Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Zorlu Yıllar 7.bölüm

Kovancılara vardığımızda bir lokantaya soktular. Lokantada kocaman plastik kovalara tepeleme ekmek koymuşlar. Çişim var, kasıklarım patlayacak, önceliğim çişimde; polisin biri beni tuvalete götürüyor. Geri döndüğümde arkadaşlar, çekirge sürüsünün yeni başaklanmış ekin tarlasındaki başaklara üşüşmeleri gibi o beyaz, çekici ekmeğin üstüne saldırmışlar, daha çorbalar gelmeden ekmekler bitmişti. Fırından bu kez sıcak ekmekler geldi. Çorbalarla ekmekleri yiyoruz. Lokantadaki personel halimizden günlerdir aç olduğumuzu anlıyor. İstanbul polisi de anlıyor, Muş polisine hakaret ediyorlar. Ortalık sakinleşmişti, yemek siparişlerimizi verdik, yemekten sonraki çay keyfi görülmeye değerdi.

Kırk dört günümüz aç, pis ve stresli geçmişti, bilinmezlikleri iliğime kadar hâlâ yaşıyorum, kırk dört günün sonunda da hâlâ net değilim.

Yola koyulduk bir konvoy eşliğinde, çok sıkı güvenlik tedbirleri ile götürülüyoruz. Kovancılar geride kaldıkça benim korkulanın büyüyor. Şu Elâzığ- Diyarbakır yol ayrımını bir geçsek rahatlayacağım. Düşüncelere dalıyorum, yemekten sonraki ağırlık ve uzun süreden beri ilk defa yumuşak bir koltukta oturmak beni kendimden geçiriyor. Elâzığ’ı uyuyarak geçmişim, uyandığımda Malatya’ya giriyorduk. İçi mi sevinç kaplıyor, evet İstanbul’a gidiyoruz, gerisi önemli değil… Gözümü tekrar kapayıp, Tatvan’da bahçemizde armut ve kaysı ağaçlarının arasına uzanmış gökyüzünü seyrettiğimi düşünüyorum. Malatya’dan çıkıncaya kadar gözlerimi açmak istemiyorum; uyumak, uyumak istiyorum çünkü İstanbul’da başımıza daha neler geleceği belli değil, dinlenmeli, enerji toplamalıyım… Otobüs duruyor pencere kenarından tek gözümü açıp dışarıya bakıyorum. Bir çocuk toprakla oynuyor, ne de çok yeğenime benziyor, kapıyorum gözümü, şaşkınlıkla iki gözümü birden açıp bakıyorum. Evet. evet…! Bu benim yeğenim Rojhat! Henüz beş yaşında burada olması mümkün değil, en azından tek basma değildir. Hayal görmüyorum, otobüsümüz Malatya’nın dışında bir benzinlikte durmuş, nedenini bilmiyorum, tek bildiğim yeğenim toprakla oynuyor. Polislere;

“Bakar mısınız, yeğenim tek başına oynuyor, kaybolmuş olmasın?” dedim. 

“İsmi ne?”

‘Abdurrahman Avşar” diyorum, eniştemin ismini veriyorum çünkü bu çocuk mutlaka babasıyla beraberdir diye düşünüyorum.

Dışarıdan “Abdurrahman! Abdurrahman!” diye sesler geliyor, polis Abdurrahman‘ı arıyor, ablam Nermiş çıkıyor ortaya. Zaten yeğenim beni görüp annesine söylemiş, annesi inanmamış çocuğa. Ablam polisten izin alıp otobüse bindi, olamaz, yanında ağabeyimin eşi Mine de var. Kırk dört gündür ben yokum, otuz gündür abim ve Azad yok; nereye gittiğimizi kimse bilmiyor… Bu müthiş bir tesadüf… Yüzümüze bakıyorlar; kirliyiz, zayıflamışız, sakalımız var, sarılıyoruz birbirimize bin yılların hasretiyle… Polisler de biz de şaşkınız. Sorular da cevaplar da kısa cümlelerle oluyor, amacımız az zamanda çok şey konuşmak…

Nermiş ablama, Mine yengeme doyasıya sarıldım, en azından onları görüp kendimiz hakkında kısa da olsa bilgiler verebiliyoruz. Kalem-kâğıt yoktu. Olsaydı da not tutmak zaten yasaktı. Otobüsteki hemen her arkadaş ailelerine haber vermek üzere bizimkilere isim ve telefon numaralarını veriyorlardı. 

Sonradan öğrendik ki, bu tesadüfe ne polisler ne de sıkıyönetim inanmıştı. Oysa bizimkilerin bindiği otobüs arızalanınca ilk benzinliğe girmişler, bizim otobüs de şehir dışıdır, gözden ıraktır diye bu benzinliğe girmişti. Ama bunu bizim bir şekilde hazırladığımızı sanmışlar; yeğenlerimi yolda epey korkutmuşlar, daha sonra da babama bu tezgâhı nasıl kurduğunu, içeriden nasıl haber aldıklarını sormuşlar. Bu kadar gizlik önleminin boşa çıkması çok hoştu. 

Yola çıktık otobüsün içi birden canlanmıştı, herkes mutluydu, polislerse şaşkın… Biz yola çıktıktan sonra, önce emniyetten ve sıkıyönetim komutanlığından bazı görevliler oraya geliyorlar. Bu rastlantıyı araştırmak üzere bizimkilere sorular sormaya başlıyorlar. Bir süre sonra Malatya sıkıyönetim Komutanı ve Emniyet Müdürü de olay yerine geliyor. Kendilerini bizimkilere tanıştırdıktan sonra, nazik bir dille; “tutukluların bugün, bu saatte burada olacaklarını nereden biliyordunuz?” biçiminde sorular soruyorlar. Bizimkiler bunu bilmediklerini bunun tamamen bir rastlantı olduğunu söylemişlerse de onları ikna edememişler. Bu kez otobüsün iki sürücüsü ile muavini sorguya alınmış, onlara neden burada durduklarını sormuşlar, “arıza yaptık komutanım” demeleri üzerine, buna inanmadıklarını, arızanın bir tezgâh olduğunu söylemişler. Sürücülere

Kendilerini kanıtlamak için iş birliği teklifinde bulunmuşlar, onlar da kabul etmiş. Otobüse “Van’a gidecek öğretmen” süsünü verdikleri bir görevliyi bindiriyorlar. Bu görevli ve sürücüler yol boyunca büyüklerden istediklerini elde edemeyince çocuklara yöneliyorlar, onlardan bilgi sızdırmaya çalışıyorlar. Sıkıştırmanın birinde yeğenlerimden biri; “anne!” diye korkuyla bağırınca foyaları ortaya çıkıyor. Van’a gidecek olan “öğretmen” Tatvan’da inip bizimkileri takip etmeye başlayınca, yengem alaylı bir dille; “kardeş burası Tatvan, sen Van’a devam edeceksin” diyor.

İstanbul’a götürüleceğimiz bilinmiyordu. Devlet kademesinde çok az kişi bu bilgiye sahipti. Bu karşılaşmanın bir rastlantı olmayacağına inanmışlardı. Sağnıç’ların ya da Rızgari örgütünün devletin kilit noktalarında bir ilişki ağına sahip olabileceğini düşünmüşlerdi. Zaten bizleri bu olaydan önce de gözlerinde çok büyütmüşlerdi. Muş’tan çıkar çıkmaz aldıkları olağanüstü Önlem hemen dikkati çekiyordu. Otobüste elleri silahlı polisler vardı. Önümüzde ve arkamızda hem sıkıyönetimden hem de emniyetten tepeden tırnağa silahlı araçlar vardı. Her il sınırında bir başka ekip bizi karşılıyor, diğer il sınırına kadar eşlik ediyordu.

Arkamızda başka araçlar vardı. Konvoy, dört veya beş araçtan meydana geliyordu. Hızla asfalt yoldan kayarak gidiyorduk, manzara sürekli değişiyor, biz de sona doğru yaklaşıyorduk. Kayseri Emniyet Müdürlüğü ile Sıkıyönetim Komutanlığı ekipleri Ankara il sınırına kadar bize eşlik ettiler. Ankara il sınırında bizi karşılayan olmamıştı. İstanbul’a kadar otobüsümüzün ne önünde ne de arkasında ekipler yoktu artık. Kafamı otobüsün camına dayamış şairin aklıma; “Ankara’dan öte lo kimin yurdu” dizeleri gelmişti.

İSTANBUL

Arkadaşlar İstanbul’da nereye gideceğimizi bana soruyorlardı. Gayrettepe olabilir veya Selimiye. Gayrettepe’ye gitmeyi kimse istemiyordu, çünkü ününü duymuştuk, işkence tezgâhlarının orada bizi beklediğini biliyorduk. Ben güzergaha ve semtlere göre nereye gittiğimizi tespit etmeye çalışıyordum. Evet, Gayrettepe… İşte Ali Sami Yen Stadı… Stadın sağından kıvrılıp Birinci Şube’ye girdik. Burada nice devrimci işkenceden geçmiş, nicesi “pencerelerden atlamış. “Bazı işlemlerden sonra gözlerimiz bağlanarak bodrumdaki hücre kısmına alındık. Gözümüz açılınca gözüme ilk çarpan şey çirkin mi çirkin bir adam; “Notrdam’ın Kamburu” sanki, adamın lakabı Pipo, gerçekten ne çok pipoya benziyor. Bize savurduğu tehditlerden sonra hücrelere konulduk, birçok hücre var karşılıklı sıralanmış, sadece küçük bir mazgal ışık ve havayı içeri veriyor. Hücrede, sekiler ve üstünde battaniyeler var; çok lüks geldi bu bana, ilk defa hücrelerde battaniye görüyordum.

“Demek Türk Solu bu kadar rahat yerlerde kalıyormuş” diye düşündüm; bu farkı daha sonra çok çarpıcı şekilde bir kez daha görecektim. Yalnızdım hücremde, ama sanki benden başka kalan biri var, o nerede?

Akşam oldu, uyumaya çalışıyorum; alacaklar beni sorguya, çünkü ben yıllarca İstanbul’da kaldım, bunun hesabını sorarlar.

Akşam yanıma birisini getirdiler, o bana ben ona şüpheyle baktık, merhabalar çok soğuk, tezgâhtan geldiği belli. Sorduğum sorulara kısa yanıtlar aldım; buralarda kimse kimseye güvenmez… Sabah onu tekrar götürdüler, gelişini bekliyorum; yalnızlık adama daha çok koyuyor burada. Bizi banyo için dışarı çıkardılar, bu bir oyun olabilir ama çaresiz çıktım. Evet evet, tuvaletin yanında bir banyo var, banyoda şofben de var, olacak şey değil, bu kadarı da fazla… Hemen yıkandım, günler sonra vücuduma sıcak su değiyor, kısa sürede çok su kullanmak isteğiyle yıkanıyorum, yıkanıyorum, çılgınca yıkanıyorum ah bir de elbise değiştirebilsem. Hücreme, yalnızlığıma döndüm kardeşlerim yok, onlar nerede?..

Burada İşkence sesi yok, gecelerim işkencedeki dostların sesiyle bölünmüyor. Sorguya giden arkadaş geldi, ona yardım ediyorum, ne yapabiliyorsam… Çok işkence ediyorlardı ona. Suçunu sorduğumda, Dev-Yol, dedi; kanım kaynadı ona. Adı Bülent Çakmak’tı, Mareşal Fevzi Çakmak’ın akrabası sanırım. Ondan hücre evi istiyorlardı. O, gece yalanları hazırlıyor ve yalanlarına kendisini inandırıyordu. “Ben doğruları unutup, yalanlarımın doğru olduğuna kendimi inandırıyorum, sonra rahat ediyorum” diyordu. Asla bir hücre evi vermedi, asla kimseyi ele vermedi. Günler böyle geçerken hücrelerin kapısının her açılışı yüreğimi ağzıma getirmeye yetiyor ama hâlâ çağırılmıyordum. Ara sıra sigara da veriyorlardı; sabah tüm ihtiyaçlarımızı yazıp veriyorduk, öğleden sonra istediklerimiz geliyordu, burada beslenebiliyorduk. Hücrelerin mazgalında iki kişi el hareketleri yapıyor, ben anlamayıp yanımdakine soruyordum;

“Ne yapıyor bunlar?”

“Konuşuyorlar”

“Öyle mi, nasıl?”

“Her el hareketi bir harfi gösteriyor.”

Çok güzel, asla devrimciler çözümsüz değiller, her yerde her zaman bir çözüm bulabiliyorlar. Ben de öğrendim el işaretleriyle konuşmayı ama kullanacak şansım olmadı; bizim arkadaşları ayrı yerlerdeki hücrelere kapatmışlardı, İstanbul’da birkaç arkadaş sorgulandı, özelikle de Enver arkadaş. Polisler ona; “Yılmaz burada çok rahattı, birlikte kebaplar yiyorduk, tüm örgütü o ele verdi, yakında da çıkar” demişler. Enver buna inanmış, Yılmaz Balkaş’a düşman olmuştu.

Sanırım yedi gün sonra, yakalandığımın elli üçüncü günü bizi hücrelerden çıkardılar, merdivenleri başımız öne eğik olarak yukarı çıktık, inerken göz bağımın altından gördüğüm dağ gibi kitap yığınını gözlerim arıyordu, kitaplar yok demek, SEKA’ya gittiler herhalde. Selimiye’ye doğru yola çıktık.

Azad, Nesip Özdilli ve İhsan Güzel’ i asker oldukları için bizden ayırdılar. Onları Harbiye hücrelerine götürdüler. Selimiye’nin tarihi ve görkemli taş binasından içeri girip, temiz, geniş koridorlardan geçtik. Bir odanın kapısında beklemeye başladık, bizim gibi başka bekleyenler de var. Üçüncü yol dedikleri teğmen ve üsteğmenlerden oluşan sanıklar, polisin Selimiye görevlilerine verdikleri evraklara batıkça şaşırıyorlardı. “Biz yüz dört gün Ankara DAL’da sorgulandık, burada kırk dört gündür gözaltında olduğumuzu söylüyorlar” diyerek bu duruma bir türlü anlam veremiyorlardı. Bizde bir laf vardır: “Rum’da hile çoktur.” Bu arada burada “hoş geldin dayağı var mı?” diye sorduk onlara, kesinlikle olmadığını, buranın çok rahat olduğunu söylediler. Burada belki rahat ederiz artık diye düşündüm. Bir buçuk ayı aşkın bir süredir hücrelerde uykusuz, aç, kirli… beklemek her zaman başımı ağrıtır, yine başım ağrıyor…

Selimiye’de koğuşların bulunduğu L biçiminde bir yere alıyorlar bizi. Türk solundan olanlar koğuşlara gönderiliyor ama biz bekletiliyoruz, bu hayra alamet değil, içeriye sayımızdan fazla asker giriyor.

“Soyunun, üstünüzde ve ceplerinizde bir şey kalmayacak!”

Bu kesin bir emir, soyunanı alıp ceplerini kontrol ediyorlar. Askerler avuçları arasında sakladıkları metal bir parayı bizim cebimizde bulmuş gibi yapıp dövmeye başlıyorlar. Anlaşılan hoş geldin dayağı bu. Ağabeyimin dövülmesini görmek istemiyorum, onun için erken davranıp beni dövsünler diye ileri atılıyorum, bu arada abim soyunmuş bekliyor, biraz sonra dayağını yemiş gibi dayak yiyenlerin arasına katılıyor, rahatlıyorum. Bencillik mi bilmem ama onun benim dayak yiyişimi görmesi çok da zoruma gitmiyor, yeter ki ben onu görmeyeyim.

Celladımı seçer gibi zayıf, çelimsiz bir askere doğru gidiyorum, o döverse acıtmaz diye düşünüyorum ama şansıma Van’ lı bir asker düşüyor, asker oldukça iri yarı ve kilolu, ben yanında çok ufak kalıyorum.

“Hangi örgüttensin?” 

“Örgütüm yok.” 

“Amacınız ne?”

“Döveceksen döv kardeşim ben ifademi vermişim”

Asker dövmeye başlıyor beni, her vurduğunda şafak atıyor, yıldızları sayıyorum sanki. Adam bir türlü tatmin olmuyor, çeneme, yüzüme ve muhtelif yerlerime darbe alıyorum. İşte burası Selimiye Kışlası… Arkadan uzatmalı bir çavuşun sesi duyuluyor. “Vatan millet aşkına dövün bunları! Esas düşmanımız bunlardır! Esas vatan hainleri bunlardır! Bunlar hem Kürtçü hem Komünisttirler!” Bir bölük asker “Allah… Allah…” nidalarıyla bize saldırmaya başlıyor. Tuttuklarını yere atıyorlar, her birimizin başında en az üç asker var, cop ve palaskalarına, postallarında da ekliyorlar. Vatan kurtarma aşkıyla yanıp tutuşmuş Anadolu çocukları “düşmanı” yenmenin, onlara acı çektirmenin tadına varıyorlardı. Gözlerim abimi arıyor. Bulamıyorum. O kalabalıkta bulmam mümkün de değildi. Yine bir ses Enver Kurtuluş’u işaret ederek; “Liderleri buymuş, bu orospu çocuğunu öldürün!” Enver hemen yanı basımdaydı. Beş- altı asker onu aramızdan ayırıp bir başka köşeye sürüyerek götürüyorlar. Onu bayıltıncaya kadar dövüyorlar. Dakikalarca süren bu faslın ardından “tamam!” komutuyla askerler geriye çekiliyorlar, geriye çekilirken hıncını alamayanlar ise, yerde yatanların ağzına, yüzüne, burnuna tekmeler indirmeyi ihmal etmiyorlar. Manzaramız korkunçtu. Bu tür sahneleri sadece savaş filmlerinde görmüştüm.

Dayak faslından sonra kolumuza giren askerler bizi sürükleyerek koğuşlara atıyorlar. Tek katlı bitişik yataklar, beyaz çarşaflar, battaniyeler, tuvalet ve banyo harika bir yer burası, ama ben dişlerimin arasından sızan kanı tükürmek için sürünerek tuvalete gidiyorum. Su borusuna tutunarak ayağa kalkıyorum ve öncelikle aynada kendime bakıyorum, diş etlerimin tümü kanlı, çenemi açamıyorum, yüzüm şişmiş.

Bulunduğumuz koğuş on altı kişilikti, tavan yüksek, pencereler tavana bitişikti; pencereler yirmi santim genişliğinde bir metre uzunluğundaydı ve sayıları üçtü, gece gündüz ışık yanıyordu. Akşam yemeği geldi ama ben ağzımı açamıyorum ki, ertesi gün de sadece çorba içtim. Her şeye rağmen yıkanmak çok güzel geliyor bana, kir üstümde tabakalar oluşturmuş, elbiselerimi yıkayabilme “zevkini” yaşıyorum. Her sabah bizi havalandırmaya çıkarıyorlar; dört duvardan başka bir şey yok, sadece gökyüzünü görebiliyorsun, o da tel örgülerin arasından. Havalandırma sadece yarım saat, bunun on beş dakikası koşuyla geçiyor, marş söyletiyorlar, Türk olmayanlara “NE MUTLU TÜRKÜM” dedirtiyorlar, kahramanlık marşlarını ezberletiyorlardı. Böylece günler geçiyordu. Yüksel Bekiroğlu’nu gördüğümde şaşırdım, biz hâlâ operasyonun boyutunu bilmiyorduk. Evet, bu operasyon üç yüzden fazla kişiyi kapsıyordu ve ülkenin her yerinde yapılmıştı. Gerçekten arşiv yakalanmıştı, kendi aramızda değerlendirmeler yapıyorduk, bir gün Enver;

“Hepimizi yakan Yılmaz oldu, polislerle oturup kebap bile yemiş.”

“Ağabey, polisin verdiği bilgilerle arkadaşları suçlama”

“Ferhat, sen bilmiyorsun o ne orospu çocuğudur.”

Bu filmi ben Muş’ta da görmüştüm; Behvat, Enver’e küfrediyordu, şimdi Enver, Yılmaz’ a. Ben nasıl Behvat’a tavır takındımsa Enver’e de aynı tavrı takınmalıydım.

“Biz Yılmaz’a yıllarca lider dedik, ağabey dedik, şimdi polislerin sözüyle küfretmen hiç hoş değil, ben bu insanlara küfrettirmem. Muş’ta seni nasıl koruduysam, nasıl sana küfrettirmediysem sen de edemezsin, varsa eleştirini yap.” Enver çok kızmıştı, ha bire küfrediyordu, ben de ona saldırdım, arkadaşların araya girmesiyle olay kapandı, bir daha bulunduğum yerde kimse kimseye küfretmedi.

Yasal gözaltı süresini geçmişti. Bizi daha fazla gözaltında tutamazlardı. Bir an önce hâkim karşısına çıkarılmalıydık. Sıkıyönetim Adli Müşavirliği’ne bir dilekçe yazdık. Dilekçede çoğumuzun yasal gözaltı süresi olan kırk beş günü çoktan geçirdiğimizi ve en kısa sürede hâkim karşısına çıkarılmamız gerektiğini belirtmiştik. Dilekçemize cevap iki gün sonra MGK’dan yapılan bir açıklamayla gelmişti Özetle; “sanıkların işledikleri suç, birden fazla Sıkıyönetim Komutanlığı bölgesini ilgilendiriyorsa, kırk beş günlük süreç sanığın götürüldüğü her Sıkıyönetim Komutanlığında yeniden başlar” deniliyordu. Daha önce böyle bir uygulama yoktu. Bu yeni bir uygulamaydı ve MGK bu uygulamayı sadece bizim için başlatmıştı. Ehh minareyi çalmış kılıfını da bulmuşlardı. Demek ki burada da bir kırk beş gün geçireceğiz.

Selimiye’ye getirilişimizin yirmi dokuzuncu günüydü. Sabah savcılığa çıkarılacağımızı söylediler. Bu haber bomba etkisi yapmıştı. Nihayet belirsizlikten kurtulacaktık. Askerlerin nezaretinde Selimiye Kışlası’nın uzun koridorlarını geçip, geniş bir merdivenden üst kata çıkarıldık. Tek savcı bakıyordu davaya. Ad okunarak tek tek içeri almıyorduk. Nihayet sıra bana da gelmişti. Önceden arkadaşlarla aramızda konuşmuştuk. Lehimizde bile olsa polis ifadesini kabul etmeyecek, işkence yapıldığını ve ifadelerin de zorla bizlere imzalatıldığını söyleyecektik. Böylece Muş’ta yapılan işkenceleri tutanaklara geçirmiş olacaktık!

Savcı;

“Hazırlık ifadeni kabul ediyor musun?” 

“Efendim gözlerimiz bağlı, işkenceyle bize ifade imzalattılar, orada neler yazıldığından haberim yok” dedim. Savcı kızmıştı;

“Herkes aynı şeyi söylüyor, kurtulmak için yalan söylüyorsunuz!”

“Efendim isterseniz siz de işkence yapın, istediğiniz kâğıdın altına imzamı atarım” dedim. İfademde bir şey olmadığını biliyorum, beni tutuklayabileceğini hiç sanmıyorum; ama tutuklanıyorum, sanırım hepimizi tutukladılar. Hâkim karşısına çıkıyoruz. Hakimler yüksekçe bir yere oturmuş, tepeden bize bakıyorlar, sıranın en başındayım bir şeyler okuyor ve hazırlık ifademi soruyor bana.

“Efendim ne imzaladığımı bilmiyorum, bana zorla bir şeyler imzalattılar, belki Aldo Moro’yu ya da Nihat Erim’i öldürdüğüm yazılıdır, işkence gördük. İki de bir gözaltına alınıyorum, yoğun işkencelerden geçiriliyorum sonra da mahkeme takipsizlik veya beraat kararı veriyor. Sizden isteğim bana on yıl, hayır efendim on beş yıl ceza verin, içeri atın ama artık beni rahatsız etmeyin, bıktım işkencelerden, on beş yıl içeride kalırsam siz de ben de rahat ederiz.” Mahkeme heyeti şok oldu, sanık kendi kendisine ceza biçiyordu, arkadaşlar da şaşırdılar. Tüm arkadaşlara bir şeyler sorup, sonra ismi okunanların dışarı çıkmasını okunmayanların salonda kalmasını istiyorlar. Ben, ağabeyim ve asker olduğu için Gayrettepe’de bizden ayırarak Harbiye hücrelerine götürdükleri kardeşim Azad’ın da ismi okunanlar arasındaydı, dışarıda bekliyoruz. Az sonra kollarımıza kelepçeler vuruluyor, on altı kişiyi tutukluyor mahkeme, diğerlerini serbest bırakıyor. Bizi bekleyen yeni bir bilinmezlik başlıyor, ama artık tutukluyuz bu bile büyük bir olay. Bizi yeniden Selimiye bodrumlarına götürüyorlar.

Bir gün mazgaldan kafamı çıkarmış Azad’la konuşuyordum;

Ferhat, biz yarın eylem yapacağız, havalandırmaya gittiğimizde spor yapmayacak, marş söylemeyeceğiz, kim önce havalandırmaya çıkarsa eylemi başlatsın.”

“Tamam, arkadaşlarla bir konuşayım, eğer kabul etmezlerse tek başıma yaparım eylemi.”

Arkadaşlarla konuşuyorum, kimse eylemden yana değil “0 halde ben tek başıma arkadaşlara destek vereceğim, haberiniz olsun” dedim. Uzun uzun tartışmalarımız sonuç vermedi. Azad‘ın bulunduğu yerde Ankara’dan getirilen ‘Kaleşinkof Muzaffer’ lakaplı Muzaffer Kökalan da vardı; uzun boylu, iriyarı bir arkadaştı. Aynı koğuşta Yüksel Bekiroğlu arkadaşımızda vardı; inanan, yürekli, yürekli olduğu kadar sevecen bir arkadaşımızdı, eylemlerden geri kalmazdı asla ve doğru bildiklerinden taviz vermezdi. Diyarbakırlı Süleyman Petekkaya, Kars’lı Gencer Ürün ve Kayseri Çerkezlerinden Nadir Kalkan da aynı koğuştaydılar. Şimdi bunlar yarın eylem koyacaklar ve bizimkiler destek vermeyecekler, bu çok zoruma gidiyordu. Sabahı iple çektim, sabah arkadaşların havalandırmaya çıkmalarıyla inmeleri bir oldu; demek eylem yapmışlardı Kawa’nın çocukları… Şimdi sıra bizim koğuştaydı ve tek başıma eylem yapacaktım, koğuşun kapısının açılmasını bekliyordum heyecanla, sonucu kestiremediğim içinde korkuyordum.

Bizim koğuşu o gün havalandırmaya çıkarmadılar. 

Bir gün kantin listesi geldi, listedeki her şey tanıdıktı ama en sonda kimsenin ne olduğunu bilmediği bir şey vardı; on altı kişi içinde hiç kimse bunun ne olduğunu bilmiyordu. Kendi aramızda listeye bundan kaç tane yazalım tartışması başladı; kimi adam başı bir tane, kimi beş tane diyor, her kafadan bir ses çıkıyordu, en sonunda bir tane almaya karar verip listemize ekledik bir adet faraş diye. Ve ertesi günü kantinin gelmesini beklemeye başladık, kantin geldi, istediklerimizin yanında bir de plastik kürek var, evet, bilmediğimiz, tanımlayamadığımız faraş, çöp küreğiydi; ya bir de on altı tane sipariş verseydik…

Sultanahmet

Eylemden sonraki gün bizi Sultanahmet Cezaevi’ne götürdüler; daracık, kapalı bir ring arabasıyla gittik, Ağustos güneşi arabanın sacına vurduğu için içerisi korkunç derecede sıcaktı. Cezaevi kapısında saatlerce susuz bekletildik, havasızlıktan boğulacak gibiydik terden gömleklerimiz hatta iç çamaşırlarımız bile sırılsıklam oldu. Çok sonra bizi içeri aldılar, taş duvar içeriyi serin tutuyordu, üst aramasından sonra F koğuşuna götürdüler. Burası tecrit gibiydi kardeşlerimle beni ayrı koğuşlara koydular, bu beş kişilik koğuşlar bizim yeni ikametgahımız olacaktı.

Akşam koğuşların açıldığı koridordan bir horoz sesi geldi, içeride horoz beslenmesine çok şaşırdım. Horoz bu saatte neden üter? Diye düşündük, sonradan öğrendik ki bu horoz bir tutuklu. Sanırım deli numarası yapıyordu ama idareyi de inandırmıştı; idareyle sayıma gelirdi, canı sıkıldıkça horoz gibi öterdi. Deli olmadığını herkes biliyordu, ama kimse ses çıkarmıyordu. 

Kaldığımız F blok zeminden aşağıdaydı. A Bloğun havalandırmasında dolaşanların ayaklarını görebiliyorduk. F blokta kalışımızın sanırım ilk haftasında Nevzat ağabeyim nasıl bulmuşsa, Nasıl öğrenmişse Çocukluğum dan hatırladığım ve hayranı olduğum yiğit devrimci Celal Meral’ ın Sultanahmet cezaevinde olduğunu söyledi. Celal kaldığım hücrenin penceresinin önüne geldi. Pencereden az sohbet ettik.  Onu yıllar sonra Cezaevi koşullarında görmek bile güzeldi. Değim yerindeyse ser vermiş ama sır vermemişti. İşkencecileri dize getirmişti. Celal Meral devrimci mücadelede ki haklı saygınlığını züllümün padişah olduğu dönemde ispatlamıştı.

Birkaç gün geçince bulunduğumuz yeri beğenmez olmuştuk. Akşam sayıma gelenlere söyledik.

“Bulmuşsunuz temiz yatakları nazlanıyorsunuz, siz hayvanlarla aynı yerde yatıyordunuz, şimdi de burayı beğenmiyorsunuz” dedi görevli. “Hayır ben apartmanda yaşıyordum ve kaldığım ev senin yanına bile gidemeyeceğin kadar güzeldi” dedim. Abartmıştım biraz ama, Kürt olduğumuzu bilmesine rağmen, yaşadığı coğrafyanın insanına bu kadar yabancı olması beni sinirlendirmişti. Sesini çıkarmadan bizi saydı ve gitti.

Diyarbakır’da açlık grevi vardı. İçerdekiler Hitler’e rahmet okutan işkencelere karşı direniyorlardı. Bizim de destek amaçlı açlık grevi yapmamız gerektiğini söyledik, fakat kabul görmedi. Böyle bir eyleme cezaevi komitesi karar vermeliymiş. Bu gerekçe beni ilgilendirmiyordu ki; Diyarbakır’da direnenler de Kürt solundandılar ben de onlar da tutukluydu ben de ve daha da önemlisi; onlar da insandı ben de bunun için açlık grevi yapmalıydık. Cezaevi komitesini çok da ilgilendirmiyordu Diyarbakır’daki direniş; Kürtçe ‘de bir söz vardır, “Ez fıtûr im tu taşta yî.” (Ben kahvaltıyım, sen öğle yemeği.)

Bunu Türk Solu idrak edemiyordu; cezaevi nispeten rahattı. Sonunda dört gün açlık grevine gittik, ilk açlık grevi deneyimim olacaktı; daha önce Muş’ta günlerce aç kalmıştık ama bu eylem değildi. Açlık grevinden sonra bizleri koğuşlara dağıttılar, koğuşlarda bizim dışımızda da insanlar vardı, hepsi bize dağdan gelmişiz gibi bakıyorlardı.

Sabahları toplu olarak spor yapardık, bir gün spor yaparken, biri tek başına koşuyordu mürekkep yalamış biri olduğu belliydi. Her turda ona yetişip birimiz mutlaka çarpıyorduk ona, sonunda koşudan vazgeçip kültür- fizik hareketleri yapmaya başladı. Kendi kendine söyleniyordu; “Bu Kürtler dağda koşmasını bilirler, düzde koşamazlar ki, spor onların neyine.” Yandaki arkadaşına dönerek “Kürtler geldi buranın düzeni hepten bozuldu” demişti. Çok zorumuza giden bu sözü söyleyen Yalçın Küçük’tü. Dört günlük açlık grevinde bile iki de bir açlık grevini bırakıyor, arkadaşlar onu, “Hocam sen grevi bırakırsan herkes bırakır, sen grevdesin diye insanlar grev yapıyor” gibi sözlerle ikna ederlerdi. Yine bir gün ziyaretçilerimiz gelmişti, Yalçın Hoca’nın da ziyaretçisi vardı. Askerlerden biri Yalçın Küçük kim?” diye bağırdı. Basit, sırdan bir askerin onu tanımaması Yalçın Hoca’nın zoruna gitmişti, askeri bir güzel azarladı; “Sen beni nasıl tanımazsın! Türkiye’de herkes beni tanır!” Hoca küplere binmişti, arkadaşların; “hocam, askerin kusuruna bakmayın” demeleri bile hocayı sakinleştirmiyordu. Askerin özür dilemesi de hocayı sakinleştirmedi. Günler böyle geçiyordu. Bizim gelişimizle cezaevinde Rizgari örgütü hatırı sayılır bir çoğunluk oluşturmuştu.

Cezaevinde üç incir ağacını çok aradım, bulamadım. Havalandırmaya blok blok çıkıyorduk. Bizler değişik bloklara dağıtılmıştık, aynı cezaevinde olmamıza rağmen ziyaret günleri görebiliyordum kardeşlerimi.

Daha biz F Tip’inde iken babamın da tutuklandığını duyduk. Kardeşlerimde de bende de moral sıfır olmuştu, yine bizden erkek sinek bırakmamışlardı dışarıda, yine zavallı çilekeş annem yalnız kalacaktı yıllarca.

Babamı bekleyen anam şimdi çocuklarını bekliyordu. İstanbul’a ilk ziyaret gününde gelmişti hemen. İstanbul’daki ablamın yanında kalıyordu. Ziyaret tel örgüler arasında, yarım saat kadar sürüyordu; anamı, ablamı gördüğüme sevinmiştim. Ablam bir babama bir bize geliyordu. Babam Selimiye’deydi, bu ablam ve anam için yorucuydu. Gelmeyin dedikçe inadına geliyorlardı. Cezaevinin karşısında bir kahvehane varmış, annem ziyaret günleri sırasını orada beklermiş. Bir gün kadının biri ağlıyormuş, annem teselli etmek için onun yanına gitmiş, “kimin var içerde?” diye sormuş kadına, o da oğlum var demiş. Anneme sormuş kadın,” senin kimin var içerde?” diye. Annem de “üç oğlum ve kocam içeride” demiş ve bir daha o kadının bir daha annemin yanında ağlamamış; her görüşmeciye annemi gösterip “işte bu kadının üç oğlu ve kocası içeride” diyormuş. Annem asla gözyaşlarını göstermezdi dosta düşmana, katışıksız bir Kürt kadınıydı; barışlara giden, kan davalarını çözen, aşiretler arası görüşme yapan, belinde silahı olan cesur bir Kürt kadınıydı o. Asla ezikliğini göstermezdi, o ağa kızıydı, eşine ve çocuklarına inanıyordu. Biz açlık grevindeyken o da dışarıda yemek yemiyordu, bizim gibi o da üç ay çay içmedi. Güzel bir Kürt kızıymış, babamla istemeyerek evlenmiş ama bu evliliği sürdürmüş, sonraları babamın sırdaşı, yoldaşı olmuş. İmzasını atamazdı ama duydukları yeterdi ona.

Sait Elçi‘nin ölümünde çok ağladı, Şıvan’ın Sait Kırmızıtoprak ölümünü duyunca çok ağladı, yas tuttu. Biz küçüktük, her iki Sait’i de görmüştük ama annemin ağlamasına, evdeki yas havasına anlam veremiyorduk. Annem hep “Kürdistan’ın iki direği vardı, ikisi de öldü” derdi. Günlerce süren bir yastı bu. Annem için iki Sait arasında da kesinlikle fark yoktu, ikisi de aynı değerdeydi. Biz Sait Elçi’nin ve Sait Kırmızıtoprak’ ın inançlarını, yiğitliklerini annemizden öğreniyorduk babamız ketumdu, bize bir şey anlatmazdı.

Sultanahmet Cezaevi çok rahattı, 12 Eylül havası yoktu sanki, ama bu rahatlık bizim gelişimizle bozuldu. O güne kadar Cezaevinde görülmeyen yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Öyle ya, esas düşmanları gelmişti. Bunlara “tutukluk statüsü” lükstü, fazlaydı, bunlar ezilmeli yok edilmeliydi. Diğerleri sadece yaramazlık yapan kendi çocuklarıydı, o kadar… Ama “yaramaz çocukları” umduklarında daha yaramaz çıkmışlardı. Bize yönelik yaptırımlara göğüs germişlerdi. Bu dayanışma ruhu çok hoşuma gitmişti.

Bir gün havalandırmaya bizim arkadaşlarla Türk Solundan arkadaşlar beraber çıkmışlar, askerin biri içimizden birine küfretmiş, dövmeye kalkışmış, araya girmişler ama provokasyon yaratacak ya, onun işi bu. Savaş meydanına dönmüş ortalık, askerler gelmiş, arkadaşlar püskürtmüş onları, askerler havalandırmada esir kalmış. Nadir Kalkan acımasızca dövmüş askerleri, daha büyük bir güçle arkadaşları koğuşlara tıkmışlar ve bir daha havalandırma yüzü görmedik. Ertesi gün kavga edenleri sürgün ettiler, abim ve Nadir de var sürgünler arasında. Götürülürken korkunç işkenceler yapıldı onlara, sesleri kulağımıza kadar geliyordu. Bizler mazgallara kapılara vuruyorduk, ben daha çok vuruyordum, çünkü dayak yiyenlerden biri benim abimdi. Sloganlar atıyorduk; “İNSANLIK ONURU İŞKENCEYİ YENECEK!” 

Ama sesler kesilmiyordu, tüm cezaevi ayaktaydı. Bir müddet sonra ortalık sakinleşti, eylem kararı alındı; karavana alınmayacak ama açlık grevi de yapılmayacaktı. Ağabeyimi bizden ayırdılar. Bu ablam Nermiş için çok zordu; bir bize, bir babama, bir de abime gidiyordu, her birimiz farklı yerlerdeydik. Ablam çok çekti, hakkını ödeyemeyiz.

O olaydan sonra cezaevi yönetimi baskıları artırdı, tek tip elbise dayattılar. Diyarbakır için direnmek istemeyenler sıranın kendilerine geleceğini bilmiyorlardı; şimdi direnme kararı alıyorlardı, işte biz “fitür” olmuştuk, onlar ise “taşta.”

Günlerce aç kaldık, bizi adli suçlular besliyordu, bunlardan biride Kürt İdris (İdris Özbir) di. Stoklarımız bitmişti, açtık artık.

Barikatların arkasında günlerce kaldık, her gün birkaç koğuşa kalaslarla, coplarla saldırıyorlardı. Bir gün sıra bize de gelecekti ve geldi de barikatları yıkıyorlar, ardından kargatulumba götürüp yere yatırarak saç ve bıyıklarımızı tıraş ediyor, sonra da rastgele elbise giydiriyorlardı. Elbiseler çok büyük veya çok küçük olabiliyordu, tekrar kargatulumba alıp herhangi bir koğuşa atıyorlardı. Koğuşta hemen soyunup, elbiseleri yırtarak havalandırmaya atıyor, sonra da sloganlara eşlik ediyorduk. Don katıylaydı. Aylardan Kasım olmalıydı, dışarısı soğuk, içerisi daha soğuk. Yatak yok, üşüyoruz artık, açlık daha çok üşütüyor insanı. Yavaş yavaş bulunduğum koğuşa arkadaşlar da geliyor ama hepsi Türk solundan, koğuşun kıdemlisiyim, yine altı kişiyiz koğuşta; eylemlerde kardeşmişçesine sarılıyoruz birbirimize. TKP’ den arkadaşlar barikat kurmamıza yardım etmiyorlardı, eyleme hep karşı çıktılar. Sesimiz slogan atmak-tan kısılmıştı, sonradan ailelerimiz bize eşofmanlar getirdiler, iç çamaşırlarıyla kalmaktan kurtulduk.

Daha havalandırma yasağının olmadığı bir gündü, Çerkez O. sohbet ediyorduk;

“Ferhat, bana bir sözün vardı; Şahin silahlara sahip çıkacaktı mahkemede.”

“Çerkez bu çok ayıp, Şahin’e bunu nasıl söylerim”

“Senin sözün var, Şahin’in de var.” Uzun ve yıpratıcı bir tartışmadan sonra Şahin katıldı aramıza.

İlk mahkemede kabul edeceğini söyledi; fedakarlığından asla şüphe duymadığım Şahin, inançları doğrultusunda Çerkez’in suçunu kabul etti ve yıllarını cezaevinde geçirdi, bir gözünü kaybetti. Çerkez ise belediyede iş buldu, başı eğik bir şekilde yaşıyor olmalı.

Kardeşimle ayrı koğuşlardayız, görüşemiyoruz, eskiden ziyaretlerde görüşebiliyorduk.

Bir gün “doktor isteriz?” diye slogan attık, bu bir hafta oldu sanırım, çok sonra öğrendim ki kardeşim için doktor istiyormuşuz.

Biz slogan atınca onlar Mehter Marşıyla karşılık veriyorlardı, bütün gün hoparlörden şoven marşları dinletiyorlardı bize, aylarca sürdü bu, sinirlerimiz dayanmıyordu bu sese.

Barikatların arkasında eşofmanlarımızla aylarca kaldık. 31 Aralık günüydü, hiç beklemediğimiz bir anda tahliyelerimiz gelmişti. Mahkemesiz tahliye olacağımıza inanmıyordum ama olmuştu. Ben Diyarbakır’da Rizgari davasından yargılandığım için mükerrer dava olmaz diye beni bırakmışlardı, daha sonra diğer davadan 8 yıl ceza aldım.

Bizi tahliye olanları kapı altına aldılar orada bizi duvara dizip saçlarımızı ve bıyığımızı kesmeyi dayattılar. Bizde bunu kabul etmeyeceğimizi, dayatırlarsa sloganlarla karşılık vereceğimizi söyledik. Ve bizi koğuşlarımıza geri götürmelerini istedik. Böylesi bir direnç karşısında saçımıza ve bıyığımıza karışmadılar

Bizi Gayrettepe’ye götürdüler, bir gece daha Gayrettepe’nin hücrelerinde kaldık. Ertesi gün ablamın ev adresini verdiğim için beni Bakırköy’e, Azad’ı birliğine teslim etmek üzere Harbiye’ye götürdüler. O soğuk kış gününde eşofmanlı olduğumuz için, insanlar bize şaşkınlıkla bakıyordu. Ablam beni karakoldan teslim aldı, sonra da Azad’a üç gün yol izni verip bıraktılar. Ertesi gün de ağabeyimi bıraktılar, yine aile olarak dışarıdaydık, bunun ne kadar süreceği belli olmazdı.

Tek tip elbise giymediğimiz gerekçesiyle dava açıldı hakkımızda, sonra bu dava ne olduysa sonuçsuz kaldı…

Bu altı aylık gözaltı ve cezaevi serüvenimizde ailemizin dayanışmasını, kenetlenmesini ve özellikle Nermiş ablamın üstlendiği mümtaz rolü unutmam mümkün değil; yine amcamlar her zaman olduğu gibi yanımızdaydı, asla bir an olsun bizi terk etmediler.

Korku dağları bekler…

5 Temmuz 2002 Ankara

ASKER

Sultanahmet Cezaevi’nden çıkalı çok olmamıştı. Yalnızlık ve bilinmezlik içimi daraltıyordu. Çil yavrusu gibi dağılmışız. Kimimiz içerde kimimiz dışarıda, bazıları da yurt dışında. Kendimi boşlukta hissediyorum, ailemle ve çevremle geçinemiyorum. Yıllarca farklı bir pratiğin içinden geldikten sonra topluma uyum göstermekte zorlanıyorum.

Atölyemizin küçük ve sıcak bürosunda yalnızım. Sobadaki ateşi seyrediyorum. Masanın üstündeki daktilo gözüme çarpıyor, “Bu daktiloyla ne yazılır ne yapılır?” diye düşünürken daktilonun siyah kapağım açtım, içine bir kâğıt taktım, rastgele tuşlara basıyorum, anlamsız harfler diziliyor beyaz kâğıda. Anlam vermek istiyorum harflere, şiir mi yazsam, ilham perileri yok ki, öykü mü yazsam ama neyin öyküsü olacak bu? Bir dosta mektup yazsam, onlar da ya içerde ya firarda. Temiz bir kâğıt takıyorum ve daktiloya bakıp lanet okuyorum, hiçbir şey avutmuyor beni. Dışarıda kar yağışını izliyorum. Kar tanelerinin havada çarpışmadığını hayretle izliyorum. Her kar tanesinin üstünde bir melek olduğu söylenirdi, gözlerim melekleri arıyor, biliyorum elbet meleklerin olmadığını ama yine de arıyorum. “Bu melekler de çok aptalmış” diye düşünüyorum, “Hiç olmayacak yere de konabiliyorlar; tezeğin üzerine konuyorlar, insan pisliğinin üstüne konuyorlar.” Ruhum daralıyor, kar yağışını seyretmekten vazgeçip daktiloma geri dönüyorum, ilk bastığım harf “A” oluyor, ya devamı ne olacak? “A” nın yanına hangi harfi koymam gerektiğini düşünüyorum ama bir şey aklıma gelmiyor. Bu kâğıdı da boşa harcamayacağım, işe yarar bir şey haline getireceğim! İkinci harfim “S” üçüncüsü “K” sonrasında tuşlar kendiliğinden kalkıp iniyor! “ASKERLİK ŞUBESİ BAŞKANLIĞINA TATVAN.TECİLİMİN KALDIRILARAK ASKERE GÖNDERİLMEM İÇİN GEREKLİ İŞLEMLERİ YAPMANIZI SAYGILARIMLA ARZ EDERİM. 26 NİSAN 1984” Bu harfler bir araya gelince daktilom anlam kazandı. Çıkarıyorum kâğıdı, imzalıyorum ama askerlik şubesine vermeyi hiç düşünmüyorum. Bir çay, bir sigara ve tekrar kar yağışından sonraki parlayan güneşe bakıyorum. Güneş de umut vermiyor, ısıtmıyor ne beni ne toprağı. Çayımı yudumluyorum. Sigaramdan derin bir nefes alıp masanın üstündeki dilekçeye bakıyorum. Acaba şubeye versem mi? Ama ben bunu sadece can sıkıntısından yazmıştım. Hem daha iki yıl tecilim var, af çıkarsa okuluma dönmeyi de düşünüyorum. Bu saçma fikri kafamdan atıyorum hemen. Keşke bir müşteri veya bir tanıdık gelse. Bu ruh halimi dağıtacak bir şey olmalı, ama yok işte.

Büronun kapısını kilitleyip çıkıyorum elimde dilekçemle, eve yemek yemeye gidiyorum. Zor günlerimde hep yanımda olan annemin yemeğini yemeye gidiyorum. Ev ile işyerimiz üç yüz metre kadar. Yürüyorum, hiçbir yere sapmadan eve gitmem gerek. Sola dönüp yüz metre yürüsem askerlik şubesine varacağım. Oraya bakmadan hızla geçiyorum kavşağı. Evde annem güzel yemekler yapmış. Bana mutfakta masa hazırlıyor. Sessizce yemeğimi yiyip çıkıyorum evden. Bu içe kapanık halim annemi de babamı da üzüyor. Bazen birkaç gün hiç konuşmadığım oluyor. Yemekten sonra aynı yoldan atölyeye dönüyorum. Kahrolasıca kavşağa geliyorum. Bu kez sağa dönüp yüz metre aşağıya yürüsem askerlik şubesine varacağım. Bir an duraksıyorum, düşünüyorum. Bu süreçte yapabileceğim en iyi şey, şu askerliği yapıp bitirmek olacak galiba. Haydi bu boşluktan faydalanıp şu askerlik işini aradan çıkarayım bari. Sağa dönüp yüz metre yürüyorum ve işte askerlik şubesi. Kapıdaki asker bana bakıyor, dilekçemi gösteriyorum, içeri alıyor. Dilekçemi şube başkanına veriyorum. İçerde benden başka elli yaşlarında bir sivil daha var, kır saçlı tombul yanaklı ve salak yüzlü. Göz aşinalığım var, adamı tanıyorum, nereden tanıdığımı bilmiyorum, adını da hatırlamıyorum. Onun bir asker gibi esas duruşta durmasına anlam veremiyorum. Çok komik bir halde duruyor. Şube başkanına; “Evet komutanım, hayır komutanım” diyor. İçimden; “Yalaka herif!” diyorum. Adam odadan çıkarken tıpkı bir asker gibi nizami bir şekilde dönüp topuk selamı veriyor. Bu kadarı da fazla. Ama bu adam askerliğini en az otuz yıl önce yapmıştır, nasıl da unutmamış bunları, hayret ediyorum, midem bulanıyor.

Şube başkanı bana bakıyor “ne var? Der gibi, konuşmadan dilekçemi uzatıyorum. Hiç konuşmadan bir dilekçeme bir bana bakıyor, sonra eğilip masasının kenarındaki zile basıyor. Bir asker içeri giriyor, ona sivil memuru çağırmasını söylüyor. Asker az önceki yalaka adam kadar nizami dönüş yapamıyor, ben ayaktayım, sivil memur kapıyı çalıp içeri giriyor, beni görünce tanıyor, kafasıyla bana bir selam veriyor. Şube başkanı dosyamı istiyor, dilekçemi de ona veriyor. Ben hâlâ bekliyorum. Memur birazdan dosyamla geliyor ve benim hemen askere alınabileceğimi söylüyor. Ben ilk defa işin bu kadar ciddi olduğunu anlıyorum. Dilekçemi alıp çıkmak istiyorum, kaçmak istiyorum ama yapamıyorum. İşlemlerimin yapılamasını söylüyor şube başkanı. Sivil memurla gitmemi istiyor. Odadan çıkıyoruz. Sivil memurun odasına giriyoruz, oturtuyor bir çay söylüyor. Dışarıda selam vermeye korkan adam bana burada çay söylüyor! Çayımı yudumlarken düşüncelere dalıyorum. Yaptığım şeyin oyun olmadığını düşünüyorum. Vazgeçemiyorum da. Bana:

“Sen bugün itibarıyla askersin artık” diyor.

Bu cümle beynime, kişiliğime çarpıyor, kendimi kötü hissediyorum.

“Yok olmaz!” diyorum, “Yarından başlasın, yarından!” Bir gün bile olsa çalmak istiyorum.

“Olmaz!” diyor, “Dilekçenin tarihi bugün, ama sana üç gün yol hakkı vereceğim, bu arda işlerini görürsün.”

Benim ne işim var ki? Görebileceğim hiçbir işim yok ki. “Aptal herif! işim olsa benim burada ne işim var!” demek istiyorum ama diyemiyorum, yarım saatte işlemlerim bitiyor. Bana; 

“Hayırlı olsun” diyor, 

“işte sen de asker oldun!”

“Anlamadım şimdi ben asker miyim?” 

“Evet beş dakikadır askersin artık, Bayburt’a gidiyorsun!” Bana bir miktar para uzatıyor. Bu ne?” 

“Bu yol harcırahın”

“İstemiyorum” demem bir işe yaramıyor, yasa gereği almam gerekiyormuş.

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

one × four =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla