Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (3)

Pazartesi, 03 Ağustos 2009

Ertesi gündü bir gruba dahil edildim. Eğitimler III. Kongre üzerineydi. Ama başka durumlar daha çok dikkatimi çekiyordu.
Bir kaç aydan beri Kampta olan arkadaşların oldukça zayıfladıkları, güçsüz ve morelsiz durumda olduklarını görüyordum. Daha ilk hafta anlamıştım; bunun önemli nedenlerinden biride açlıktı.

Beslenme denilen bir şey yoktu.

Kahvaltılarda ekmek bile çok azdı. Ekmekle birlikte verilen ve ancak ekmeğin bir parçasına sürülebilecek kadar az olan en kötü kalitedeki humustu.

Öğlen ve akşam yemekleride daha çok çorba biçiminde, içinde ne olduğu bazen belli bile olmayan taneler ve yanında az ekmekle veriliyordu. Kaldığım süre (Kasım 86-Temmıuz 87) içerisinde hep böyle devam etti.

Tek bir kez bir arkadaşın sofradan doyarak kalktığı hiç olmadı.

Çayda yeterli değildi. Bazen iki arkadaş aynı bardaktan içerdik. Her sabah spor yapardık. Sürekli eğitimler ve kamp nöbetleri fazla enerji kaybına neden oluyordu. Arkadaşların yaş  ortalaması 24-25 civarındaydı..


Bunu karşılayacak beslenme yapılmıyordu. Haftalar geçmeden vücut fiziki olarak çöküyordu.

Kampta bilinçli olarak bozulan insan ilişkileride eklenince tam anlamıyla bir ruhsal çöküntüde ekleniyor ve artık orada bulunanlar Ulusal Kurtuluş sorunları üzerine yoğunlaşma bir yana, hiç kimse kendine bile yetmiyordu.

Kampta iki kesim vardı. Çoğunluk köylü kesimdi. Aydın kesim daha azdı. Yemek konusunda köylü savaşçı adayları daha çok açık tepki gösteriyorlardı.

Barlias’tan getirilen savaşçı adayı Mardin’li Kerim ilk tepki gösteren oldu.

Yada benim ilk duyduğum Kerim’di. Kampta bir beyaz köpek vardı, O’da kamp sakinleri gibi fiziki olarak çökmüştü, keyfi yoktu sürekli yatıyordu. Sonra nerden nasıl geldi bilmiyorum.

Birde siyah köpek geldi, çok hareketli, etli butluydu. Kerim köpeye bakmış
‘çı goşte xu heye’ demiş. Kamp sorumlusu 87 Mart’ına kadar Terzi Cemal (Ali ömürcan) ve
yardımcısı Edip’ti. Kerim’in dediklerini yönetimde duymuştu. Kimse Kerim’e birşey demedi, sadece gülmelere neden oldu.

 Ancak Kerim hızını alamadı. Yönetimin kapısına dayanıyor. Kapıyı çalıyor ve içeri giriyor, karşısına Edip çıkıyor.

Edip kürtçe, Kerim türkçe bilmiyor.

Kerim; Edip’e ‘Ez goşt dığazım’ diyor, ama Edip bir şey anlamıyor. Kerim, Edip’le anlaşamıyor, içeriden çıkıp kapının önünde sırt üstü uzanıyor.

Edip bir anlam veremiyor. Terzi Cemal’ı arıyor ve buluyor;


„Kerim geldi birşeyler söyledi anlayamadım, yönetimin kapısında sırt üstü uzanmış, gel bir bak ne sorunu var’  Terzi Cemal ve Edip birlikte gelirler.

Kerim daha uzanıyor. Terzi Cemal sorar;


“Kerim çıbu nexaşı? çı te heye?’ Kerim; ‘goşt dıxazım goşt“ der.

 Terzi Cemal gülerek Kerim’e sarılır şakalar yapar, gönlünü alır, ama istediği eti alamaz!!!


T. Cemal’ı sonraki bölümlerde anlatacağım. İnsan sevgisiyle doluydu. Ama sistem O’nu halden hale soktu.

Bu bölümde daha çok açlıkla ilgili konulara değineceğim.
 
1987 baharına doğruydu, haber nasıl geldi hatırlamıyorum. Güneyli taraftarların Kamp’a 15-20 teneke yağ, peynir ve zeytin getirecekleri duyuldu.


Doğrusu Kamp’ta bir hareketlilik olmuştu. Herkes inanmıştı, yağ, peynir ve zeytinin geleceğine.

Ertesi gün sabahleyin, K. Ömer, lojistik işlere bakan Ceylanpınar’lı Mahir ve Ben Kamp’taki Jiple Lübnan -Suriye sınırına gittik.

Karşıda başka bir jiple gelen, Güneyli taraftarlar da bizi bekliyorlardı.

Sınırın Lübnan tarafına geçemiyorlardı. İzin kağıtlarımız vardı.

Onlarla görüştük, kucaklaştık ve getirdikleri 15-20 teneke yağ, peynir ve zeytini, görevlerini başarıyla yapmışcasına bize teslim ettiler.

Onlar geri döndü, bizde Kampa dönüyoruz.
 
Jipi ben kullanıyordum. Ömer bana; „Kampa gitmiyoruz, Barlias’a „ dedi..
Ben de“ Neden Barlias’tan bir şeyler mi alacağız? diye sordum.


Ömer “hayır Başkan bildirmiş Barlisa’daki dükana teslim edin‘dedi..Ben de” tamam” dedim ve Barlias yoluna döndük, küçük bir dükan vardı, bütün yağ, peynir ve zeytin tenekelerini teslim ettik.


Morelim çok bozulmuştu. Üstelik Kamp’taki bütün arkadaşlar bizi bekliyorlar.
Ne diyeceyiz? Ömer ve Mahir bu durumlara alışkınlardı. Ben alışık değildim.


Kamp’a gönderilen yağ, peynir ve zeytin neden satılıyor? Madem satılacaktıysa, neden arkadaşlara duyruldu?
 
Barlias’dan ayrılmadan bir yurtseverin evine uğramamız gerektiğini, K. Ömer ve Mahir söylediler. Öğlen öncesiydi eve gittik, Mardin’li bir aileydi. Evin hanımı çok iyi bir kahvaltı hazırlamıştı.

Çok da açıkmıştık. Ama yemek istemiyordum. Evin hanımıyla kürtçe konuştum,
önce çok teşekkür ettim, neden bu kadar zahmet etmişsiniz, biz Kampta ‘çok güzel bir kahvaltı’ yaparak ayrıldık ama hatırınız ve zahmetiniz için bir iki lokma alacağımı söyledim.

Bir iki lokma aldıktan sonra inadına çekildim.


Açlığımı çay ve sigarayla bastırdım. K. Ömer tepkimi anladı.


O’da kahvaltı yapamadı çekildi. Ama Mahir devam etti ve karnınını tıka basa doyurdu.


Mahir bilinçsizce sistemin adamıydı, bü tür durumlardan etkilenmiyordu.
 
Artık Kampa geri dönüyoruz. Saatler geçmiş K. Ömer’le konuşmuyoruz.

Yaklaşmıştık.


K. Ömer Arkadaşlara;


_“ Lübnan sınır görevlilerinin yağ, peynir ve zeytin tenekelerine
el koyduklarını söyleyelim’
 dediğinde; „Ben bir şey söylemem ne söylerseniz söyleyin.“dedim.


Kampın  karşısındaki tepeden aşağı indiğimizde, bir çok arkadaşın bizi beklediklerini gördüm. Kampın içine vardığımızda tenekeleri taşımak için arkadaşlar jipe yaklaştı.

Jipin arkası bomboştu, taşınacak ne zeytin, ne yağ ve ne de peynir vardı. Anlamlı bakışlar…


Ömer ve Mahir açıklama yapmakta gecikmediler; ”sınır görevlileri el koydu”

1987 baharıydı, sabah sporlarını bazen ben yaptırıyordum. Gece çok silah sesleri gelmişti.


Buna alışıktık.

Sınır görevlileri ve kaçakçıların çatışmasıydı. Kaçakçılık orada çok çeşitliydi, bazen temel gıda maddeleri ve canlı hayvanda kaçak geçiriliyordu.
 
Kamptan epey uzaklaşmıştık, tek sıra halinde koşuyoruz. Denhaag’tan gelen Aslan adında bir arkadaş (40 yaşın üzerinde görünüyordu ve mevcut fiziyi gerillaya uygun değildi) hep geride kalıyordu.

Durumunu anladığım için zorlamıyordum. Biz geri döndüğümüzde O tekrar
bize katılıyordu. O sabahda Aslan yine  geride kalmıştı.

Bize sesleniyor;

_“Heval geri dönün geri dönün“


Aslan arkadaşın sesini duymuştum, O’ bağırmasına devam ediyor ve çokda önemli bir şey varmış gibi panik yapıyor.

Önemli bir şey olmalı diye düşündüm, sıra halinde koşumuza devam ederek, geri Aslan arkadaşa döndük.


İki elini kaldırarak hareretli hareretli konuşuyor.


_“Heval  a bu kayaların altında iki yaralı koyun var, hemen kampa götürelim’


Aslan’ın bağırmasını ve paniğini anlamıştım. Burada iki yaralı koyundan ne önemli olabilirki…

Üç-dört arkadaşı gruptan ayırdım, Aslan’la birlikte yaralı koyunları Kampa götürmeleri için.


Normal sporumuza devam ettik. Koyunlar gece olan çatışmadan yaralanmışlardı.


Döndüğümüzde koyunların derisi yüzülüyordu. Öğlene iyi yemek var. Herkesin neşesi yerinde. Ülkeye gidişler başlamış ama yine kampta 45-50 arkadaş var.

İki koyun yeter.

Fazla zaman geçmemişti, A. Öcalan’ın meymenetsiz şöfürü Sabri görüldü. Çok karektersiz a sosyal bir tipti. Tipik bir Türk polisiydi.


_“Koyunlar nerden geldi?’ diye sormuş. Arkadaşlar anlatmış.

O’da; _“Arka budları Başkan’na götüreceğim’ demiş ve almış.

İki yaralı koyunun dört arka budu Başkana, geri kalanda 45-50 arkadaşa.

Neyse bir kez et yedik. Sabri alçağı gelmeseydi daha iyi olacaktı.

A. Öcalan insan olsaydı, Sabri’ye bir tokat atardı ve dört bududa geri gönderirdi. Ama nerde…


Belkide, Sabri’ye neden hepsini getirmedin diye kızmışda olabilir!!!

Savaş dönemleri hariç Kürdistan halkı hiç bir zaman aç kalmadı. Kars’tan örnek vermek istiyorum.

Kars; sosyal-ekonomik durumuyla, K. Kürdistan’da geri sıralardadır.

Fakirimiz vardı ama açlık yoktu. En fakirimiz sonbaharda en az 100 kaz keserdi. Kurutulurdu ve bütün kış yeterdi. Herkesin toprağı vardı. Samanlıklar patates ve kuru soğanla doluydu.


Ayrıca bulgur ortak yapılır ve paylaştırılırdı. Her evde ihtiyaçtan fazlası depolanırdı.

Çalışma durumunda olmayanlarada ortaklaşa kışlık yardım yapılırdı. Felakete uğramış ailelerin çocukları diğer aileler tarafından alınırdı.

Bu anlamda herkes güvencedeydi.

Eğer 1980 sonrası açlık olduysa bunun sorumlusu T. C, O’nun Öcalan’ı ve ‘PKK’ sidir.

 A. Öcalan’ın günlük sofraları Halil İbrahim sofraları gibiydi.

Babasının evinde böylemi yerdi? Hiç misafirleri oldu mu?

Kürtlerin parasıyla zevki sefa içinde yaşayan Abdullah neden Kürtleri aç bırakmaktan zevk alıyordu?

Türklere ve Araplara en iyi sofraları layık gören, onları Kürtlerin parasıyla en pahalı otellerde ağırlayan, pahalı hediyelere boğan ve aylıklara bağlayan (Yalçın Küçük, Mahir Kaynak vb.) A. Öcalan neden yakın ve direkt denetiminde olan Kamp’daki savaşçı ve kadroları aç bırakıyordu???

Oysa PKK bütçesi o zamanda çok iyiydi. Sadece Avrupa’daki küçük bir bölgenin yaptığı yardımlarla bu sorun çok iyi çözülebilinirdi. Lübnan’da gıda maddeleri ucuzdu.

Kampın yolu ve arabası vardı.

Yani ihtiyaçların karşılanması için hiç bir engel yoktu. Yarım saat içinde köylere ve şehire ulaşılabilinir ve tüm ihtıyaçlar karşılanabilirdi.

Ama sorun Kürtlerin sağlıklı düşünmesi ve beslanmesi bilinçli olarak engelleniyordu. Sonraki bölümlerde de bazı örnekler vereceğim.

1980-81 YNK’nin G. Kürdistan’daki ana kampındayken, peşmerge sayısı Bekaa Kampındaki arkadaşlardan on kat daha fazlaydı.

Dağlık ve sarp bir alandı. Orada YNK’nin radyosu ve hastahaneside vardı. PKK kadar paraları yoktu. Ama peşmergeler çok iyi besleniyordu.


Bütün ihtiyaçlar katır sırtında getirilirdi. Motorlu araçlarla oraya ulaşmak imkansızdı.

Baas faşizminin tüm engellemelerine rağmen ihtiyaçlar en iyi şekilde karşılanıyordu. Onların amacı Kürdistan’dı. O’nun için peşmergelere çok iyi bakıyorlardı.

A. Öcalan’ın amacı Kürdistan olmadığı için, savaşçı gücü aç bırakarak fiziki olarak çökertiyordu.

YNK Kampında yemekler çok düzenli ve çeşitli yapılıyordu.

Her öğün yemekte herkes doyarak kalkıyordu. Gruplar 30 kişilikti (maqara) her grubun haftada bir, istedikleri gün bir koyun kesme hakkı vardı.

Bir de haftada bir köylüler tarafından kurulan froşkada (pazar yeri) herşey bulunurdu. Peşmergelere (bizede) yeterli harçlık verilirdi, özel ihtiyaçlarda böyle karşılanırdı.

Radyo;” e ra denge şoreşa Kurdıstan’e “sözleriyle açılırdı. Çok etkileyiciydi.

Bir kaç gün erzak geçikti. Patetes ağırlıklı yemekler yemiştik. Çok da iyiydi. Yursever köylüler bazı engellere takılmışlar, neden bu.

Yemekteyken tekrar radyodan; e ra denge şoreşa Kurdıstan’e sözleri duyuldu.

Peşmergeler hep bir ağızdan; ‘e ra denge  şoreşa patata’ diye bağırdılar.

Ses mektebi- siyasiye kadar gitmişti. Gülmeler şakalaşmalar devam ediyordu.

Sorumlu biri geldi, Peştmergelere;


_“Haklısınız bir kaç gündür papates yiyoruz ama yetişecek, bazı engeller oldu’ bir nevi peşmegelerden özür diledi.

Yani peşmergenin yemeği beyenmeme ve protesto etme hakkı vardı. Çok normal karşılanıyordu.

Abdullah ve PKK’sinde ise ölüm nedeni olurdu.

 

03.08.2009 devam edecek

 

salih.aras@hotmail.de

1 Yorum
  1. Ara Balaban Hayaloglu diyor

    Sayin Salih Aras

    Yazdiklarinizi ilgiyle okuyorum. Sadece bir cümle kurayim.
    Ben Kurd degilim Kurdistanlida degilim ama yazdiklarinizi okuyunca icim aciyor.
    Birde sorum var.
    Bu dönemin taniklarini bulup konusturmak mümkün degilmi ? örnegin söfür sabriyi ya da meral kidiri ?
    Sizin bir cagriniz olmustu ama kendileri bunu yapmiyorsa bunlara yaptirmak gerekmezmi ?
    size calismalarinizda basarilar diliyorum
    Ara Balaban Hayaloglu

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

seven − 2 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla