belliydi. Sert görünümlüydü ama ondaki sertliğin zoraki olduğunu hissedebiliyor insan; yapmacık, iğreti duruyordu üzerinde. Sertlik onu bayağı komikleştiriyordu. Ses tonunu perde perde yükselterek:

“Oğlum burası sivil hayata benzemez, dışarıda ne yaptığın beni ilgilendirmez ama burada adam olacaksın, siyasi hiçbir faaliyetini görmeyeceğim, yoksa sana zindan ederim burayı, teskere alamazsın!”

“Emredersiniz komutanım.”

“Çık dışarı!” dedi odadan kovarcasına.

“Emredersiniz komutanım” diyerek dışarı çıktım. Bu sözlerin boş bir tehdit olmadığını aylar sonra öğrenecektim. Tatvan Askerlik Şubesi’nin dosyamı hemen arkamdan gönderdiğini anlamıştım. Allah bilir içinde neler yazılıydı? Süklüm püklüm eğitim alanına geri dönüyorum. Binbaşının bir askeri çağırması pek olağan bir şey sayılmazdı. Bu nedenle soru yağmuruna tutuluyorum. Doğruyu söylemek durumumu daha da zora sokabilirdi. “Binbaşı babamın arkadaşıymış, beni görmek istemiş” diyorum. Hiç düşünmeden bu yalanı nasıl söylediğime şaşırıyorum. İyi ki de söylemişim, eğitim çavuşu bana daha dikkatli davranmaya başladı. Bu saltanat bir hafta sürdü. Sakıncalı olduğumu herkesçe öğrenildi. Peşime kara kuru Bursalı bir çavuşu taktılar. Sanki çavuşa takip et değil de taciz et demişler gibi beni taciz etmeye, zorluklar çıkarmaya başladı. Yine taciz ettiği bir günde ‘’bak oğlum ben siyasiyim. Sana beni takip et demişler, taciz et demişler. Eyer tacize devam edersen bedelini de ödersin’’ dedim. O an dan sonra takibini adam gibi yapmaya başladı. Sakıncalı olmanın vermiş olduğu bir başka rahatlık var, ama subaylar karşısında bu rahatlığı yaşayamıyorum. Olsun zaten gördüğüm en yüksek rütbeli eğitim çavuşuydu. Günler böyle akıp gidiyordu. Sıradan bir asker olup çıkmıştım artık. Yemin törenini bekliyorum ama her gün yeni birilerini kelepçeli olarak getiriyorlar. Onlar geldikçe yemin töreninin ertelendiğini düşünüp kızıyoruz.

Bir gün akşamüstüydü, hava daha kararmamış, sanırım tatil günüydü, yine hırpani kılıklı birini eli kelepçeli olarak getiriyorlar. İçimden bir küfür sallıyorum, yine bir hafta ertelendi yemin töreni diyerek, arkamı dönüp gidiyorum. Bir saat sonra eğitim salonuna girdiğimde o kelepçeli kişinin arkadaşım Murat Satık olduğunu gördüğümde tüm dünyalar benim oluyor. Beş ay önce Sultanahmet cezaevinde bırakıp çıkmıştım onu. İşte yine beraberiz. Saygı duyduğum, değer verdiğim bir arkadaşımın yanımda olması beni mutlu ediyor. Ona sarılıyorum. Burada olduğumu görünce o da şaşırıyor, işlemlerinin bitmesini bekliyorum. Hırpani kılıklı olarak ilk gördüğümde ona ettiğim küfürler için kendime kızıyorum. Murat cezaevinden alınıp İstanbul’da Harbiye’ye götürülmüş, orada ona bazı basit askeri kurallar öğretilmişti, bu yüzden askerliğe uyumda pek zorluk çekmiyordu. Asker ocağında da siyasi tavrını koymasını bilen, siyasi kimliğini korumasını bilen ender insanlardan biriydi

Murat. Sanırım on beş gün beraber kaldık onunla. Ben kendi isteğimle askere geldiğim halde sakıncalıydım, Murat ise cezaevinden kelepçeli geldiği halde sakıncalı değildi. Çünkü hâlâ dosyası gelmemişti. Buralarda kişinin sakıncalı olup olmaması dosyasında yazılı olan şeylere bağlıydı. Ben sakıncalı olduğum için dağıtımda Bayburt’ta kaldım, Murat ise Trabzon’a gönderildi. Bu halime gülüyordu. Kışla içinde dağıtım yapıldı, yedinci bölüğe düştüm. Diğer adı merasim bölüğüydü. Her Cuma şehir merkezine gider, İstiklal Marşı eşliğinde bayrak çekme töreni yapar, pazar günleri de bayrak indirme töreni yapar dönerdik. Usta er olunca silahlı nöbetler de tutmaya başladık. Başlarda bana cephane nöbeti veriliyordu. Sonraları yasaklandı. Sadece garaj nöbetim vardı; günde dört saat, iki saat gündüz, iki saat gece. Nöbetlerim hep zevkli geçiyordu. Hayaller kurar, sessizce şarkılar söylerdim. Nöbetlerimde asla uyumazdım. En büyük cezanın nöbette uyumak olduğunu bilirdim. İki saat için bile olsa kendi dünyamı kurardım nöbetlerde.

Sanırım dört veya beş aylık askerdim, garajda nöbet yerindeyim, nöbetin son yarım saati içindeydim, devriye onbaşısı nöbetçileri değiştiriyor, bana doğru geldi ve bir anda nöbet yerinde bir tokat salladı bana, neye uğradığımı şaşırdım ve o tokata anlam veremedim. Nedenini sorduğumda içinden geldiğini, Y.…gibi nöbet tutuğumu söyledi, sivilde benim gibilerini çok dövdüğünü, vatan haini olduğumu söyledi. Sinir katsayılarım yükseliyor bir yumruk atıyorum ona, arkasından birkaç yumruk daha savuruyorum, kaçıyor. Kasaturayı çekmiş o iri yarı onbaşının peşinden koşuyorum. Eline geçirdiği bir teneke dolusu kireci kafamdan aşağıya boca ediyor. Arkadan yakaladığım gibi yere indiriyorum, kasaturayla dövmeye başlıyorum. Kurtuluşu kaçmakta buluyor. Nöbetimi devredip olayı bölük komutanına anlatmak için odasına doğru gidiyorum. Kapıda onun müsait olmasını beklerken çavuşlar ricaya geliyorlar, “Vukuat bildirme, adamın üç günü kalmış, yakma askerliğini, senden özür dilesin olayı kapatalım” diyorlar. Bugüne kadar kimseyi kimseye şikâyet etmeyen ben, yine şikâyet etmedim ve olay tatlıya bağlandı.

Bölükte alay konusu oldu onun o iri yarı haliyle benden kaçışı. Ertesi gün nöbetçi çavuş bölük komutanını karşılarken, vukuat olduğunu ve benim onbaşıyı dövdüğümü söylüyor. Komutan kızgın bir şekilde içtima alanına gelip beni çağırdı, yanına gittim. Hiçbir şey sormadan bana küfretmeye başladı. Zaten askerde küfretmek çok yadırganacak bir şey değil, ben elbet anlıyorum nedenim ama hiçbir şey demiyorum, demem de gerekmiyor. Komutan bizi araziye çıkarıyor ve bana bir mevzi kazmamı emrediyor. Başıma da bir çavuş dikiyor. Ben hiçbir zaman o mevziiyi tek başıma kazıp bitiremezdim. Bunun için hiç kazmaya yeltenmedim bile. Asteğmeni çağırıyorlar, geliyor, kazmamı emrediyor, reddediyorum. Akşam karavana almaya ayırıyorlar beni, o gün nöbetim yok, rahat edeceğim. Yemekten sonra koğuşuma gidip bulduğum bir kitabı okumaya başlıyorum. Saat dokuz sularında yatıyorum. Henüz bir saat uyumuştum ki “nöbetin var” diye uyandırılıyorum. Gözlerimi zor açabiliyorum “nöbetim yok” diyorum. “Komutan sana günde üç karavana ve gece on bir- bir ile üç- beş nöbeti vermemizi emretti. Nöbetlerden bir saat önce uyandırmamızı da ekledi emirlerinin arasına” diyorlar. Demek ceza almışım. Haksız bir ceza! Kaç kez komutana anlatmak istedim ama hep vazgeçtim onuruma dokunur diye. Her gün sabah saat altıda karavana, gündüz iki saat nöbet, ardından eğitim, gece on bir- bir ve üç- beş nöbetleri, nöbetlerden bir saat önce uyandırılmam; bu, gecede ancak iki saat uyumam demekti. Askeri deyimle ikinci geceden sonra ruh gibi dolaşmaya başlamıştım. Her an uykum var, yemekten içmekten yavaş yavaş kesiliyordum. Ağır eğitim şartları zaten yoruyordu beni. Üstüne uykusuzluk ve nöbetler tuz biber ekiyordu.

Devriye onbaşıları, devriye çavuşları uyumamı bekliyorlar. Uyusam askerliğim uzayacak bunu biliyordum. Nöbetlerde asla uyumadım. Yine, Nöbet yerimde dolaşırken hayal dünyama çekiliyordum. İki saatlik nöbetim bitiyor, iki saat sonra yeni nöbetim başlıyordu. İki nöbet arasındaki boşluk ise koğuşa gidip gelmekle doluyordu. Bir hafta böyle geçti.

Yaşam tek düze devam ediyordu. Kendini asla düşünemiyorsun. Altı aylık asker olmuşum, sivil hayatla ilişkim tümüyle kesilmiş, kâh bölüğün marangozluğunu yapıyorum, kâh bölükte eğitime çıkıyorum. Günler böyle tek düze ve sıkıcı geçmeye devam ediyordu.

Aylar geçiyor, artık kendimi dışarı atmak istiyorum, izne gitmek biraz da bu ortamın dışına çıkmak istiyordum. Ama bu o kadar kolay olmayacaktı, sakıncalı olduğum için izne çıkmadan bir ay önce müracaat etmem gerekiyordu. Gideceğim yere önceden bilgi veriliyordu. Ben müracaatımı yaptım ve bir ayımın geçmesini bekledim. İzne çıkacağım günü sabırsızlıkla bekliyordum ve o gün geldi çattı. Akşamüstü kışladan çıktım. Otogara gidip Van’a bir bilet aldım. Tatvan’a direkt araba yoktu. Önce Van’a gideceğim oradan da Tatvan’a. Kışladan ayrıldıktan sonra bir şeyin farkına varıyorum; sekiz aydır sivil insan görmemiştim, sivil yaşamın ne olduğunu unutmuş, tümüyle askerliğe adapte olmuşum.

Bir keresinde Erzurum’dan Erzincan’a giderken karı koca bir köylü aile önümde oturuyordu. Kadın kapalıydı. Kendisi cam tarafında kocası koridor tarafında oturuyordu. Bir ara durakta, resmi kıyafetiyle bir albay otobüse bindi. Otobüste yer yoktu. Bizim köylü albayı görür görmez yerinden fırlayarak albaya yer verdi. Yani albayı eşinin yanında oturtmak istiyordu. Bu manzara, birkaç ay önce, neredeyse aynı güzergâhta başımdan geçenleri anımsattı bana. Bir bayanın yanına oturduğum için nasıl yadırgandığımı hatırladım. Gülümsedim ve acıdım bu insanlara.

Ertesi gün Tatvan’a varıyorum. Annemle karşılaşıyorum ilkin. Mutluyum. On beş gün iznim var ve ben bunu iyi kullanmalıyım.

Ertesi gün jandarmanın beni aramasıyla hayal kırıklığına uğruyordum. Jandarma her gün karakola gidip imza vermemi istiyordu. Sürgünde miydim yoksa? Okuduğum sürgün anıları aklıma geliyor.

Sürgün yaşamının verdiği sıkıntılar yetmezmiş gibi, yıllarca karakollara gidip imza vermeleri canlanıyor gözümde. Benim onlardan bir farkım vardı; ben kendi memleketimdeyim ve sürem onlarınkinden daha kısaydı. Bir de onlar “yargı” kararıyla sürgündeydiler, ben “idari” kararla… Sonuçta on üç gün boyunca her gün karakola giderek imza verdim.

On üç gün göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Tekrar yollara düştüm. Önce Erzincan’a gittim. Gülsen’ le görüşmek ve artık ilişkimize bir açıklık getirmek istiyordum. Erzincan’a sabah vardım. Gülsen’ le evinde görüştük. Yol boyunca kafamda tasarladığım hiçbir şeyi ona söyleyemedim. Bu kez bira içecek kadar param yoktu. Belki bira içseydim cesaretimi toplar, tasarladıklarımı konuşurdum onunla. Param olsaydı da içmeyecektim galiba. Son içişimde içine düştüğüm kötü durumu hâlâ unutmamıştım. Gülsen’ le hiçbir şey konuşmadan Vedalaşıp Bayburt’a geçtim.

İzin dönüşü askerlik daha bir zor, hemen uyum sağlayamıyorum. Bu durumum uzun sürmüyor. Tekrar askerdeki tek düze yaşama devam ediyorum. Kış yaklaşıyor. Bayburt’un kışları yamandır, asker için daha bir yamandır. Şu kışı sıcak bir yerde geçirmenin bir yolunu bulmalıydım. Revire çıkıyorum, beni Erzurum askeri hastanesine sevk ediyorlar. Bu güzel bir başlangıçtı. Bir de hastanede kalsam çok daha iyi olacaktı. Ertesi gün bir çavuş eşliğinde Erzurum askeri hastanesine gönderildim. Muayeneden sonra yatışım veriliyor, buna seviniyorum. Bir ay kadar hastanede yattım. Gülsen’ e hastanede olduğumu yazmıştım. Ve bir gün ansızın çıka geldi. Aslında beni böyle görmesi hoşuma gitmiyordu, ama olsun, onu görmek güzeldi. Hemşire odasında bir saat kadar görüştük. Tüm cesaretimi toplayarak anlatmayı ertelediğim şeyleri oracıkta söyleyiverdim. Bu, bir ilanı aşkın ardından yapılan evlenme teklifiydi Temmuz’a kadar bana “evet” veya “hayır” demesini istedim kendisinden. Sessiz ve suskun ayrıldı yanımdan. Giderken arkasında bakıyorum, çok güzel olduğunu düşünüyor ve içten içe onu ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum.

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

five × 2 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla