Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Selahattin Bu kez İyi Savunma Yaptı

HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olarak yargılandığı ana davanın duruşması, ikinci gününde Ankara Sincan Hapishane Kampüsü’nde devam edildi. Demirtaş’ın, ‘terör örgütü yöneticiliği’ başta olmak üzere çeşitli suçlardan 142 yıla kadar hapis cezası istemiyle tutuklu yargılandığı davada tutukluluk halinin devamına karar verildi.

Demirtaş, hakkında düzenlenen iddianameyi oluşturan 31 fezlekeden, 25’inci fezlekeye ilişkin savunmasını yaptı. Demirtaş, bu fezlekenin 2013 yılında Elazığ Karakoçan’da yaptığı konuşma nedeniyle ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’, ‘suç ve suçluyu övmek’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek’ suçlarından hazırlandığını belirtti. Fezlekeye konu olan konuşmasının tamamını dosyadan okuyan Demirtaş, bazı yerlerdeki küçük hataların dışında konuşmanın kendisine ait olduğunu belirtti. Savcının siyasi olarak kendisine önyargı ile yaklaştığını belirten Demirtaş, “Savcı, fezlekede ‘Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ ve benzeri isimleri yazarken hepsinin baş harflerini büyük yazmış. Ancak nerede ‘Kürt’ ve ‘Kürdistan’ kelimeleri geçse bunların tamamını dil bilgisi kurullarına inat küçük harfle yazmış. Konuşmamda ‘Kürt’ kelimesi geçince tüyleri diken diken olan kişiler var’ demiştim, bu savcı da belli ki onlardan” dedi.

Hakkında hazırlanan fezlekelerin siyasi saiklerle hazırlandığını ifade eden Demirtaş sözlerine şu şekilde devam etti:

“25 no’lu fezlekede isnat edilen suçun tarihi 28 Eylül 2013. Fezlekenin düzenlenme tarihi ise 24 Şubat 2016. Fezlekenin hazırlanması için iki buçuk yıl beklenmesi bile, siyasi saiklerle olduğunun göstergesidir. Bu fezleke de dahil olmak üzere hiçbir fezlekede, suçun somutlaştırılması yapılmamış. Örneğin “terör örgütü propagandası”nı hangi cümlelerle yaptığım belirtilmemiş. Salla gitsin, ya tutarsa yöntemi izlemiş savcılar. Dolayısıyla fezlekeden okuyacağım ama tahmin yürüteceğiz. Galiba mahkemenin de yaptığı budur. Hangi sözlerim hangi suçlamayla ilişkilendirmiş diye tahmin yürüteceğiz.”

“Kürt ya da Kürdistan dediğimizde birilerinin tüyleri diken diken oluyor”

“(Fezlekedeki konuşmasını okuduktan sonra)Savcı Kürt ve Kürdistan kelimelerinin tamamını, ilk harfleri küçük olarak yazmış. Savcının son derece ön yargılı ve politik bir tutum içinde olduğu çok iyi anlaşılıyor. Konuşmamın bir yerinde diyorum ya, ‘Kürt ya da Kürdistan dediğimizde birilerinin tüyleri diken diken oluyor’ işte bu savcı da tüyleri diken diken olanlardan. Küçümsemek istemiş. Daha önceki bazı fezlekelerde de vardı, belirtmiştim. Genelde çok takılmam usuli şeylere ama burada özle, esasla ilgili bir şey var, hakaret etmek istiyor. Ben o savcıya da, mahkeme heyetine de, bütün yargı mensuplarına da şunu söylemek istiyorum. Ben bir Kürdüm. Siz bana Kürt değilsin demediğiniz sürece de Kürtlüğümü hatırlamıyorum işin doğrusu. İnsanlığımı hatırlıyorum daha çok. Ama siz bana böyle yaptığınız müddetçe, sadece baş harfini değil, bütün harfleri büyük olarak okuyorum ki, ben Kürdüm ve benim vatanım Kürdistan’dır. Kürdistan’ın da sadece baş harfini değil, bütün harflerini büyük olarak tutanağa geçirtiyorum. Dolayısıyla Kürdistan demenin, devleti eleştirmenin, Hükümetin politikalarını eleştirmenin, çözüm önerileri sunmanın kendisi terör örgütü propagandasıysa bence PKK propagandasını savcı yapmış. Çünkü konuşmamda şiddet adına hiçbir şey yok. Konuşmamın neresinde terör örgütünün propagandasını yapmışım, belirtmesi lazım. Yok. Tahmin yürüteceğiz. Kürt ve Kürdistan dediğim için herhalde.”

“Hepsi de hukuksuzluğun ve zulmün mağdurudurlar”

“Konuşmamın neresinde suçu ve suçluyu övmüş olabilirim? Seyit Rıza, Şeyh Said, Mazlum Doğan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş dediğim için. Şeyh Said ve Seyit Rıza, Cumhuriyetin ilk yıllarında, kanuna aykırı bir şekilde, evrensel hukuk ilkelerine aykırı bir şekilde, ahlaka ve vicdana aykırı bir şekilde idam edildiler. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin intikamını almak üzere, hukuka aykırı bir şekilde idam edildiler. İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır Cezaevinde, daha 24 yaşındayken ağır işkencelerle katledildi. Mazlum Doğan, 12 Eylül Diyarbakır işkencehanesinde ağır işkenceler maruz kaldı ve yaşamına son verdi. Bunların her biri, siyasi kimliğinden bağımsız bir şekilde, hepsi de hukuksuzluğun ve zulmün mağdurudurlar.”

“Savcı, darbecileri savunmuş, işkenceyi övmüş oluyor”

“Ben bu kişilerin hangi suçunu, hangi faaliyetini övmüşüm? Evet, Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı direnişini övmüşüm. O zaman savcı işkenceyi savunmuş oluyor? Savcı, Kenan Evren darbe yönetiminin ve o dönem Diyarbakır Cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldırın’ın savunusu yapmış oluyor. Ben Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı duruşunu savunuyorsam ve savcı da bunu suç olarak görüyorsa savcı darbecilerin fiilini savunmuş oluyor. Sizin normalde, bu savcı hakkında suç duyurusunda bulunmuş olmanız lazım. Ben burada suçu ve suçluyu övmüyorum. İşkence suçunu övmüş oluyor savcı. İşkenceyi korumuş oluyor. İbrahim Kaykakkaya’nın işkence tezgahında katledilmesini eleştirmek suçsa işkenceyi savunuyorsunuz demektir. Konuşmamın kelimesi kelimesine arkasındayım. Cümlesi cümlesine arkasındayım.”

“Bin yıl da cezaevinde kalsam Kürdüm”

“Ben bu ülkede halen Kürt ve Kürdistan demenin terör propagandası sayılmasını hakaret olarak görüyorum. Kabul etmiyorum. Mahkeme bunu düzeltmek zorundadır. Mahkeme bana 100 yıl ceza versin, umurumda değil. Ama Kürdistan ve Kürt kelimelerini kullanarak tek bir hüküm kurarsanız mahkemeniz hakkında suç duyurusunda bulunurum. Ben sizin etnik kimliğinize, inancınıza hakaret ediyor muyum? Edemem. Saygısızlık olur. Evet, Kürdistan vardır. Daha önce de söyledim; Binali Yıldırım söylediği için değil, Erdoğan söylediği için değil, Sultan Sencer yazdığı için değil, Abdülmecid Kürdistan madalyonu bastığı için değil, Mir Bedirhan Kürdistan beyi olduğu için değil. Tarihi olarak, coğrafi olarak, bir realite olduğu için vardır. Siz de savcılarınız da, yüz milyon tane hüküm kursanız da Kürdistan vardır. Bir coğrafyadır. Benim de anavatanımdır. Önemli bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları dahilindedir. Türk Tarih Kurumu ve Türk tarih tezi, Güneş Dil Teorisi üzerine Kürt ve Kürdistan inkar edildi diye, kendine profesör diyen şaklabanlar bunun kitabını yazdı diye, “dünyadaki bütün diller Türkçeden türedi” yazdı diye biz bunu kabul etmek zorunda değiliz. Rumeli diyebileceksin, Kürdistan diyemeyeceksin. Var mı böyle bir şey? Konuşmamda da belirtmişim, biz Kürdistan’ı ayrı bir devlet olarak ifade etmek istesek bundan korkmayız. Çıkar söyleriz. Kürdistan bir coğrafyadır. Siyasi sınırları yoktur, sosyolojik sınırları vardır. Kürdistan, kadim bir coğrafyanın ismidir. Elazığ savcısı istedi diye ben bundan vaz mı geçeceğim? Kusura bakmasınlar. Ben Kürdüm. Bin yıl da cezaevinde kalsam Kürdüm. Kürt milliyetçisi değilim. Milliyetçi değilim, milliyetçi çizgiyi doğru bulmam. Ama benim Kürtlüğümle alay edildiğinde, kusura bakmayın tepemin tası atıyor. Kürdistan kelimesini kullandım diye beni terör propagandasıyla suçlayanları gördükçe benim de tepemin tası atıyor. Empati yapın. Etnik kimliğiniz, inancınız, mezhebinizle alay edildiğinde, yok sayıldığında ne hissedersiniz? İnsanın onuruyla ilgili bir mevzudur bu.”

“Türkiye’yi yönetenler en büyük suçu işliyorlar”

“Demokratik özerklik, biricik çözüm yoludur. Tek adamlık, diktatörlük Türkiye’ye anayasaya referandumla zorla kabul ettiriliyor da Selahattin Demirtaş bir mitingde demokratik özerkliği mi savunamayacak? Bu mu suç olacak? Şu anda Türkiye’yi yönetenler zaten en büyük suçu işliyorlar. Anayasa askıya alınmış durumda. Anayasasızlık şu anda fiili durumdur. 138. madde her gün katlediliyor. Yargıya bangır bangır talimat veriliyor. On binlerce insan yasa dışı bir şekilde, yürütmenin talimatıyla işten atılıyor, yargı üstünde baskı kurularak haklarının iadesi engelleniyor. Binlerce akademisyen, savaş istemiyorum dediği için akademiden atılıyor ve yargı onlara patır patır ceza yağdırıyor. Daha binlerce örnek sayabilirim. “Bunların yaptığı suç değil, Selahattin Demirtaş 2013 yılında Karakoçan’da Kürt demiş, Kürdistan demiş, bu suçtur. Bunu yakalayacağız, hücreye atacağız.” Bu mudur? Bu mudur adalet anlayışı?”

“Savcı, bu fezlekeyi neye dayanarak hazırladı?”

“27 no’lu fezlekedeki suçlama konusu konuşmanın tarihi 20 Mart 2014. Fezleke, konuşmadan 22 ay sonra, yani neredeyse 2 yıl sonra hazırlanmış. Siyasi iklim değişmiş, fezleke hazırlama ihtiyacı duyulmuş. Fezlekedeki iki CD’nin birinde benim olmadığım, diğerinde ise CD’nin bozuk olduğu yazılmış. Bu durumda savcı, bu fezlekeyi neye dayanarak hazırladı? Bu fezlekenin savunmasının, burada yazılı olan cümlelerim üzerinden yapılmasını doğru bulmuyorum. Yeniden savcılığa veya emniyet müdürlüğüne yazı yazılsın ve şu sorulsun; madem bu kullandığım cümleler fezlekeye geçmiş, bunu bir yerden duymuş olmanız lazım. Ve deliller arasında da ses çözüm tutanağından söz ediyorsunuz. Neden ses çözüm tutanakları dosyaya sunulmuyor? Konuşmam bir bütün olarak geldikten sonra savunmamı yaparım. Fezkeledeki haliyle konuşmayı kabul etmiyorum. Kopyala yapıştır yöntemiyle, bir baştan bir sonran alma yöntemiyle konuşma metni olmaz. Zaten konuşma da değil bu.”

“Hiçbir yargı mensubu, Demirtaş dosyası için tek bir adil, doğru, düzgün bilgi vermeyi göze alamıyor”

“Mukaddes Çelik üzerinde yakalandığı iddia edilen hafıza kartına ilişkin karar, Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay şunu tespit etmiş; hafıza kartında sonradan oynama yapıldığını tespit etmiş. Ve, neden bunu incelemeden hüküm kurmuşsun diye mahkemenin kararını bozmuş. Dikkatinizi çekiyorum, benim aleyhime olduğu iddiasıyla bu dosyaya konulan delil neydi peki? İsmimin hiçbir yerde geçmediği, örgütsel bir değerlendirme olduğu iddia edilen bu delil. Peki neden sunuldu bu delil? Çünkü bir kaç yerinde “eş başkanlar” ifadesi geçiyor. Avukatlarım araştırdı, benim dışımdaki hiçbir eş başkanın dosyasına da gönderilememiş bu sözüm ona delil. Siz [mahkeme heyeti] bunu son bir yıldır, tutukluluk halinin gerekçesi için önemli bir delil olarak, münhasıran ara kararınıza yazıyorsunuz. Benim dışımda hiçbir eş başkanın dosyasına delil olarak sunulmayan, ben tutuklandıktan da iki yıl sonra mahkemenize sunulan bu belgenin sahte olduğu da Yargıtaya tarafından tespit edildi. Peki, Muş Ağır Ceza Mahkemesine yazı yazıyorsunuz da, neden bu Yargıtay ilamını göndermiyor? Çünkü hiçbir yargı mensubu, Selahattin Demirtaş dosyası için tek bir adil, doğru, düzgün bilgi vermeyi göze alamıyor. Ya korkudan ya da artı niyetli olarak. Suç işliyorlar. Peki, söz konusu belgenin üzerinden çıktığı iddia edilen Mukaddes Çelik’e sorguda, soruşturmada, yargılama esnasında benimle ilgili bir soru sorulmuş mu? Hayır. Çünkü Selahattin Demirtaş o dosyada yok. Bu nedenle de benimle ilgili bir soru sormamışlar. Sormamışlar, çünkü o dava benimle alakalı değil. Bu delil budur. Bunu ciddiye alıp tutukluluğumun gerekçesi yaptınız.”

“Yarın bu mahkeme bu kadar tutukluluktan sonra beraat mi verecek, tabi ki ceza verecek”

“Bir başka delil, Bingöl’de bir araçta yakalandığı iddia edilen bir delil. Ben tutuklandıktan 3 ay sonra ede edilmiş ama iki yıl sonra dosyaya sunuldu. Ne hikmetse iki yıl sonra (bakın operasyonu yapan, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Başsavcılığı da değil) Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı dosyama bir belge gönderiyor. Belge okunmuyor. UYAP’ta belge şöyle görünüyor, bakın. UYAP çıktısı bu. [Demirtaş kameraya bir belge tutuyor. Belgenin büyük oranda siyah olduğu görülüyor.] Bingöl’de yakalandığı iddia edilen ama neden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının dosyaya delil olarak sunduğunu anlayamadığım o belgeyi, henüz tam olarak okuyabilmiş değilim. Okuyabildiğim kısmıyla, belge gerçekse bile, Hatip Dicle ve Demirtaş, bu özyönetim konusunda bizden farklı düşünüyor, dolayısıyla onların çağrıları halkı olumsuz etkiliyor yazıyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bunu lehte bir delil olarak göndermişse şaşırayım, gözlerim yaşarsın. Ama zannediyorum, kendisi de belgeyi okumamış. İçinde Selahattin Demirtaş geçen, eş başkan geçen ne kadar bilgi belge varsa dosyama gönderilsin diye Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığının ortak gizli talimatları nedeniyle bu belgeler gelip bu dosyaya giriyor. Bunu ben de biliyorum, siz de çok iyi biliyorsunuz. “Selahattin Demirtaş ile ilgili en küçük bir delil bulursanız Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine gönderin.” Niye? Çünkü 19. Ağır Ceza Mahkemesindeki 500 küsur sayfalık iddianamede bir tane elle tutulur delil yok.Yarın bu mahkeme bana ceza verecek. Mecbur verecek. Bu kadar tutukluluktan sonra beraat mi verecek? Tabii ki ceza verecek. Bari bu üç kişilik heyetin eline delil verelim diye, üç yıldır panikle çalışıyorlar. Arşivler taranıyor. Bu iki delil de budur.”

“Bugünün “vatan haini, teröristi” yarının kahramanı olabilir”

“Ben sizi temin edeyim, sıfır delille karar verseniz sıfır delille en yüksek cezayı da verseniz bugünkü siyasi atmosferde istinaf mahkemesi ve Yargıtay kesinlikle onaylayacaktır, rahat olun. Deseniz ki, cezalandırılmasına yeterli delil bulunamamıştır ama Selahattin Demirtaş’ın cezalandırılmasına karar verdik, yine de kararınızı onaylayacaklar bugünkü siyasi ortamda. Tekrar ediyorum, bugünkü siyasi ortamda. Yarınki siyasi ortam ne olacak bilinmez. Bugünün “vatan haini, teröristi” yarının kahramanı olabilir. Ya da bugünün “kahramanı”, yarının “vatan haini”. Bunlar hep, siyasi konjonktüre göre değişir. Mahkemeniz delil telaşına düşmesin. Gönül ister ki objektif karar verebilseniz.”

“Onurumuzla burada yargılanıyoruz. Bu ciddiyetsiz mütalaayı ve yargılamaya ciddiyetsiz yaklaşımı reddiyorum”

“Peki bunu neye dayanarak söylüyorum? Böyle bir dosyada, aslında objektif bir hukukçu beraat kararı verebilirdi. Üç yılı buldu, üç yıl. Ve savcı oradan, üç cümleyle… Dalga mı geçiyorsunuz benimle! Ben 12 yıl milletvekilliği yaptım. İki defa Cumhurbaşkanı adayı oldum. Benimle ilgili mütalaa kuracaksanız hukukun ve bu davanın ciddiyete yakışır mütalaa kuracaksınız. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı alacak önüne, satır satır inceleyecek, varsa hukuki bir mütalaası savcıya verecek ki biz de cevap verelim. Genç savcı arkadaşımı tenzih ediyorum, dosyayla alakası yok. Onu da oraya oturtmuşlar, ne demesi gerekiyorsa onu söylüyor. Bir eş genel başkanı üç yıl içeride tutacaksın, “katalog suç, alt sınır, üst sınır, tutukluğunun devamına”… Sen çocuk mahkemesinde bunu yapamazsın ya! Alay mı ediyorsunuz? Onurumuzla mı oynamaya çalışıyorsunuz? Zinhar reddediyorum. Biz onurumuzla burada yargılanıyoruz. Bu ciddiyetsiz mütalaayı ve yargılamaya ciddiyetsiz yaklaşımı reddiyorum. Mütalaayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına aynı şekilde iade ediyorum. Alsın okusun.”

“Gidin bu taciz, tecavüz, mafya, katil, ne kadar it sürüsü varsa onların tahliyesini talep edin”

“Daha dün, veterinerlik fakültesinde asistanına tecavüzle suçlanan bir profesör hakkında, 37 yıl hapis cezası talebiyle duruşma tarihi belirlendi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı duysun, bu profesör mağdur olmasın diye, tensip bile bekenmeden tahliye edildi. YÖK, derhal emekliliğini kabul etti. Emeklilik hakkını aldıktan sonra meslekten ihraç edildi, emekliliği yanmasın diye. İnsanın kanı donuyor. Bu nasıl bir anlayıştır? Ortada bir tecavüz iddiası var. Nasıl bir telaşla bunu cezaevinden çıkarıp emekli edip kurtardınız. Tecavüzle suçlanan profesör tutuksuz yargılansın. Onun tutuksuz yargılandığı bir yerde, tutuksuz yargılanmayı talep etmeyi onursuzluk kabul ederim. Haysiyetsizlik kabul ederim. Siz tecavüzcüleri serbest bırakın. Selahattin Demirtaş ile ilgili mütalaa verirken sakın ola ki tahliye talep etmeyin. Gidin bu taciz, tecavüz, mafya, katil, ne kadar it sürüsü varsa onların tahliyesini talep edin. Selahattin Demirtaş sizden tahliye talep etmeyecek! Kulaklarınız bunu duymayacak. Mersin’de bir AKP belediye meclis üyesi iki çocuğa çarpıp onları öldürdü. Hızla yargılandı, dört buçuk yıl ceza aldı. Dün istinaf mahkemesinde dosyası duruşmalı görüldü. Kurnazlığa bakın, istinaf mahkemesi cezayı 5 yıl 1 aya çıkardı, tahliye etti. Neden? Neden? Dosya Yargıtaya gitsin diye. Çünkü onasa tahliye edemeyecek. Siz gidin, onları tahliye edin. Selahattin Demirtaş, “sizden tahliye talep ediyorum” cümlesini kurarsa şerefsizdir! Dosyamın son gününe kadar, tutuklu da olsam tutuksuz da olsam geleceğim, sanık kürsüsünde, temsil ettiğim iradenin onurunu koruyacağım. Gerisi sizin bileceğiniz iştir. Adalet şu saatten itibaren, tahliye kararı vermeniz halinde bile katledilmiştir. Bunu bilin. Dışarıda tecavüzcüler, talancılar, soyguncular yargılanıp dolaşırken, ben hücrede kendimi daha onurlu, daha haysiyetli hissediyorum. Söyleyeceklerim budur.

Tahliye talebi reddedildi

Savcı, suçun katalog suçlardan olması, atılı suçları işlediğine dair somut delillerin bulunması ve atılı suçların ceza üst sınırını göz önüne alarak Demirtaş’ın, tutukluluk halinin devamına karar verilmesini talep etti. Demirtaş’ın avukatları ise tutukluluğun 3 yılı geçtiğini, bunun hukuki değil siyasi bir karar olduğunu, bütün fezlekelerde hemen hemen aynı suçlamaların yer aldığını, kaçma şüphesinin de bulunmadığını belirterek, tahliye talebinde bulundular. Ara kararını açıklayan mahkeme, avukatların tahliye taleplerini reddederek, Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamına hükmetti. Duruşma, 2 Eylül 2019’a ertelendi.


Dün SEGBİS sistemi aracılığıyla Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden duruşmaya katılan Demirtaş, mahkemenin kendisini hukuka aykırı şekilde tutuklu olarak yargıladığını söyleyerek, “Beni Yunanistan sınırından öteye bıraksanız, kaçmam. Bizi buraya atanlardan hesap sormak için gelirim” demişti.

Savunmasında barış sürecine değinen Demirtaş, eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in çok çaba sarf ettiğini söyleyerek, “Temel hedefimiz, Türkiye’yi barış sürecine evriltmekti. O dönemde görüşme yaptığımız Sadullah Ergin de çaba sarf etti, hakkını teslim etmek lazım. Örneğin Sincan Cezaevinde açlık grevinde olan tutukluları bizzat ziyaret etti” diye konuşmuştu.

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

5 × three =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla