Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Kürdistan Ulusal Meclisi Kurulmalıdır

Fuat Önen: Kürdistan Ulusal Meclisi kurulmalıdır.

Fuat Önen:

‘Kürt milleti yoktur ama tek tek Kürtler vardır demek zamana yayılmış jenosidin sonlandığına değil bu sürecin yeni bir formda sürdürülmesi anlamındadır.’

Jinda ZEKİOĞLU

Son dönem Kürt siyaseti tarihinin her anında olduğu gibi var olmayı konuşuyor. Kuzey – Güney siyaseti birbiriyle kavga ede dursun, Batı’sında filler çimenleri eziyor. Doğu’sunda darağaçları kuruluyor. 

Toplumsal birliğin belki de en çok ihtiyaç duyulduğu bir dönemde siyasetçilerin birbirleri ile anlaşmasının yolu bence eteğindeki taşları dökmekten geçiyor. 

Son dönemde gerçekleştirdiğimiz söyleşilerin amacı da bu yoldaşlığa hizmet ediyor. 

Zaman zaman kendi kişisel tarihlerinden cümlelerin altını çiziyor, zaman zaman benzer soruları sorduğum siyasetçilerden farklı cevaplar alıyorum.

Siyasetçi ve yazar Fuat Önen de onlardan biri. İddialı ve akılda kalıcı cümleleri ile bakın dört parçada Kürt siyasetinin bugününü nasıl değerlendiriyor. 

– “Ulusal birlik, içine herkesin her şeyi koyabileceği bir kavram değildir” şeklinde bir söyleminiz var. Kimler neleri koyuyor sizce Kürt ulusal birlik kavramının içine? Ve hangileri girmemeli, hangilerini, kimleri kapsamıyor sizce?

Güncel bir örnekle başlayalım. Sezai Temelli başkanlığındaki HDP heyeti Güney Kürdistan’ı ziyaret ederek eski Bölge Başkanı ve PDK lideri Mesud Barzani’yle görüşmeler yaptı. Sezai Temelli basına yaptığı açıklamalarda görüşme konularından birisinin de ulusal birlik olduğunu söyledi. Bu insan zekası ile alay etmektir. Mesud Barzani ile Sezai Temelli arasındaki ilişki ulusal değil uluslararası bir ilişkidir. Bu iki siyasetçi farklı ulus ve ülke aidiyetlerine sahiptirler. HDP ısrarla Türkiye partisi olduğunu söylüyor. Bu söylemini de Demokratik Türkiye Ulusu argümanına dayandırıyor. Bu argümandan anlaşılan Türkiye vatandaşlarının toplamından bir ulus oluşturma çabasıdır. Amacı bu olan bir parti ulusal birliği Türkiye’deki siyasi partilerle aramalıdır. Ancak bu parti ve onun Kürt, Kürdistanlı olmayan başkanı Güney Kürdistan’da ulusal birlik arayışında olduklarını söylemektedirler. Türkçü siyasetten tek farkı başına demokratik sözü getirmek olan bu tek ulusçu siyaset sahipleri pervasızca ulusal birlikten söz ediyorlar.

Diğer bütün kavramlar gibi ulusal birlik kavramının da bir tarifi vardır ve her tarif gibi bir sınırlama getirir. Yani kavramlar isteyenin içine istediği şeyi koyabileceği boş çuvallar değildir. Ulusal birlik kavramı esas itibariyle baskı altındaki bir ulusun kurtuluşunu hedefleyen siyasal güçler ve halk içinde bir birlik ihtiyacına işaret eder. Devletleşememiş uluslarda bu ulusal devlet kurma hedefi ile belirlenir. Devletleşen toplumlarda ise bu kavram egemen sınıfın iktidarını sürdürmek, yönettiği devleti ayakta ve elinde tutmak için kullandığı bir argümandır. Türkiye’de millet ittifakı ya da cumhur ittifakının beka sorunu üzerinden yapmaya çalıştığı budur.

Kürdistan’da ulusal birlik, ulusal hedefleri olan, siyasal mücadelelerinin merkezinde Kürdistanlıların devletleşmesi olan siyasal güçlerin sorumluluğundadır ve onlarca sağlanabilir. Bu hedeften kopmuş, çözümü mevcut devlet sınırlarının içinde gören siyasi partilerin ulusal birlik için partnerleri, Türkiye’deki diğer siyasi güçler dir (AKP, CHP vs.). Stratejik amaçlarının merkezinde Kürt halkının ulus-ülke hakikati olmayan siyasal güçlerin ulusal birlik çağrıları anlamsızdır.

“TÜRK LEGALİTESİNDE KÜRT VE KÜRDİSTAN YOKTUR”

–  Legalitenin Kürt özgürlük mücadelesine takiye dayattığını düşünüyorsunuz. Günümüz siyasetçileri de ister istemez bu dayatmadan paylarını alıyorlar. Sizin deyiminizle ‘kendi öz duruşlarından, öz kimliklerinden’ taviz mi veriyorlar? Belki de reel siyasete dair yol almak için bir yöntemdir bu.

Türk legalitesinde Kürt, Kürdistan yoktur. Ayrıca Türk legalitesi Kürt halkının ulus, ülke hakikatini ortadan kaldırmak hedefi olan bir legalitedir. Kürdistan’ın ise kendi legalitesi yoktur. Legalite veya legal mücadele tartışılırken bu iki hakikati gözden kaçırmamak gereklidir. Kürdistanlı siyasal güçler yıllardan beridir legal imkanlardan yararlanmayı ilke edinmiştir. Bunun devrimci literatürdeki adı legalite istismarıdır. Ancak şu da bir başka gerçektir ki kullanmayı düşünen her kimse kullanılmayı göze almıştır. 1950’de Demokrat Parti’yle başlayan bu sürecin bir muhasebesi yapılacak olursa bu 70 yıllık süreçte esas kullananın devlet olduğunu düşünüyorum.

Legal imkanlardan yararlanmak ve devlet tarafından kullanılmamak için Kürdistanlı siyasi aktörlerin legal mücadele verirken de kendisi olarak kalmaları ve kendi siyasi hedeflerine sadık kalmaları temel prensip olmalıdır. Siz legal imkanlardan yararlanıyoruz diye Türk vatandaşı olarak parlamentoya gider ve orada Türklük ve Atatürkçülük üzerine and içerseniz kullanan değil kullanılan olursunuz. Çünkü bu tutumunuzla Türk devletinin Kürdistan’daki işgalci varlığını meşrulaştırmış oluyorsunuz. Halk yığınlarında bu devletin “bizim” de devletimiz olduğu sanısını uyandırıyorsunuz. Türkiye parlamentosuna meşruiyet kazandırmak, Kürdistan parlamentosu ihtiyacını gölgelemektir. Oysa eğer Türkiye parlamentosu ile ilişki kurmak gerekiyorsa bunun tek meşru yolu Kürdistan’da parlamento kurmaktır.

Türk devletinin Kürdistan’daki varlığı işgalcidir ve bu devletin Kürdistanlılarla 100 yıllık ilişki biçimi düşmanlıktır. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin bu işgalci sisteme karşı mücadelesi esas itibarı ile düşmanlık hukuku üzerinden yürümektedir. Legalite istismarından da öteye Kürt siyasal mücadelesine egemen olan legalizm bu hukuku çiğnemekte ve ortak akıl, anlaşma, sahte barış hayallerinin yayılmasına hizmet etmektedir. Legal imkanlardan yararlanmak adına yapılan bu esnemeler, halkımızı fikri açıdan silahsız bırakmaktadır. İşgalci sistem Kürt halkının ulus ülke hakikatini red ve imha etme politikasını sürdürürken ortak akıl arayışı kendisi olmaktan çıkmakla mümkündür. Son 20 yılda esas olarak yapılan da budur. Takiye bu manevraların örtüsü olarak sunulmaktadır.

– ‘Kürt diye bir şey yok’ denilen dönemlerde Adalet Partisi’nde siyaset yapmaya çalışan bir karakterdi Ahmet Türk. Bugün gelinen noktada statüyü konuşuyoruz. O gün durduğu yerde Kürt kimliğini savunurken de belli bir yöntem izliyordu mutlaka o ve benzeri siyasetçi arkadaşları. Bugün ise Kürdistan diyemedikleri için bir eleştiriniz mevcut. ‘Yeryüzünde kendi yurdunun adını kullanmaktan kaçınan siyasetçiler bir tek Kürdistan’da vardır’ diyorsunuz örneğin. Kaplumbağa hızıyla yol alındığı açık. Ancak insan, bu da geçmiş dönemdeki gibi bir yöntem mi diye düşünmeden edemiyor. Eleştirilmesi gereken nokta burada sadece ve sadece siyasetçiler midir?

Ahmet Türk ve benzeri Türkiye partilerinde siyaset yapan Kürtler, ne Adalet Partisi’nde ne de CHP de Kürt kimliğini savunmuşlardır. Bu mümkün de değildir. Bu partiler işgalci, jenosidci partilerdir ve siyasi hedefleri her zaman Kürt kimliğini ortadan kaldırmak olmuştur. Ben Kürdüm demekle Kürt kimliğini savunmak aynı şeyler değildir. Bugün bile HDP ben kimlik siyaseti yapmıyorum demektedir. Onun dışındaki tüm söylemleri Türkiyeliliğin nimetleri, demokratik Türkiye ulusu savunusudur. Türkiye’de Kürtler dışındaki allakton toplulukları (Türk, Çerkez, Pomak, Roman vs.) tanımlamak için bu coğrafyada bir ülke gerçekliğine ihtiyaç yoktur. Kürtler ise bu coğrafyanın otokton halkıdır ve hala kendi ülkelerinde çoğunlukta olan tek topluluktur. Bu nedenle Kürdistan demeden Kürtlerden söz edemeyiz. Yani diğer toplulukların geldikleri bir yer var ve bu onları tanımlamak için yeterlidir. Oysa Kürtlerin geldikleri bir yer yok, Kürdistan, tanım için tek referanstır. Türk devletinin son 30 yılda tek tek Kürtlerin varlığını kabul ettiği ve Kürt halkının ulus, ülke hakikatini reddettiği bilinmektedir. Bu nedenle Kürt halkının altından toprağı çeken yani bu meseleyi Kürdistan’ın varlığından söz etmeden çözmeye çalışan her tarif ve her çözüm önerisinin işgalci, jenosidçi olduğunu söylüyorum.

Kuşkusuz bu durumun esas sorumlusu işgalci, jenosidçi Türk Egemenlik Sistemidir. Bunu tartışmak bile abestir. Ancak bu sisteme karşı olduklarını söyleyenlerin öncellikle bu sistemin ideolojik hegemonyasından kurtulmalarını beklemek de bizim hakkımızdır. Çünkü TES sadece zor aygıtlarıyla Kürdistan’daki varlığını sürdürmemekte, en az zor aygıtları kadar etkili olan devletin ideolojik aygıtları da aynı işlevi görmektedir. Bu nedenle TES’in saflarımızdaki ideolojik yansımalarını, bunu savunanların niyetleri ne olursa olsun, sertçe eleştirmek durumundayız. Kaldı ki bu yansımanın sadece ideolojik değil, fiziki sızma da olduğunu biliyoruz. 

“KÜRT MİLLETİ YOKTUR AMA TEK TEK KÜRTLER VARDIR”

– İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok devlet kuruldu. Statüsü sömürge olarak tanımlanan birçok ülke bir biçimde statüsünü kazandı. Ancak Kürtler kendilerini sömürge olarak tanımlamadıkları için; siyasetçileri, aydınları, entelektüelleri bu tanımı net bir şekilde dile getirmediği için mi bağımsızlıklarını kazanamadı sizce?

Mesele Kürtlerin kendilerini nasıl tanımladıkları değildir. Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya nizamı ve bu nizamın dayandığı dünya devletler sistemi Kürdistan’ı parçalı ve statüsüz bırakmıştır. Dünyanın başta gelen emperyalist devletleri, mandacı ve sömürgeci Büyük Britanya ve Fransa, Kürdistan’ı bu statülerden de yoksun bırakmış ve 4 devletin sınırları içinde, jenosid sürecine terk etmiştir. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşından sonra şekli olarak da olsa bağımsızlığını kazanan onlarca devlet arasında Kürdistan olmamıştır. Aynı şekilde SSCB’nin dağılmasından sonra başlayıp, son yirmi yılda genişleyen Üçüncü Dünya Savaşı’nda da onlarca devlet kurulurken, henüz Kürdistan devletleşememiştir. 2017 de Güney Kürdistan’daki Bağımsızlık Referandumu’na dünya devletler sisteminin gösterdiği tepkiyi bu bağlamda değerlendirmeliyiz.

Bu durum Kürdistanlı aydınların, siyasetçilerin netlikten uzak durmalarını meşru göstermez. Özellikle Kuzey Kürdistan’da son 20 yılda ulusal bağımsızlık hedefinden uzaklaşmak, Kürdistan meselesinin teritoryal karakterini öne çıkarmamak ciddi bir sorunumuzdur.

– Avustralya’da geçmişte Aborjinlere yönelik asimilasyon politikaları üzerine hazırlanan ulusal bir raporda, bu sorun ‘Aborjin sorunu’ olarak değil de ‘Milli Utanç’ olarak tanımlanıyor. Bu tür bir tanım ne denli mümkün sizce Türkiye’de? Siyasetçilerden buna benzer bir tanımı dile getirmesini bekleyebilir miyiz sizce?

Avustralya’da Aborjinlere uygulanan soykırım artık bir tarihi haksızlıktır. Bu nedenle Avustralya’nın bu sorunu  “Milli Utanç” olarak tanımlaması bu anlamda geçmişiyle yüzleşmesi anlaşılır bir durumdur. Türkiye’de ise zamana yayılmış jenosid süreci devam etmektedir. TES varlığını Kürt halkının ulus, ülke hakikatini ortadan kaldırmak üzerine kurgulamıştır. Yani Kürdistan jenosidi Türk Devletinin varoluş biçimidir. Bu nedenledir ki Türk devleti Kürdistan’ın herhangi bir parçasında ya da dünyanın her hangi bir yerinde Kürdistan için olumlu olabilecek her gelişmeyi, her statü ihtimalini kendisi için bir “beka” sorunu olarak görmektedir. Yani Kürdistan’ın varlığı Türk devleti için olmak ya da olmamak meselesidir. Devletin yaklaşımı esas olarak budur.

Türkiye’de belirttiğiniz gibi bir gelişmenin olması mümkün değildir. Haliyle yüzleşmeyen, zamana yayılmış jenosidi durdurmayan bir devletten, geçmişiyle yüzleşmesini beklemek ham hayaldir. İmralı süreçlerinde yayılan sahte barış hayalleri yüzünden, Tunceli’ye Dersim denilmesini büyük gelişme olarak yorumlayanların anlamadıkları nokta budur. Kürdistan’a Doğu ve Güneydoğu Anadolu diyen bir devletin Tunceli’ye Dersim demesinin hiçbir değeri yoktur. Kürt milleti yoktur ama tek tek Kürtler vardır demek zamana yayılmış jenosidin sonlandığına değil bu sürecin yeni bir formda sürdürülmesi anlamındadır. Sahte çözüm ümitleri gerçek çözümlerin önünü tıkamaktan başka bir şeye yaramaz.

– Bir sömürge ülkenin demokratik olması, hukukla çerçevesi çizilmiş olsa dahi sömürge uluslar için ne anlama gelir? Zira, Fransa dünyanın en demokratik ülkelerinden biri sözde ancak Cezayir başta olmak üzere bütün Afrika’ya kan kusturuyor. Keza, İngiltere. Demokrasinin beşiği. En beyaz en temiz demokrat onlar. Ama onlarca sömürge ulusu var. Diktatörler değildi bunları yapan. Birçok zaman bu ülkelerde sosyalistler, sosyal demokratlar iktidar olmasına rağmen kolonyal külahlarıyla sömürgeciliğe devam ettiler. Bunca örnek varken, demokrasi ezilen ve/veya sömürülen ulusların dertlerini çözmeye tek başına yeterli midir?

Bu soru son yıllarda yaratılan demokrasi fetişizminin sonucudur. Demokrasi bir devlet biçimidir ve bir devletin egemenliği altındaki toplumla, ulusla olan ilişkisine işaret eder. Bu anlamda demokrasi bir devletin kendi iç işlerini, işleyişini ifade eder. Kürdistan Türk devletinin içinde değil, işgali altındadır. İşgalcilik, jenosid insanlığa karşı işlenen suçlardandır. Kuruluş felsefesi işgalci ve otokton halkların ortadan kaldırılmasına dayanan bir devlet demokratikleşemez. İşgalci, sömürgeci bir devletin demokratikleşmesi de sömürge ulusun kurtuluşu anlamına gelmez. Geçmişe gerek yok, ABD, Fransa gibi demokrasinin zirvelerinde olduğu söylenen devletler Libya’ya çullandılar ve Muammer Kaddafi’yi linç ettirdiler. Bu devletlerin demokrasisi onların bu vahşetine engel olmadı.
Kürdistan meselesinin çözümü olarak Türkiye’de demokrasiyi işaret edenler, aslında Kürdistan’ı Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası, Ege, Marmara gibi bir bölgesi olarak düşünenlerdir. Bunu savunan Kürt siyasetçiler ise Türk devletinin işgalci, jenosidçi karakterini gizleyen ve hatta onu Kürdistan’da yeniden üretenlerdir. Demokratik ulus, demokratik ülke, demokratik devlet savunucuları aslında tek millet, tek devlet, tek ülke sloganının başına demokratik kelimesini koyarak yeniden üretmektedirler. Kürdistan meselesi bir demokrasi meselesi değil, toprak ve iktidar meselesidir, kalıcı çözümü de Kürdistan’ın bağımsızlığı ve birliğindedir. Otonomi, federasyon, konfederasyon gibi çözümler ara ve geçici çözümler olabilir.

Bu nedenle Kürdistan’daki mücadeleyi faşizme, diktatörlüğe karşı mücadele olarak tanımlamak yanlıştır. Kürdistan’da mücadele işgale, jenoside, sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadeledir.

“KUZEY’DE TÜRKİYECİ BİR ANLAYIŞ HAKİM OLDU”

– Kürt halkına ve Kürdistan’a yönelik ‘sömürge’ tespitinin yerinde ve yeterince yapılmamasından ötürü ‘statü’ gündemi, bağımsızlık, otonom hep askıda kaldı. Bu anti-kolonyal ve sonrasında post-kolonyal literatüre Afrikalı, Hindistanlı aydınların ciddi katkıları var. Peki Kürt aydınları Kürt siyasetçileri ne katkı sağladı?

Aslında Kürdistan’ın sömürge olduğu tespiti yerinde ve yeterince yapılmıştır. Özellikle Kuzey Kürdistan’da 1960’larda başlayan bir süreçle Kürdistan’ın sömürge olduğu ısrarla ve inatla savunulmuştur. Bundan hareketle de Kuzey Kürdistanlı siyasi partiler 1970’lerden sonra Bağımsız-Birleşik Kürdistan şiarıyla siyaset yapmışlardır. Kürdistan’ın diğer parçalarında ise yine teritoryal bir talep olarak otonomi programlaştırılmıştır. 

Aslında Kürdistanlı örgütler genel olarak bağımsızlıkçı partiler idi. Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti, Kürdistan İstiklal Örgütü (Azadi), Xoybun, Komelayı JK (Doğu Kürdistan) bağımsızlıkçı örgütlerdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Kürdistan Cumhuriyeti (Mahabad) döneminde kurulan Kürdistan Demokrat Partisi üzerinden bu bağımsızlıkçı çizgi yerini otonomist bir siyaset anlayışına bırakmıştır. Bunun Kürdistani siyasette büyük bir kırılma olduğunu düşünüyorum. Bu kırılma Kuzey Kürdistan’da 1970’lerde aşılmış ve bağımsızlıkçı siyaset tarzı Kuzeyde egemen hale gelmiştir. Ne yazık ki SSCB’nin çözülmesinden sonra başlayan bir süreçle özellikle son 20 yılda bu kez Kuzey Kürdistan’da siyasette daha büyük bir kırılma yaşanmış ve Kuzey’de Türkiyeci bir siyaset anlayışı egemen hale gelmiştir. Kürdistan meselesi Türkiye’nin bir iç meselesi olarak programlaştırılmaya başlanmış, bağımsızlıkçı siyaset terk edilmiştir.

Kürdistan post-kolonyal döneme geçmiş değildir. Sömürge bile denemeyecek bir statüsüzlüğe mahkum edilmiştir. Bu nedenle ben Türk Egemenlik Sisteminin esas itibariyle işgalci ve jenosidçi olduğunu değerlendiriyorum. Bu post-kolonyal değil, kolonyal bile değildir. Kürdistan aydını kıt, siyasetçisi bol bir toplumdur. Bu nedenle uluslararası literatüre katkı beklentisini gerçekçi de gerekli de bulmuyorum. Kendi dilinde ümmi olan yani okur-yazar olmayan “aydınlarımız”, profesörlerimiz, akademisyenlerimiz var. Ve biz bu röportajı Türkçe yapıyoruz. Bu nedenle Kürdistan her parçasıyla müthiş bir dönüşüm yaşadığı, sosyoloji, siyaset, felsefe, edebiyat için büyük imkanlara sahip olduğu halde, bu imkan harekete geçirilememekte ve dünya literatüründe hak ettiği yeri bulamamaktadır.

– Kürt meselesini sadece, Türkiye’de yaşanan bir insan hakları sorunu olarak okunması gibi bir durum söz konusu. Oysa Kürdistan, dört ayrı parçada Fars – Arap – Türk sömürgeciliğinin aynı paydada buluştuğu bir Orta Doğu meselesi. Bunu sadece Türkiye’deki demokratik standartlara bağlayan akıl da başlı başına bir sömürge siyaseti değil midir? Sömürgeciler bu dört parçaya aynı bakıyor. Peki, statüsü ile ilgili bir siyaset yapılacaksa siyasetçilerin de bunu dört parçada yaşanan bir hak ihlali olarak gündemleştirmesi gerekmez mi?

Steve Biko “Siyah Bilinci” adlı kitabında şöyle diyor: “Güney Afrika’daki sorunu sınıfsal bir sorun ya da genel bir insan hakları, adaletsizlik olarak değerlendirmek yanlıştır”. Kürdistan meselesi parçalanmış bir ulus ve ülke sorunudur. İnsan hakları meselesi daha çok devletlerin kendi vatandaşları ile olan ilişkisindeki hak ihlallerini sorgulayan bir kavramdır. Bireysel haklara işaret eder. Ulus, topluluk hakları farklı bir kategoridir. Devletlerarası hukukta kabul edilen kendi geleceğini belirleme hakkı esas itibariyle her ulusun içinde yaşamaya mahkum edildiği siyasi birlikten ayrılıp kendi devletini kurma hakkıdır. Kürdistan meselesinde esas ilke de budur. Kürt ulusunun gasp edilen hakkı ayrılıp devlet kurma hakkıdır. Çözümü de bu hakkın teslim edilmesindedir.

Bu noktaya nasıl geldiğimiz önemlidir. Bu yenikçi bir psikolojinin sonucudur. Bunun ilk defa Öcalan tarafından ve 1999 yılında dile getirilmesi tesadüf değildir. O zamana kadar Kürdistan’ın bağımsızlığı ve birliğini savunanlar, birden bire her tür toprak temelli siyasetin yanlış ve hatta zararlı olduğunu keşfettiler. İş bu yenilmişliğin teorisini yapmaya kalmıştı. Demokratik Cumhuriyet, Anayasal Vatandaşlık ve Kürdistan meselesini, insan hakları meselesine dönüştürmek bu ihtiyacın sonucu olarak Kürt Siyaset Gündemine girdi. Bütün bu tezler aslında kolonyalist tezlerdir ve 1990’larda başlayan bir süreçle Türk siyaseti tarafından vaazedilmiştir. Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” demesi, Çiller’in “Bask modelini konuşabiliriz” demesi, Mesut Yılmaz’ın “Avrupa Birliğinin yolu Diyarbakır’dan geçer” demesi ve en son Erdoğan’ın “Kürt sorunu vardır ve bu benim de sorunumdur” demesi bu sömürgeci yeni vaazın örnekleridir. Sömürgecilerin bu argümanları Öcalan üzerinden Kürt siyasetine taşınmıştır. Gerek geçmişte AKP ile oynanan “çözüm süreçleri” gerekse de günümüzde CHP ile oynanmaya çalışılan demokrasicilik oyununun değişmez argumentleri olmuştur bu argumentler.

Kürdistan meselesi parçalanmış bir ulus-ülke meselesidir, çözümü mevcut devlet sınırlarının içine sığmaz. Yakın-Doğunun merkezi ülkesi olan Kürdistan’ın devletleşerek tarih sahnesine çıkması ile çözülür. Bu bir hak ihlali değil, hak gaspıdır. Çünkü kolonyalistler Kürt milletinin bağımsızlık hakkını tanımamışlar ve bu hakkı gasp etmişlerdir.

– Fars-Arap-Türk masası demişken, en son Kerkük referandumunda da bunu gördük. Kendi aralarında itiş kakış, kavga gürültü bir ilişkileri olmasına rağmen Kürt meselesinde birleşiyorlar. Söz konusu Kürtlerin hakları olduğunda, aynılar. Bunun şüphesiz sebebi ekonomik gerekçeler değil midir?

Gerek Kürdistan Bağımsızlık Referandumu’nda gerekse sonrasında Kerkük savaşında gördüğümüz şudur: Dünya Devletler Sisteminin cesaretlendirmesi ile her 4 sömürgeci devlet Güney Kürdistan’ın üzerine çullanmışlardır. Sonuçta Bağımsızlık Referandumu ile kazandıklarımıza Kerkük yenilgisi ile gölge düşürmeyi başarmışlardır. Ancak bu yenilgi geçicidir ve referandum başarısı kalıcıdır. Bunu sadece ekonomik gerekçelerle açıklayamayız. Kuşkusuz her siyasi tavır alışın ekonomik gerekçeleri vardır. Ancak mesele Kürdistan devrimi ise bunun dünya ölçüsündeki siyasi sonuçları olacaktır ve daha çok buraya yoğunlaşmak gerektiğini düşünüyorum. Birinci Savaştan sonra kurulan ve İkinci savaşta güncellenen Dünya Nizamı SSCB’nin çözülmesiyle çökmüştür. Dünya yeni bir nizam peşindedir. Bu yeni nizam uzun süreli Üçüncü savaşla kurulacaktır. Kürdistan’ın bağımsızlığı en başta bölgedeki devletler sistemini yıkacaktır. Bu nedenle Referandum ve Kerkük savaşında Kürtlerin karşısına dünya dikilmiştir. İsrail hariç. 

– ‘Bir ulusal temsil kurumu yaratamamak bizim en büyük kusurumuzdu’ şeklinde bir özeleştiriniz var Kürt halkına dair. Geç kalınmış sayılmaz. Nasıl bir kurum bu? Tasarrufları, öncelikleri nedir?

Ulus-ülke gerçekliği parçalanmış bir ulusun fertleriyiz. Parçalanmışlık eşitsiz ve birleşik gelişme yasasının daha yıkıcı sonuçlar oluşturarak işlemesine yol açmaktadır. Bu yasanın sadece eşitsiz gelişme bölümünü görenler Kürdistan’da dar parçacı bir siyaset tarzını benimsemişlerdir. Oysaki eşitsiz gelişim birleşik gelişimi örtmemelidir. Gelişimin birleşikliğini de gören bizler Kürdistan meselesinin nihai çözümünü Bağımsız Birleşik Kürdistan’da görüyoruz. Kuşkusuz eşitsiz gelişimi göz ardı etmeden. Eşitsiz gelişim her parçanın kendi özgül şartlarını göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Şu anda Güney’in bağımsızlığı, Batı’nın otonomi-federasyon tartışmasını böyle değerlendirmek gereklidir. Ancak öncellikle her parçada ve daha da acil olarak Güney ve Batı Kürdistan’da ulusal temsil kurumu yaratmak başarının olmazsa olmaz şartıdır. Aynı zorunluluk Kuzey ve Doğu Kürdistan için de vardır. Sürecin birleşikliğini ve ortak ulus-ülke aidiyetini göz önüne aldığımız zaman, parçalar arası ya da üstü bir ulusal temsil kurumunun gerekliliği de ortadadır.

Bu kurum devletsizliğin doğurduğu boşluğu dolduracak bir kurum olarak programlaştırılmalıdır. Kürdistan’da birlikte yaşama hukukunu oluşturmalı ve birlikte mücadeleyi koordine etmelidir. Dış dünyaya karşı Kürdistan halkını temsil etmeli, dışarıdan yapılan manipülasyonları etkisiz hale getirmelidir. Gerek işgalcilerin gerekse de bölgesel ve küresel güçlerin Kürdistan meselesini kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalıştıkları ve büyük ölçüde etkiledikleri biliniyor. İşgalci devletlerin içimizde de temsil edildiklerini biliyoruz. Bütün bunları önleyecek bir ulusal temsili kurum gereklidir. Bunun zor olduğu da açıktır. Bu ulusal temsil kurumu devletsiz ulusun devleti fonksiyonunu görecektir.

“KÜRDİSTAN ULUSAL MECLİSİ KURULMALIDIR”

– Bugün meclis çatısı altındaki Kürt milletvekilleri sizce nasıl bir yol ve yöntem öncelemeliler? 

Meclisteki “Kürt” milletvekilleri Türk meclisini, kendi şereflerini yerlerde süründürmek pahasına şereflendirmişlerdir. Aslında mecliste Kürt milletvekili yoktur. Meclise Türk olarak gidiyorlar ve Türklük, Atatürkçülük üzerine yemin ediyorlar. Kürdistan’da bir ulusal parlamento olmadan Kürtler adına Türk meclisine gitmek, Türk devletinin Kürdistan’daki işgaline meşruiyet kazandırmaktır. Kürdistani siyaset seçim siyasetlerini gözden geçirmeli ve bu entegrasyonalist siyaset tarzını terk etmelidirler. Bunu sadece gidebilenler için değil, gitmeyi hedefleyenler için de söylüyorum. Seçim dönemlerinde Kürt partileri arasında oluşturulan koltuk piyasası utanç vericidir. Bu koltuk piyasasını ulusal birlik olarak lanse etmeleri ise tam bir rezalettir. Kürdistan’da Ulusal Birlik meclis dahil tüm kurum ve kuruluşlarıyla Türk devletini Kürdistan’dan çıkarmayı hedefler. Bu devletin işgalci varlığını Kürdistan’da meşrulaştırmayı değil.

Sonuç olarak sözünü ettiğiniz milletvekillerinin yapacakları tek ulusal görev Türk meclisinden çekilip, Kürdistan Ulusal Meclisini kurmaya çalışmalarıdır.

– Son olarak, söyleşi yaptığımız herkese sorduğum bir soru var. Siyasetini en beğendiğiniz Kürt lider kimdir ve neden? Bugün Kürt meselesini şöyle bir oturup uzun uzadıya kiminle konuşmak isterdiniz? Ve ona sorunuz ne olurdu?

Genel olarak söylemek gerekirse Doğu Kürdistanlı siyasal liderleri daha ciddi ve samimi buluyorum. En başta onlarla Kürdistan’ın bağımsızlığı ve birliğinin önündeki engelleri ve çözüm yollarını tartışmak isterdim. Ayrıca İran’ın siyasi rejimini, idari rejimini konuşmak isterdim. Güney Kürdistan’da Bağımsızlık Referandumunun kahramanları olarak başta Mesud Barzani, Kusret Resul ve Necmettin Kerimi ile referandum ve Kerkük savaşını değerlendirmek isterdim. Kandil’de Karayılanla siyasal hedefleri ile mücadele tarzları arasındaki uyumsuzluğu, Öcalan’la ilişkilerini tartışmak isterdim. Batı Kürdistanlı siyasi liderlerle Kuzey Suriye neresidir diye sorup, Batı Kürdistan’ı bu isimle var olmayan bir ülke içinde eritmelerindeki mantığı tartışmak isterdim. Kuzey Kürdistanlılarla sık sık konuşup anlaşamıyoruz.

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

2 × 4 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla