Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Kürtler neden Türkiye’yi kurtaramıyor?

Mücahit Bilici / Türkiyeli bir siyaset yapabilmek için bir Kürt partisi olarak siyaset yapman gerekir. Kendiyle barışık olmayan başkalarıyla da sağlıklı ilişki kuramaz. Kürtlerin partisi zaten tanım gereği Türkiye’nin partisidir. Ama Türkiyeliliğin Kürtlerin siyasi temsil ihtiyacını giderme garantisi yoktur. Şu anda milyonlarca Kürdün oylarından oluşan bir muhtaç Kürt beden, direniş fetişizmiyle mefluç bir sol ilericiliğin yanlış-bilincinin elinde öylece verimsizce sürükleniyor. Kürtlerin hayati enerjisi ne Kürtlere ne de Türkiye’ye yarıyor.

Kürt siyaseti ve Türkiye arasında paradoksal bir ilişki var. Kürt siyasetinde temsil tekeline sahip ve Türkiye’nin üçüncü büyük partisi konumundaki parti siyasette üç büyük güçten biri olması beklenirken uzun süredir sadece etkisiz eleman konumunda. Türkiyeli sayılan hacimli partilerin hiçbiri Kürtleri temsil ettiklerini düşündükleri bu siyasi partiye elini değdirip “kirlenmek” bile istemiyor.

Kürt sayılan parti vebalı muamelesi görüyor. Peki vebalı olmadığını bildiğimiz bu büyük partinin elleri neden armut topluyor? Mağdur olmak haklı olmanın garantisi midir? Mağduriyetin arkasına saklanıp beceriksizliğini sorgulamamak veya kendiyle yüzleşmeyi ertelemek kadim bir kifayetsizlik biçimidir.

Bu parti suç işlemediği halde (özgür olmadığı için) terörist yaftası yemekten kurtulamıyor. Arkasında geniş Kürt (ve kısmen Türk) halk(lar) desteği olmasına rağmen halkı yansıtmıyor. Daha ziyade ilerici bir aktivist grup, bir üniversite öğrenci grubu gibi hareket ediyor. Kazanmak ve başarmak yerine direnmek ve slogan atmayı seviyor. İktidar olmayı değil muhalefet olmayı romantize ediyor. Siyasette kütlevi bir ağırlık koyacağına gelen geçenin yumrukladığı bir kum torbası gibi kalmakta bir terslik görmüyor. Hacmi var ama yer kaplamıyor.

Bu partinin en büyük sorunu belki de bir silahlı örgütün suçunu işlemek değil vesayetinden çıkamamaktır denebilir. Ama Türkiye’nin iktidar partisinin terör örgütü saydığı o örgütle siyaset ve müzakere yapabildiği bir siyasal evrende Kürtleri temsil etmesi beklenen bu partinin siyasi başarısızlığını bununla açıklamak yeterli olmaz. Bu başarısızlığın arkasında başka nedenler aramak gerek.

Bu da bizi yazının başlığındaki soruya götürüyor: Kürtler neden Türkiye’yi kurtaramıyor? Soruyu belki şöyle sormalıyız: Kürtleri temsil iddiasındaki parti neden Türkiye siyasetinde bir ağırlık oluşturamıyor?

Sorunun varsayımındaki yanlışlık sorunun cevabını da bize veriyor: Ama parti Kürtleri temsil iddiasında değil. Bu parti kendisine Kürt partisi demekten utanıyor. Kendisine Kürt denilmesinden alınıyor, fena halde gocunuyor. Kürt partisi değil Türkiyeli bir partiyiz diyor. Türkiye’de evrensel bir siyaset yapmak için Kürt partisi olmamak gerektiğini varsayıyor. Yanılgısı ve çaresizliği burada yatıyor. Kürtlerin Türkiye’ye ait olmadığı kabulünün mağduru bir zihinsel arkaplandan geliyor: Türkiyeli olabilmeyi açıkça Kürt olmamakla mümkün görüyor. Sonuç: Kürt olamadığı için Türkiyeli olamayan bir parti.

Kürt olmamak için Türkiyelilik söylemine sarıldığı için en fazla “terörist” olabilen bir kimlik siyaseti. Kocaman bir fiyasko. Denecektir ki baskı var, nefes aldırmıyorlar. Tabii öyle ama siyaset edilgenlik ve mazeret makamı değil eylem (olmadı, iş) yapma makamıdır.

Peki bu işin doğrusu nedir, nasıl olmalı?

Türkiyeli bir siyaset yapabilmek için bir Kürt partisi olarak siyaset yapman gerekir. Kendiyle barışık olmayan başkalarıyla da sağlıklı ilişki kuramaz. Kürtlerin partisi zaten tanım gereği Türkiye’nin partisidir. Ama Türkiyeliliğin Kürtlerin siyasi temsil ihtiyacını giderme garantisi yoktur.

Şu anda milyonlarca Kürdün oylarından oluşan bir muhtaç Kürt beden, direniş fetişizmiyle mefluç bir sol ilericiliğin yanlış-bilincinin elinde öylece verimsizce sürükleniyor. Kürtlerin hayati enerjisi ne Kürtlere ne de Türkiye’ye yarıyor.

Kürt partisi demografik vakıa ve demokratik temsil açısından kaçınılmaz ve gereklidir. Kürtler Türkiye’de demokrasiye muhtaç oldukları için zaten bir süredir demokrasinin taşıyıcılığını yapıyorlar. Kürtler Türkiye’de iktidarları belirleyecek olan üç büyük güçten biridir. Yani iktidar tahtına oturacakların başına geçecek tacın yolu yakın gelecekte Kürtlerin elinden geçecek.

Kürtler Türk soluyla ittifak yapmalı mı? Kürtler ile Türkiye’nin ve tüm dünyanın solu doğal müttefiktirler. Dünyanın her yerinde sol bir toplumun vicdanını ve adalet arayışını temsil eder. Sağ ise nefsini ve tahakkümünü. Sol ve namuslu bir Türk(iye) solu Kürtleri desteklemeye kendi iç nedenleri ile mecburdur. Bunun için Kürtlerin ayrıca sola dilencilik etmesine, borçluluk hissetmesine gerek yoktur.

Sorun, örtüşen çıkarlar ve hedeflerde değil. Sorun, Kürtlerin sola liderlik yapmak yerine, temsil ve söylem kabiliyeti zayıf bir sola Kürt siyasetinin çocukça bir anlayışla Kürtleri asker yazdırmasıdır. Solun gündemi iyi niyetli olsa da Kürdün ihtiyaç ve öncelikler gündeminin yerini tutamıyor. Türkiye solu Kürtlere imam değil cemaat olduğunda ancak bu iki taraf için de faydalı bir ilişki olur. Şu anda atın önüne sürülen araba ne ata yol veriyor ne de arabaya çekiyor.

Bunları söylerken sola düşmanca değil dostane bakan biri olarak yazıyorum. Bugün Kürtler Türkiye solunun etik ve politik ödevidir ama sol Kürtlerin etik ve politik ödevi değildir ya da Kürtlerin öncelikleri solunkilere indirgenemez. Kürtlerin daha birincil ve varoluşsal ihtiyaçları karşılanmadan, öncelenmeden solun Kürtlere yapacağı katkı bütün insanlığa yapacağı katkının Kürtlerin payına düşenidir. Solun kendisinin bile etkili olabilmesi için Kürtlerin ihtiyaçlarının öncelenmesi gerekir.

Türkiye’de Kürtler Kürt olamadığı için sol da dişe dokunur bir sol olamıyor. Sonuç: Milyonlarca Kürdün oyunu alıp temsil tekeline sahip olan parti, ki Türkiye’nin üçüncü büyük partisidir, en fazla slogan atabiliyor ve Kürtlerin ihtiyaçlarını gündem yapmaktan insanlık adına utanıyor. Kendine faydası olmayan Kürtlerin Türkiye’ye de faydası olmuyor. Devlet ve iktidar da Kürt temsiliyetini biçtiği zaman doğal olarak kimsenin kılı kıpırdamıyor.

Kaynak: Duvar

5 Yorum
  1. Simko Engizek diyor

    Asıl sorumlu oydu. Bunu daha sonraki Öcalan’ın çalışma yöntemlerinde idrak ettim. Şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim, örgüt içinde birey olayı hikaye. Merkez komitesi diye övünenler, Öcalan’ın örgüt hiyerarşisinde sadece talimatları uygulayan birer kütükten öteye, hiçbir misyonları yoktu. Hatta bazen ‘’Seni Merkez komitesine düşünüyorum’’ diye övdüğü kişiyi
    uğurladıktan sonra, her tür hakareti yapar, alay ettiğine tanık olduğum olmuştur.

    Memed Şerif Şener

    (LAWIKE DAYIKA NETEWI NE MIR bi nave SALIHA ŞENER U BIRAYE LI SEROKE NETEWI NE MIR MEMED CAHID ŞENER)

  2. Simko Engizek diyor

    Mustafa Kemal’in 1923 yılında Kürd sorununa ilişkin çözüm önerisi olarak 1987 yılında Doğu Perinçek’in 2000’e Doğru dergisinde gizli eller tarafından yayınlanan ve İmralı sürecinde Öcalan tarafından yeniden keşfediliyormuş gibi yapılan sıradan bir konuşması, Türk Tarih Kurumu tarafından bir devlet güvencesi olarak 70 yıl saklanmıştır. 70 yıl saklandıktan sonra piyasaya sürülen bu konuşma, Öcalan’a Kürd ulusal sorunu’nu Kemalizm ile harmanlayarak halkımıza kurtuluşun tek alternatifi olarak sunma kolaylığını sağlamayı amaçladığından kuşku duyulmamalıdır. İmralı sürecinde ifadesini bulan ”Demokratik Cumhuriyet- Demokratik Konfederalizm” gibi Kürdleri sömürgecilere entegre etmekten başka hiç bir anlam ifade etmeyen, ama aynı zamanda da halkımızda kafa karışıklığına neden olan ve Ortadoğu koşullarında hiç bir geçerliliği olmayan teorilerin sahibi Öcalan değildir! Tersine, Mustafa Kemal’in Kürd sorununun çözümü ile ilgili bir konuşmasını 70 yıl sakladıktan sonra pıyasaya süren güçtür.

  3. Simko Engizek diyor

    Bilindiği gibi 1999 yılında kendisine tahsis edilen İmralı karargahında, Türkiye adalet sisteminde olağan olmayan jet hızıyla bir yargılama komedisi yaşandı. Otuz yılı aşkın bir süreçte, iç infazlar ile birlikte binlerle ifade edilen Kürd kadroların yok edilmesinde en ufak bir sakınca görmeyen ve kendisi için Kürdler üzerinde tanrısal bir hegemonya kuran Öcalan’ın, dünya medyasına yansıyan görüntü ve söylemleriyle nasıl cüceleştiğine tanıklık ettik. 1980-84 yıllarındaki vahşet dönemini Diyarbakır zindanında yaşayıp, akıl almaz işkence metotlarına yenik düşen bazı Kürd gençlerini ihanet ile suçlayan bu şef; kendisine bir fiske dahi vurulmadan PKK’nin tüm ilişkilerini düşmana veriyordu. Dünya; Öcalan pratiğinde örgütünü böyle ele veren itirafçı bir lidere ve birbirleriyle savaşan güçlerin de aynı karargahtan yönetilmesine ilk kez tanıklık etti.

  4. Simko Engizek diyor

    Ankara’dan günümüze kadar Öcalan ile birlikte haraket eden, PKK’nin yöneticileri olan ve ”Ankara Grubu” olarak anılan Cemil Bayık, Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan ve Mustafa Karasu gibi müritlerin uygulamalarına bakıldığında bile, asimilasyonun bilinçlice yapıldığının farkına varmamak mümkün mü? 30 yılı aşkın Kürdistan’da yaşayan bu tipler, Kürdistan’ın her dört parçasında da Türkçeyi mutlak egemen dil haline getirmişlerdir. Her ne hikmetse bunlar iki kelime Kürdçe öğrenmiyorlar.
    Kürdleri asimile etmek için bilinçli uygulanan sinsi bir politikadır.

    öcalan-qandil ve hdp!!!

  5. Simko Engizek diyor

    HDP´nin kurucusu

    Yıl 1966: Urfa’dan Ankara’ya diğer üniversite öğrencilerinden farklı olarak Tapu ve Kadastro öğrenimi için bir genç, Türkiye Cumhuriyeti’nin ana karargahına teşrif eder. Ankara’da ilk etkilendiği yer; Ulus’taki Atatürk’ün dev heykeli olur. Bu genç yıllarca namazını kılarken bile kendisiyle bir hesaplaşma içinde olur. Aşırı sağ çevrelerin verdiği milliyetçi ve dinci konferanslarını takip eden bu genci diğer öğrencilerden ayıran bir özelik daha vardır: Daha çok insiyatif sahibi olmak !.. Ve o yıllarda sola karşı hem politik bilinci yetkin unsurları yetiştirmek hem de militan devşirmek amacıyla kurulan ve MİT’in havuz oluşumlarından biri olan, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin müdavimi olur. Bu derneğin üyelerini ideolojik temelde eğiten Refik Korkut ve Necip Fazıl Kısakürek’in konferanslarını takip eder ve büyük ilgi duyar. Bu genç farkında mıydı bilinmez, ama girip çıktığı yer herkesin kolay girip fakat çok zor çıkacağı merkezlerden biriydi.

    Aynı genç, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de meydana gelen çatışmada vurulan Mahir Çayan ve arkadaşlarının militarist odaklar tarafından öldürülmelerini protesto amacıyla, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenlenen boykota katıldığı ve bildiri dağıttığı gerekçesiyle polis tarafından yakalanır. Mamak Askeri Cezaevi’nde yedi ay kalır. Tutuklandığı zamandan beri hiç bir taşkınlık eseri göstermeyen, kendi halinde olan bu esmer genç, bir subayın nezaretinde hücresinden alınarak komutanlığa götürülür!.. İşte o günlerin ünlü savcısı Baki Tuğ’un ”devlet sırrı” diye sakladığı olayların başlangıcı, bu gencin yeniden sorguya neden götürüldüğüyle ilgilidir. Uzun yıllar boyunca milletini seven dini bütün bir müslüman olarak MİT tarafından fişlenmesinin hesabını, ancak solcu olarak yakalandığı 1972 yılında kime ve nasıl verdiğini bir muammaya dönüştüren bu genç, Abdullah Öcalan’dan başkası değildir. Bu bilgileri 1989 yılında dava arkadaşı Doğu Perinçek ile yaptığı röportajda bizzat Öcalan’ın kendisi veriyordu.

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

3 × 1 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla