Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

DELİ HÜSEYİN

Edayi Keleş, “Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizginin hikayesi…”Bir Amerikan filminde izlediğim o sahne hiç aklımdan çıkmıyor. Vietnam’da görev yapan bir ölüm mangasının tim komutanı, bir arazi taramasinda, ekibinin şaşkın bakışları arasında ” bu İyi bir Vietnam’lı” der. Kamera yerde bedeni çürümeye yüz tutmuş ve her tarafından irin akan, solucanların cirit attığı cesedi gösterir. Manzara korkunçtur. Ama bu korkunç durumu gölgede bırakan şey ise, tim komutanı ile ekibindekilerinin insani olmayan tavırlarıdır.Vietnam’da 1960 lı yılların sonlarında cereyan eden bu vahşet yıllarından onlarca yıl sonrasında, aynı sözün bir benzerini bu ülkede çok sıkça duymaya başladık.”En iyi Kürt, ölü olan Kürt’tür!…”Tek farkla ki; Vietnam’da o sözü ölüm timleri ve bizde ise; dişine kan değmiş kelle avcıları ile neredeyse bütün milliyetçi cenahın tamamı adeta bu cümleyi slogan haline getirdi.

İşte sonradan “en iyi Kürtlerden birisi” olan bir delinin gerçek hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum.Hüseyin, uzun boylu, esmer tenli yakışıklı bir delikanlıydı. Ortaokul ve lise öğrenimi döneminde en zeki ve başarılı öğrencilerden birisiydi. Lise sonrasında çok zeki olması nedeniyle kafayı sıyırdığı halk arasında söylenirdi. Bunun doğruluğu bir yana ama Hüseyin’in gerçekten kafayı bozduğu doğruydu. Hani sağa sola saldırganlığı yoktu. Belirli zamanlarda asabilik belirtileri olsa da kimseye zarar verdiği duyulmamış ve görülmemişti.Zaman zaman Dicle merkezde kendisiyle karşılaştığım zamanlarda, hal hatırını sorar, sigarası yoksa alır ve bir el harçlığı verirdim.

Bu nedenle Hüseyin ile dost olmuştuk.Tahminen 1989 yaz ortalarında, Dicle’nin Yokuşlu (Şingırik) köyünde kadastro çalışması yapmak üzere büro olarak tahsis edilen evde, bilirkişi, muhtar ve köylüler ile otururken dışarda bağrışmalar geldi. Hepimiz pür dikkat kesildik. Önce özel timlerin operasyonu sandık. Çünkü beyzadeler köye geldiklerinde ortalık ana baba günü olurdu. Kapıya doğru yöneldim. İlk gördüğüm Hüseyin oldu. Elinde bir kibrit vardı ve köyü yakacağını haykırıyordu. Hüseyin’in arada bir maruz kaldığı asabilik hallerinden biriydi. Köyü yakacak hali yoktu. Buna rağmen köylüler güvenlik güçlerini aramış ve ortalığı velveleye vermişti. Ne var ki güvenlik güçleri öyle her basit duruma müdahale edecek durumda değillerdi.

Hüseyin’i büroya davet ettim. Beni tanımadı. Geçti başköşeye kuruldu. Kendisine çay ve soğuk su ikram ettik. Sigarayı yakarak eline tutuşturdum. Hüseyin salonda oturanları gözden geçirdi. Sen kimsin? diyerek herkese tek tek sormaya başladı. Aldığı her cevap sonrasında okkalı bir küfür ve ardından:- Savcıya gittim. Anlattım… Savcı bana söz verdi. Ulan şerefsizler!….Neredeyse cevap aldığı her kişiye karşılık verdiği ve içinde savcı kelimesinin geçmediği tek bir cümlesi yoktu. Sıra bana gelmişti. Sert bir ses tonuyla:-Sen kimsin?- Ben Ergani savcısıyım, dedim.Hüseyin bu cevabım karşısında yutkunmaya ve heyacanlanmaya başladı. Deyim yerindeyse Hüseyin’in püf noktasını yakalamıştım.

Bilinçaltına savcı gücü ve etkinliği girmişti ve ben bunu çok ustaca yakalamıştım.- Şimdi Hüseyin’im buradan kalkıyoruz ve sen usulca hiç kimseyle muhattap olmadan köyüne gideceksin ama yarın Ergani’deki makamıma gelip her türlü derdini ve şikayetini bana , ben de gereğini mutlaka yerine getireceğim, anladın mı?Hüseyin titrek bir sesle;- Ta, ta mamm, savcı bey, dedi.Koluna girdim, ağızlarımıza birer sigara tutuşturup köy içinde yürümeye başladık. Sağda solda köşelerine gizlenmiş köyün erkek ve kadınları ürkek bakışlarla bizi izliyor. Hüseyin’i köyün çıkışına götürdüm, paket sigaramı ve el harçlığını verdikten sonra, iki yanağından öptüm ve yolculadım.

Bu taktiksel davranışım bütün köyde şaşkınlıkla karşılandı. Epey bir övgüye de mazhar kaldım. Müsaadenizle biraz da övünmek payım olsun yani.Birgün Dicle’den, Ergani’deki evime gidiyorum. Ergani köy garajında indim. Yolda Hüseyin ile karşılaştık. Durgun ve efendi hali ile bana doğru geldi ve beni tanıdı. (Ama savcı olarak değil, aşina olduğu dostlarından biriydim o an için) Köye gideceğini söyledi. Sigara ve “küçük haracını!!” aldıktan sonra, yanaklarını okşadım ve ayrıldık. Onu son görüşüm ve en son gören kişilerden biri olacağımı nereden bilecektim?

Hüseyin Dicle merkeze bir kaç kilometre kala arabadan inip kestirme patika yoldan köyü olan, Kurudere’ye doğru yola çıkar. Akşam karanlığı yavaştan çökmüştür. Hüseyin o an ölüme yürüdüğünü bilmiyordur. Kısa bir müddet sonrasında, ölüm ile yaşam arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hiç birimizin idrak edemeyeceği o an gelip çatar.

Köyün civarında pusu atan özel hareket timlerinin yoğun atışı ile Hüseyin delik deşik edilir…Ve ertesi akşam Dicle halkı kahvehanelerde, evlerinde akşam haberlerini dinlerken, spikerin zafer kazanmış komutan edasıyla verdiği haber:- Dicle ilçesinin Yeşilsırt köyü mıntıkasında bir terörist silahı ile birlikte ölü olarak ele geçirildi…Bu haber karşısında, Dicle’nin her bir köşesinden yükselen yuhhhh sesleri, Hüseyin’imin bedeninden yükselen acı haykırışlara karışıyordu…Hüseyin; en iyi Kürt mertebesine ulaşmış,Ceberrutların ise dişine bir kez daha kan bulaşmıştı..

Kayna: facebook Sayfasından

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

five × 2 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla