Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Selim Çürükkaya: Kırk Yılın Hikayesi

Selim Çürükkaya / Tarihini unuttuğum bir zamanda kaleme aldığım bu yazının, Facebook arkadaşım Mehmet Uzun tarafından paylaşıldığını görünce, yeniden okudum. Klasik bir yazı olduğunu ve değerinden hiçbir şey kaybetmediğini, oyunun devam ettiğini, halkın hâlâ kandırıldığını düşündüğümden, belki yanılanların bir kaçı daha uyanır diye, o yazıyı yeniden yayınlıyorum. Şimdi yeni film “Rojava…”

 

NEDEN DEMOKRATİK ÖZERKLİK TARTIŞMASINA KATILMIYORUZ?


BTP’den bazı yurtseverler bize yazıyorlar, diyorlar ki: “Biz, Qandil ve İmralı ‘Demokratik özerlik’ istiyoruz. Bunu gündeme getiriyoruz. Neden siz bu konuyu işlemiyorsunuz?
Niye fikirlerinizi söylemiyorsunuz?
‘Demokratik özerklik’ tezi Kürt halkı için olumluysa, neden destek vermiyorsunuz, olumsuzsa neden karşı görüşünüzü ortaya koymuyorsunuz?”
Benim bu yurtsevere cevabım: “Demokratik özerkliğin” ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz (!) Ama “özerklik” Kürt halkının yüzyıllardır süren mücadelesi için bir adımdır. Dünyanın pek çok yerinde uygulanan bir yönetim biçimidir. Bunun Kürdistan’da uygulanması için mücadele etmek her Kürt yurtseverinin birinci görevi olmalıdır.
Ama bizim, gündeme getirilen “demokratik özerklik” tartışmalarına katılmamamızın nedenleri başkadır.
Biz kollektif bir hafızaya sahibiz ve bu tartışmayı kimlerin, hangi amaçla halkın gündemine soktuğunu, sonuncunun ne olacağını biliriz. Siz ise, ortaya atılan her tartışmaya katılır, onun için çabalar harcarsınız, bir müddet sonra o tartışmayı sizin gündeminize getirenler, konuyu değiştirir, yeni bir gündemi tartışmaya başlarlar ve siz öncesini unutarak, gündeme yeni getirlen konuyu tartışmaya başlarsınız.
Bir önceki konunun akibetinin ne olduğunu, neden bir sonuç alınmadığı sorularını hiç sormazsınız.

Biz öyle değiliz…

Soru sorarız. Konuları kimlerin, neden gündemimize soktuklarını, hangi amaçları güttüklerini, neden sonuç almadan gündemi değiştirdiklerini, yılda bir gündemimizle oynayarak bizi neden oyaladıklarını araştırır ve sonuçlar çıkarırız.
Hafızanızı şöyle bir yoklarsanız, en azından yirmi yıldan beri hangi konuların gündemimize geldiğini, bu gündemimizin nasıl değiştiğini ve bizleri nasıl oyaladıklarını kolaylıkla hatırlayabilirsiniz!


1989 yılından başlarsak… Neydi o zamanki gündem?
“Bir parça kurtarılmış vatan”
Yani kurtarılmış alanlar yaratma teorisi ve de pratiği. Bir yıl boyunca, Bekaa’da, Avrupa’da, dağlarda, halk arasında bu konu tartışıldı. Gazeteler, dergiler bunu yazdı, eğitim çalışmalarının temel konusu buydu. Avrupa’da bunun için toplantılar yapıldı. Bunun için kampanyalar düzenlenip halktan paralar toplandı. ‘Kurtarılmış alanlar yaratıyoruz’ diye gençler dağlara, ölüme yollandı. Gündemin tek tartışma maddesi buydu. Bu tartışmaya katılmayan, destek vermeyen herkes hain gibi görülüyordu.

Bir senesi dolunca, takvim yaprakları 1990’ı vurunca, aniden “kurtarılmış alan teorisi” kaldırıldı, yerine “Botan Behdinan Savaş Hükümeti” tezi konuldu.
Kimseler o tarihlerde şunu soramadı:
Ne oldu?
Neden “Bir parça kurtarılmış vatan”dan vaz geçtik?
Neden başarılı olamadık?
Hata kimlerdeydi?
Bir yıl boyunca neden bu konuyu tartıştık?
Bunun için harcanan emeklere, dağa yollanan gençlere, toplanan milyonlarca paraya ne oldu?
Bunun sonuçlarını tartışmadan, nedenlerini, sonuçlarını öğrenmeden niye başka bir konuya geçiyoruz demedi kimse.
Bu kez “Botan Behdinan Savaş Hükümeti” kuracaktık, yüzyıllardır hükümetsiziz ya!
Bu umuda dört elle sarıldık.
Gecemizi gündüzümüze kattık. Olağanüstü çabalar harcadık. Malımızı, canımızı verdik; kızımızı, eşimizi savaşmaları için dağa yolladık.
Bir hükümetimiz olsun da ne olursa olsun dedik. Kahve kahve, sokak sokak dolandık, Avrupa’da Avusturalya’ da yollara döküldük. “Botan Behdinan Savaş Hükümeti” pankartlarını astık…


Nihayet bir yılımız doldu. İlkbahar oldu. Bekaadaki Öcalan konuyu değiştirdi. Bu kez “Ulusal Meclis” kuracaktık.

Öyle ya, önce meclis olacak ki, meclis de hükümeti kursun. “Botan Behdinan Savaş Hükümeti” dar bir slogandı, Kürtlere ulusal bir hükümet gerekiyordu. Bunun yolu da “Ulusal Meclis”ten geçiyordu.


“Ulusal Meclis” için kolları sıvadık. Gece uyumadık, gündüz boş durmadık, seçimlerin nasıl yapılması gerektiği konusunda onlarca toplantı yaptık. Tüzükler, programlar hazırladık. Meclis toplantıları adını verdiğimiz yüzlerce kitle toplantıları düzenledik. Kitlelerle “Ulusal Meclis”i tartıştık, Türkiye’de, Avrupa’da, İran, Irak ve Suriye Kürdistanında seçim kampanyaları başlattık, Avrupa’da seçim sandıkları kurduk. Avrupa, Amerika ve Rusya’nın Brükseldeki büyükelçiliklerini ziyaret ederek kurulmak istenen “Ulusal Meclis”i izah ettik. “Ulusal Meclis”ten bir heyetle Avrupa parlamentosu başkanını ziyarete gittik. Meclis kuruluyor diye kurbanlar kestik,. Adaklar adadık. Gençleri, yaşlıları, kadınları seferber ettik.


Bu çalışma tam iki yılımızı aldı. Başka bir baharda, yani 1993 ilkbaharında Şam’da Abdullah Öcalan bir grup ulusal meclis milletvekiline karşı “Aman ha aman! Bu ulusal meclisten bundan sonra kimse söz etmesin. Bu Suriyeliler çok karşıdırlar, başımıza iş açarsınız!” demiş, ardından beni tutuklatmış, meclisi feshetmiş, diğer arkadaşlarımı kuşa kurda yem etmişti.
Kimse “Ulusal Meclis”in akibetini de soramadı!
Niye kurulmak istendi, neden kurulmadı ulusal meclis?
Kim veya kimler engelledi?
Neden bu kadar çaba harcadık?
Gazetelere niye bu kadar çok demeç verdik?
Yüzlerce toplantıyı ne için yaptık?
O kadar yalanı neden attık?
Yüzlerce insanı ‘Ulusal meclis üyesidir’ diye neden toplayıp güney Kürdistan’a yolladık?
Meclis Öcalan’ın emriyle dağıtılınca, meclisin adaylarını Türkiye’ ye, ölüme ve tutuklamaya neden yolladık?
Suriye neden “Ulusal Meclis”i istemiyordu?
Turgut Özal Mam Celal’i neden Öcalan’ın yanına yollamıştı?
İkisi görüştükten sonra “Ulusal meclis neden” fesh edilmişti?
Bu soruları soranlar neden ihanetten yargılanıyordu?


“Ulusal Meclis”in cenazesi daha kaldırılmadan ortaya yeni bir slogan atılmış, bütün dikkatler oraya çekilmişti.
Bu kez “ulusal cephe” kurulacaktı.

“Ulusal Meclis” dardı, diğer Kürt hareketleri içinde yoktu. Önce ulusal cephe kurulmalı, ardından bu ulusal cephe ulusal meclisi kurmalıydı. Kürt kitleleri bu mantıklı gerekçeyi yutmaya hazırdı.


Aniden PSK’nin lideri Kemal Burkay, Türkiye KDP’sinin lideri Hemreş Reşo, Rızgari’nin liderlerinden Ruşen Aslan, Dep’in lideri Ahmet Türk, Bekaa Vadisi’ne çağrıldı. Bir Kürt cephesinin kurulduğuna dair dünya komuoyuna açıklamalar yapıldı.


Protokoller imzalandı.

Bu kez bunun çalışmaları başladı. Türkiye’de, Kürdistan’da Avrupa’da, dağda, ovada harıl harıl ulusal cephe üzerine konuşmalar yapıldı. Nihayet birleşemeyen, bir araya gelemeyen Kürtler bir araya gelmişti!

Artık kurtuluş yakındı!

Öyle düşünülüyordu, Ulusal Cephe yakında ulusal bir meclis kuracak, o meclis ile güney meclisi ittifak yapacak, Kürtlerin makûs talihini yenecekti.

Bu çalışmanın ömrü de bir yıl kadar sürmedi.

Ulusal cephe dağıtıldı mı, dağıldı mı kimse bilemedi!


Öcalan, Türkiyedeki legal alan çalışmalarını yapan, orada aranır duruma düştükleri için Avrupa’ya gelen beş kişiyi Şam‘a çağırdı. ( Bunlardan biri Yaşar Kaya’dır) “Bana karşı savaşı tırmandırırsanız, kıçınıza bir tekme vururum nasıl döneceğinizi bilmezsiniz. Şimdi gidin, Avrupa’da, sürgünde bir Kürt parlementosunu kurun” dedi. Bu kişiler Avrupa’ya geldi, yıllarca çalıştılar, çabaladılar, çok şükür bir “Parlemento!” kurdular.


Şimdi nerede o parlamento, bir esamesi var mı?


Akibeti hakkıda bir bilgisi olan var mı?
O parlamentonun başkanı nerede?
Parlamentosunun ne olduğunu söyleyebiliyor mu?
O parlamentoda görev alanlar, “bizim parlamentomuz neden dağıtıldı,
kim dağıttı” diyebiliyor mu?


Çocuğunu şehit veren, acı çeken, köyünden olan, vatanını terk eden, “ne oldu bu parlamentoya”, sorusunu kimseye sormaya cesaret edebiliyor mu?
Avrupa’da sürgünde birikmiş, dört parça Kürdistandan çok sayıda Kürt politikacı ve entelektüeli vardı. Bunların oyalanması, zamanlarını boş harcamaları ve Öcalan’ın yaptıklarını görmemeleri için bir oyuncağa ihtiyaçları vardı. “Sürgünde Kürt Parlementosu” bu oyuncaklardan biriydi.
Yüzlerce Kürt aydın ve politikacısının eline bu oyuncak verildi, âdeta, “gidin bununla oyalanın” denildi. Onlarda sevinerek onunla oyalandılar. Oyuncakları ellerinden alınınca da küçük çocuklar gibi küstüler!


Ama kitleleri oyalamak için başka oyuncaklara ihtiyaç vardı!

Yanılmıyorsam 1997 yılını “final yılı” ilan ettiler. Artık her şey bitecekti. Bağımsız Kürdistan ilan edilecek, acılar sona erecek, insanlar ölmeyecek, köyler, ormanlar yakılmayacak, gerillalar zafer kazanmış kahramanlar olarak dağdan inecekti! Kampanyalar bunun için yapıldı. Dağlara bunun için binler gönderildi. İnsanlar kendini aç susuz bırakıp o günü görmek istedi.
Bir müddet sonra tam tersi oldu. Türk Genel Kurmay Başkanlığı, “PKK denetim altında tutulacak noktaya getirildi” yorumları yaptı.

Türk bayrağı Cudi Dağı’nın tepesine dikildi.

Ve Öcalan Şam’dan çıktı; yeni sloganı çok parlaktı:
“Ankara’dan çıktım partileştik, Ortadoğu’ya çıktım ordulaştık, Avrupa’ya geldim devletleştik!”
Artık yüz binlerin gündemi buydu.
Yollar bunun için aşıldı, kanlar bunun için döküldü, gençler bunun için kendini yaktı, tartışmalar bunun için yapıldı. Prof ünvanlılar, keçi sakallı aydınlar, televizyon programlarında bu konularda bizi aydınlattı!

Üç dört ay sonra ne oldu?


Gerillalar açlıktan ölürken, istisnasız hepsi beslenememeden dolayı ince zayıf görünürken, iri yarı, şişman bir adam, uçakta, Türk askerlerinin arasında sırtüstü yatmış, gelecekten umudunu kesmiş, korkusuna esir düşmüş haliyle bir dönemin sonu olacak şu cümleleri söylüyordu:
“Benim de anam Türktür, yukarıdakilere söyleyin, devlet için bir hizmet yapmam gerekiyorsa hazırım”


Bu sözlerle birinci perdeyi kapatan Öcalan ve onu oynatan ordu, bizlerin hâlâ uyanmadığını anlayınca ve bizlerin Kemal Sunal’ ın Zübük filmindeki halk gibi saf olduğumuzuda kavrayınca, oyunun ikinci perdesini açtı.
Zübük: “Ey sevgili vatandaşlarım, ben sizin için neler çektim, neler..!
Daha ne yapayım? Bakın sizin için hapislere bile düştüm, bir adada tek başımayım. Kuşları bile göremiyorum” diyerek, bizi acındırdı.


Hemen ardından önümüze “Demokratik Cumhuriyet” tezini sürdü.

Biz, mal bulmuş mağribi gibi bu tezin de üzerine atıldık.


Öcalan, İmralıdaki mahkeme heyeti karşısında:
“Demokratik cumhuriyetten kastım, bizim oralarda feodalite ve şeyhlik vardır, vatandaş bunların kuludur, bunlar tasfiye olmadan vatandaş cumhuriyetin özgür bireyi, cumhuriyet de demokratik olmaz” diyerek kafasındaki cumhuriyeti tarif etmişti.


Ama biz Türk ve Kürt aydıncıkları aylarca, yıllarca, bu sözleri cilalayarak, demokratik cumhuriyet üzerine tezler üreterek insanları tartışmalara çektik.

Kürt legal partisi kendi programını ve tüzüğünü değiştirerek “Demokratik Cumhuriyet”e göre yeniden şekillendi. Oyunun ikinci perdesinde artık Kürdistan cumhuriyeti yoktu, Türkiye cumhuriyeti vardı ve biz Kürtler onun demokratikleştirilmesi için ölecektik!


Öcalan, Mustafa Kemal’in: “Sümerler de Türktür” zırvasından hareketle “Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete” zırvasıyla bizi tarihi bir tartışmaya bile çekmek istedi. Tarihten pek anlamayan kitleler ancak üç dört yıl “Demokratik Cumhuriyet” masalıyla avutulabildi.

Cumhuriyet bir türlü demokratikleşemedi.

Konuyu değiştirmek gerekiyordu. Yavaş yavaş “demokratik cumhuriyet”ten söz edilemez oldu. Kitle boş bırakılamazdı, yeni bir konu bulmak gerekiyordu ve bulundu. Yeni bulunan konu çok ilginçti. Çoğu kişi ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Konuyu duyunca herkes kendini cahil kabul edip konuyu ortaya atanı hemen ululuyordu.
Yeni konunun adı: “Ekolojik Toplum”du.
Bir de kadın ön plana çıkarılıyordu!
Alah Alah!!!

“Eko”?
Ula bu ne?
“Lo” – “jik”
Bu “lo” bana yabacı değil, ama bu “jik” ne lo?
Biz Ekrem’e ‘Eko’ deriz, bu o olmasın mı?
Kafam karıştı lo, bir Google amcama sorayım, bakalım onun bu konuda bir bilgisi var mı?
Ben Google amacaya sordum, sayın Ahmet Türk ansiklopediye baktı.
Cümle güdümlü Türk ve Kürt aydınları kitap karıştırıp bu konuda makaleler yazdı.
Ekolojik toplum gerçekten güzeldi, bir uygarlık felsefesiydi!
Ağaçlar dikecektik, küme küme ormanlarımız olacaktı.
Ormanlarımız arasında göllerimiz…
Hayvanları sevecek, sincaplara karışmayacak, ceylanların şehre inmesine ortam hazırlayacaktık.


Bir de kadınları özgürleştirecektik. Onlara “İştar” gözüyle bakacaktık; hatta Diyarbakır’da bir “İştar tapınağı” (*) bile inşaa edecektik.


İmralıdaki Öcalan öyle buyurmuştu!


Tartışmalar bu minvalde yapıldı, legal parti bu tartışmaya göre yeniden şekillendi, Almanya’nın ekolojik toplum örgütü “yeşilciler partisi” örnek alınarak “eş başkan” terimi legal partiye kazandırıldı…


Kimseler “ne oldu demokratik cumhuriyete?” sorusunu sormadı bile!

Lakin bu “ekolojik” işi çok güzeldi.
Zaten ormanlarımız yakılmış, kadınlarımız ezilmiş, hayvanlarımız kesilmişti.
Toplumumuz bu üç konuyu önemsiyordu.
Aradan biraz zaman geçti, ne ağaçlar dikildi, ne kadınlar eziklikten kurtuldu, ne iştar tapınağı inşa edildi, ne hayvanların sayısı arttı.


En iyisi konuyu değiştirmekti.


Büyük bir ihtimalle İmralıdaki general sormuştur:
“Lan Abdiş, bu ekolojik toplum numaramız artık koku vermeye başladı, hangi konuyu bulalım?”
Öcalan: “Komutanım konu çok, yeter ki siz isteyin! İsterseniz şu ‘Demokratik Konfederalizm’ konusunu gündeme getirelim”
General: “Yerler mi lan?”
Öcalan: “Yerler komutanım, ben malımı bilmez miyim?”
General: “Haydi at bakalım!”


Öcalan ortaya attı, biz daha “ne oldu bizim ekolojik topluma” demden bu kez tanıdığımız “demokratik” ile az tanıdığımız “Konfederalizm” üzerine atladık.

Gerçi ilk birkaç gün konu hakkında fazla bir şeyler bilmediğimiz için sadece basına verdiğimiz demeçlerde ‘demokratik Konferderalizmi savunuyoruz” demekle yetindik. Süre içinde bilinçlendik, kimimiz “Konfederalizm, sivil toplum örgütlerinin koordine olması ve toplumu yönlendirmesidir” dedik, kimimiz “Kürtler ile Türkler Konfederal bir sistemde birleşsin” dedik, kimimiz “niye federal değil de, konfederal” diye sorduk. Arasındaki farkları araştırdık. Kimimiz Kürtler ile Türklerin konfederasyonu yeterli değil, Ortadoğu devletlerinin konfederasyonunu kuralım tartışması yaptı. Gecemizi gündüzümüzü buna verdik. Bir hayli oyalandık.


Her şeyin zamanı geçtiği gibi bunun da miadı doldu!
Şimdi sıra geldi “Demokratik Özerkliğe” Ve bizim BDP’li, tüm bunlardan habersizmiş gibi bana diyor ki:
“Sen niye bu tartışmaya katılmıyorsun?”
Demokratik özerkliği de tartıştılar, bir iki yıl kadar Kürtleri bununla da oyaladılar. Hatta Büyük Kürt lideri Aysel Tuğluk Diyarbakır’da demokratik özerkliği kameraların önünde, mikrofonların karşısında ilan etti!
Gerçekten ne oldu Aysel Hanım’ın demokratik özerkliğine?
Onu gören var mı?
Kimseler Aysel Hanım’a sordu mu, “hani bir ara sen Diyarbakır’da Demokratik özerklik ilan etmiştin ne oldu senin özerkliğe?”
Bir ara İmralı’daki Öcalan, “Ben demokratik özerkliği dayatmanız için değil, tartışmanız için ortaya atmıştım” dedi.
Kendilerine politikacı diyen, figüran kadınlar ile figüran erkekler buna da bir şey demediler.
Gündem hızla değişmeli, kimseler bir şey düşünmeden, sorular sorulmadan yeni bir konu bulunmalıydı.
Bu yeni konunun önünde de mutlaka ‘demokratik’ kelimesi olmalıydı.
Hiçbir tarafımız demokratik değildi ama, istediğimiz her şeyin başında ‘demokratik’ kelimesi olmalıydı.

Mesela:
‘Demokratik modernite’ oyalamanın yeni malzemesi olabilirdi!
Bir iki yıl bununla kitleleri uyutmak mümkündür. Hatta bu tartışma yalınız Kürtler arasında değil, dünya çapında yapılmalı ki ciddi bir şey olduğu zannedilsin!
“Demokratik” kelimesine herkes alışıktır, bu konuda itiraz olmaz!
Ya moderniteye?
Biz Kürtler ilkeliz ya, moderniteyi tartışarak modern olacağız!
Hatta bu ara KDP’nin ilkelliğine karşı bizim moderniteyi de dikeriz.
Bir de dünya çapında alternatif bir ideoloji haline getiririz!


“İnanacak salakları bulmakta zorlanmayız” diye düşündüler!


Kürtler bütün bunları tartışırken, bunlar için savaşırken, çalışırken, çabalarken, acı çekerken, hiçbir hak elde etmiyor, yerlerinde sayıyorlardı. Artık kimse soru da sormuyordu. Soru sorma, yargılama çoktan tarihe karışmış, inanma, çoktan düşünmenin yerini almıştı.


Çok az kişi uyanıyordu… Uyananların da ya canına kıyılıyor, ya da susturuluyorlardı.
Buna rağmen bir yalan sürekli tekrarlanamazdı; zamanı gelince çaktırmadan plâkı değiştirmek gerekiyordu.


Yeni uyutma şarkısının adı:
‘Demokratik kurtuluştu.’ Bu kez Kürtlerin çok özlediği şeye sıra gelmişti: Kurtuluş!
Hem de demokratik olarak kurtulacaklardı!
Ama bu nasıl îzah edilecekti?

Orası önemli değildi…

Öcalan generallere veya MİT’e danışıp atacaktı.

Türk solunda kaşarlanmış kişiler, onun da bir teorisini yapacaklardı.
Faşist kurtuluş değil, yani demokratik olarak kurtuluş olacaktı!
Kim buna karşı gelebilirdi ki?
Demokratik ve kurtuluş!
İşte Kürtlerin iki yılını, yüzlerce gencini ve tonlarca emeğini yiyen iki yeni canavar!


Ondan bir şey çıkmayınca, bir yıl sonra demokratik vatandaşlık!


“Demokratik vatandaşlık” çıktı. Onun da zamanı doldu!


Şimdi vardığımız yeni aşama: Öz yönetim ve Hendek!


Bunların başında “Demokratik” kelimesi yok! Yani demokratik Öz yönetim, demokratik hendek!


Vallaha bu tehlikeli…

Türk devletine bir zarar vermez ama Kürtleri uyandırabilir sanırım!

(*) Milattan önce Mezopotamya’da Gılgamış’ın yaşadığı dönemde İştar Tapınağı adıyla bilinen bir tapınak vardı ve  genç kızlar,  bu İştar Tapınağı’nda kendilerini erkeklere sunarlardı.!

Selim Çürükkaya

3 Yorum
  1. Simko Engizek diyor

    SILAV U REZ APE SELIM,

    sen yazacaksin-mecbursun-yaz yaz yaz ki iblis öcalan kardeslerin ve onun tetikciler okusun.

    senin kitaplarini hepsini okudum-keske okumasaydim diyorum.

    imrali adasinda PIRIM HAMILI YILDIRIM´in yoldasi,sirdasi ve cok nadir rastlanacak KÜRDISTAN güzeli SEHID AYTEN YILDIRIM´in AGABEY´i nasil avrupa meydaninda yolunu ve aklini kayip etti-yaz yaz yaz ki kizildüsmanim iblis öcalan kardesler ve onun alcak apocu tetikciler bir kere daha okusun.
    yaz yaz yaz APE SELIM yaz yaz BÜYÜK INSAN APE ZEKI PALABIYIK icin yaz yaz SEHIDLER ICIN YAZ ki sahipsiz kalmasinlar

    piro u soresgere welate mezin HAMILI YILDIRIM´a sed hezar silav u silav-o var ya-elimde birsey yok-mixabin-yoksa seni o ada´dan cikartirdim.

    gunde harunusagi´nin kürdistan yildizi dayika meryem´i ve tüm sehidleri saygiyla aniyorum.

  2. Ara Balaban Hayaloglu diyor

    Yazinin tekrar yayinlanmasi yerlinde olmus.
    Detaylarida önemli ve o detaylardan da güzel bir yazi cikar.
    ulusal meclisten ülkeye gönderilenler kimlerdi, ne oldular, ne yapiyorlar, ne düsünüyorlar, nerde öldüler vs.vs
    Yasar Kaya ile Sama giden digerleri kimlerdir ?

    1. Vengma diyor

      Ara balaban, meclise gidenlerin çoğu yaşıyorlar. Meryem Çolak, Faik Candan, İbrahim İncedursun öldürüldü. Tutuklanıp 11 yıl hapis yatanlar var. Yaşayanlar anlatsınlar her şeyi ben anlatsam yeni bir kitap olur.

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

20 − 11 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla