Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Zorlu yıllar 10.bölüm

– Ağabey mahkemenin sonucu ne oldu?

– Bekliyoruz hâlâ savcılıktalar.

Az önce ön büroda karşılaştığım manzarayı ve karmaşık duygularımı paylaşıyorum onunla. Çaresiz ama sakin bir ifadeyle;

– Ne yapabilirim ki? Gidebilecekleri başka bir kapı mı var? Zaten birazdan kapatıp gideceğim. Anlaşılan mahkeme daha da uzayacak. 

– Valla iyi edersin ağabey. Büron gözaltında, gelirken tanımadığım iki kılıksız kişi bürona girinceye kadar gözleri ile beni takip ettiler. Duruşları hiç iyi değildi. Dikkatli olman gerek. (Çorap satandan söz etmek aklıma bile gelmiyor.)

– Ben zaten aranıyorum Ferhat.

– Olamaz ağabey, sen nasıl aranıyorsun? Hem aranıyorsun hem de buradasın, ilginç! Buralardan hemen çıkıp gitmen gerekmiyor mu?

– Şu mahkeme bir bitsin, gözaltındakilerin durumları biraz netleşsin bakalım. Buralardan bir süreliğine uzaklaşmayı ben de düşünüyorum. Hem de en yakın zamanda.

– Ağabey bu arama esprisi neyin nesi?

– Namet (Nimettullah Epözdemir) yakalandığında onunla birlikte bir konuğunu da almışlardı. Durumu öğrenmek ve misafiri için bazı girişimlerde bulunmak üzere emniyete gittim. Polise durumu izah ettim “Siz misafirimizi bile gözaltına almışsınız, yanlış yapıyorsunuz” değimde polis bana listeyi gösterdi “Biz yanlış yapmayız avukat bey, işte gözaltı emrinin listesi” diyerek isimleri işaret parmağıyla göstererek okumaya başladı “Bak Nimetullah Epözdemir, bak Şevket Epözdemir…” dediğinde “Ama Şevket benim!” dedim, polis yanlış yaptığını anladı ve panikleyerek listeyi kapattı. Böylelikle arandığımı öğrendim.

– Valla ağabey çok cesursun, bunu bile bile hâlâ buradasın, pes yani!

– Çıkacağım, en kısa zamanda çıkacağım. Gözüme duvardaki avukatlık yemini ilişiyor.

– Ağabey bu yemin sana hiç uymuyor.

– Haklısın, deyip gülüşüyoruz. Bu sohbeti ayaküstü yaptık. Oturmamı istedi ama ben oturmak istemiyordum. Şevket ağabeyin ofisinde gereksiz kalabalığa bir de kendimi eklemek istemiyordum. Gideceğimi söyledim. Sonucu öyle ya da böyle öğreneceğimi söylüyorum.

– Nasılsa kimseyi serbest bırakmayacaklar, belki yaşından ötürü Habip amcamı serbest bırakırlar, bu bile zayıf bir ihtimal ya… Umut işte…

– Bir şey olmaz. Sıkma canını. Ben de kimseyi bırakacaklarını sanmıyorum.

Azad ve Niyazi’nin beni çok ciddiye aldıklarını sanmıyorum. Korktuğum için hayal gördüğümü düşünmüş olmalılar, vedalaşıp çıkıyorum. Ön ofise geçtiğimde içerdeki sigara dumanı, sigara tiryakisi olmama rağmen, gözümü yakıyor bir kez daha içten içe kızıyorum; sigara içenlere kızıyorum, onları buraya mahkûm edenlere kızıyorum… Şimdi Şevket ağabey o yumuşak, o güler yüzüyle nasıl bunlara “Büroyu kapatıyorum, hadi çıkalım” der. Diyemeyeceğini biliyorum, onlar gitmeden işyerini terk edemeyeceğini de biliyorum. İnsanları işyerinden çıkarma asla onun mizacına uygun değildi. Aldığı terbiye buna müsait değil, çaresiz bekleyecek onların gidişini.

Yakup Gökçe‘nin hemen Şevket ağabeyin ofisinin bitişiğinde konturlu telefon bayiliği vardı. Gelmişken ona da hayırlı olsun demek için dükkanına girdim. Karanlık bütün kenti teslim almıştı. Gözlerimle o iki kişiyi aradım yoktular, çorap satan da yoktu. İçim rahatlıyor, demek bir sorun yoktu…

Yakup arkadaşla uzun boylu bir iş sohbetine dalıyorum, işyeri için perspektifler sunuyorum, güzel bir sohbet oluyor. Sohbetin ortalarında yandaki fırıncı gelip “Ağabey arabanı kaldırır mısın çeper geldi boşaltamıyoruz” diyor. “Tamam” deyip Yakup‘la vedalaşarak işyerinden çıkıyorum. Birden kafamda şimşek gibi bir soru çakıyor, bu adam arabanın sahibinin ben olduğumu ve Yakup’un işyerinde olduğumu nasıl ve nerden bildi? Korkuyorum, Acaba…!

Arabama binmeden etrafımı kontrol ediyorum, şüpheli hiç kimse yok, hızla evime yöneliyorum…

Saat gece on civarı Azad arıyor beni, benden Nuri D ın telefon numarasını istiyor. Nuri D her zaman polisle, devletle iş birliği içinde olan biridir, nedenini soruyorum ama bana nedenini söylemiyor. (O gece Şevket ağabey kaçırılıyor, Azad bunu biliyor, bunun gizli bir yanı olamaz ki, bu illegal bir şey değil ki, neden bana söylememişti acaba, geceyi rahat geçirmemi mi istemişti?)

Ülkemde güneş erken doğar, işbaşı da erken yapılır, çünkü günler kısa, günleri kısaltan bir de korku var tabi. Gün ışığından daha fazla yararlanmak gerekiyor. Sabah işyerime gidiyorum, bir ay öncesinden Ankara’da iş ile ilgili bir toplantı düzenlenmişti. O toplantı için hazırlık yapıp akşam olmadan yola çıkmam gerekiyordu. Bitlis deresini karanlık çökmeden geçmeliydim, karanlık ölümü çağrıştırıyor.

Azad’ın işyerinin önünden geçiyorum ofisinde üç-beş arkadaş var. Merak edip yanlarına gidiyorum. Bu saate bu ne toplantı? Selam veriyorum. Herkesin suratı asık, herkes geceyi kötü geçirmiş, herkes düşünceli. Anlam veremiyorum durumlarına, onlar da neşeme anlam veremiyorlar. ‘Ne oldu?” diye sorduğumda Mehmet Kaya” Haberin yok mu? Şevket Ağabey kaçırıldı dün gece” Anlamıyorum… Anlamak istemiyorum belki. Böyle tatsız şakalar da yapılmaz ki…

Bu tür şakalar hiç hoş değil, diyorum. “Çünkü Azad la kapı komşuyuz. Azad duyar duymaz bana haber verir, en azından tedbir için” diye düşünürken Azad;

– Evet, doğru Ferhat, dün akşam kaçırılmış, diyor. Herkes geceyi Şevket ağabeyimizi düşünerek geçirmişti. Dostları onun için bir şeyler yapabilme çabası içine girmişlerdi. Ben ise Azad’ın sayesinde bütün bir geceyi bunlardan habersiz geçirmiştim. Bilenler gece boyunca birbirini aramış, “Şevket abi kaçırıldı tedbirli olun!’ diye. O gece kaçırmak amacıyla Abdulbaki Aslan’a da tuzak kuruyorlar, rastlantı sonucu tuzağa düşmeyince gecenin bir vakti evine gidiyorlar. Gelenler “Biz gerilla yakınıyız dışarıda kaldık” veya “Biz gerillayız” diyorlar. Normal koşullarda her yurtsever, bu tür durumlarda, kapısını dara düşenlere açar. Abdulbaki Aslan olayı bildiği için kimseye kapıyı açmıyor. Ama ya benim kapıma gelselerdi?..

Sorular soruyorum peş peşe, yanıtları olmayan sorular ve ben yanıtlıyorum sorularımı; herkesin bildiği ama yanıtlayamadığı soruları. Herkes bilir faili “meçhul” ün ne olduğunu ama Şevket Ağabeye ölüm yakışmıyor, ona gülmek, daha fazla gülmek ve güzel sohbetler yakışıyor. Ölüm ondan çok uzakta değil, yanı başında, dün gece ona misafir mi olmuştu?

– Bir ay sonra ya Hazar Gölü’nün çevresinde ya da Fırat’ın kenarında buluruz ağabeyi. Diyorum.

Bir aydan önce de ona ulaşmak mümkün değil. Sağ olarak dönmesi mümkün değil, ağabeyimiz ÖLDÜRÜLDÜ!

Kimsenin itiraf edemediği ama bildiği şeyi ben yüksek sesle dile getiriyordum yüreğim yanarak. Anılarım canlanıyor bir bir ve şu gerçek beni ve arkadaşları eziyor tüm ağırlığı ile; Şevket abi, faili bilinen ama saklanan meçhule gitti, ağabeyimiz öldürüldü, o her derde deva aspirinimiz öldürüldü ve onu bir daha göremeyeceğiz. Bir daha onunla votka içemeyeceğim, bir daha onun yanında özel bir yerimin olduğunu anlayamayacağım. (Şevket ağabeyin şahadetinden sonra bir daha asla votka içmedim.)

İşyerime gidiyorum, personelim Avukat Şevket Bey’in neden, niçin kaçırıldığını soruyor bana. O, “Avukat Şevket Bey” değildi ki benim için. O, katışıksız bir dost, o, fırtınalı havalarda sığınacağın bir liman, o, bütün yaralara merhem bir ilaç, o, kelimenin tam anlamıyla bir ağabeydi benim için. Ama o, Tatvan’ın Avukat Şevket Bey ‘i idi. Tatvanlıların yanına gidip davalarını bedava verdiği Şevket beydi. Tatvanlı herkesin meziyetleriyle övünç duyduğu bir Şevket beydi. Ama gece kaçırmışlardı onu; ölüme götürülmüştü. Dün yer küremiz son gecesine tanık olmuştu.

Şehre çıkıyorum, her köşe başında Şevket’in kaçırıldığı konuşuluyor. Herkes sıranın kendisinde olduğunu düşünüyor, bilmiyorlar ki herkes adına Şevket kaçırıldı. Artık evlerinizde rahat uyuyabilirsiniz beyler, kurban en iyisinden seçilir, avcı en iyi kurbanını seçti, artık hepimiz sıcak yatağımızda rahat uyuyabiliriz. Kamufle olmak adına Arif’in kumarhanesinde kumar oynamanıza da gerek yok. Sarhoş, Lümpen numarası çekmenize de… CHP’ye üye olmak zorunda da değilsiniz artık. Hepimiz adına Şevket ağabeyi seçtiler.

Tatvan o gün çok sessiz, her yerde Şevket’in kaçırıldığı konuşuluyor ve herkes bu işin içinde Tugay Komutanı Korkmaz Tağma ile Mutkili Tello Uçak’ ın parmağının olduğunu düşünüyor. Düşünüyor ama kimse kendisine bile itiraf edemiyor. Tatvan şehir merkezinde yas var. Ölümün ağırlığı var, herkes içten içe yazık oldu diyor, hak etmiyor bu ölümü diyor. O kısa boylu güleç insanı, o şık ve sevecen insanı düşünüyor. “Sıra kimde?” sorusu bugün her zamankinden daha ağır ve daha yakıcı bir soruya dönüşüyor. İstisnasız her yurtsever sıranın kendisine geldiğini düşünüyor. Aynı akşam Abdulbaki’nin evine giderek onu kaçırmaya yeltenmeleri, bu kuşkunun yersiz olmadığını gösteriyordu. Korku dağları bekliyor. Korku yüreklere sinmiş. Korku gündüzlerin efendisi gecelerin celladı olmuştu.

Günlük işlerimizi yapıyoruz. Yaşam devam ediyor. Bir ayağımız Şevket ağabeyin ofisinde, bir haber, bir güzel haber alabilir miyiz diye. Şevket ağabeyin iki oğlu da babalarının kaçırıldığını duyar duymaz gelmişlerdi. Sakin vakur duruşları var, imreniyorum Serdar’ın o vakur duruşuna. Yiğitlerin oğlu da yiğit olmalıydı, tıpkı Serdar gibi.

İş Bankası’na gidiyorum para çekmek için. Yolda Şakir amca (Şakir Epözdemir)in oğlu Lokman‘la karşılaşıyorum.

– Ağabey sanırım amcamı buldular, diyor

– Neee… nerde… nasıl?

– Rahva da bir ceset bulunmuş, o olduğu söyleniyor.

Banka müdürünün odasına göz atıyorum, Şakir amca müdürle sohbet ediyor, olaydan haberi yok sanıyorum, onun sakinliği bende böyle bir izlenim bırakmıştı. Yanılmışım. Müdüre paranın erken verilmesini, gidip bulunan şahıssa bakması gerektiğini söyleyince yanıldığımı anladım. Şevket ağabeyin bürosuna gidiyorum. Şevket ağabeyin koltuğunda Serdar oturmuş telefonlara bakıyor, bulunan cesedi soruyorum.

– Ya ağabey bizi de korkuttular, yanıltılar. Rahva’ da soğukta donan bir köylünün cesedinin babam olduğunu söylediler, panikledik ama o değilmiş, arıyoruz hâlâ, Tugay Komutanı’ndan randevu istedim vermedi, ona ulaşamıyorum.

Bu arada bir telefon geliyor, Serdar yanıtlıyor, karşıdaki Şevket ağabeyin soyadını soruyor, Serdar; “Epözdemir” olduğunu söylüyor, telefonu kapattıktan sonra soruyorum “kimdi?” diye

– İstanbul Barosu. Bunlar salak, babamın orda bir davası varmış soyadını soruyorlar.

İçime bir korku düşüyor, Baro yetkilisi olduğunu söyleyen adam Şevket abinin telefonunu biliyor, adını biliyor, soyadını bilmiyor?

Olacak iş değil bu! Bu kasvetli Havada kuşkuları dile getirmenin zamanı değildi, komplo teorileri üretmenin zamanı değildi. Kuşkularımı Serdar’a anlatmıyorum.

Serdarlığım benim Ankara’da çok önemli bir toplantım var ve yarın sabah orda olmalıyım, müsaaden varsa gidebilir miyim, yapabileceğim bir şey var mı?

– Elbette ağabey gidebilirsin, bu işin ne kadar süreceği belli değil, biz bile bir şey yapamıyoruz.

Üzgün ayrılıyorum. Rahva’ da bulunan cesedin Şevket ağabeye ait olmadığını duymak hoşuma gidiyor, hâlâ ümit var mı acaba? Kendimi kandırdığımı biliyorum ama kendimi kandırmak hoşuma gidi-yor. “Umudun kör kuyularda tutsak edilmesine” razı olmuyor gönlüm. Hele bu Şevket ağabeyime yönelik bir umutsa… Umut, toplu iğne ucu kadar da olsa umuttur, o minnacık umuda sarılıyorum. Onu büyütüyor, büyütüyor, büyütüyorum…

Tatvan’da kimse Şevket’in ölmesini istemez. Onu sevmeyen var mıdır? Acaba kimseye kötülüğü dokundu mu? Asla!..

Karmakarışık duygularla Tatvan’dan ayrılıyorum. Biliyorum, bu cellatlar “sağ koymaz, sağ koymaz öldürürler” Şevket ağabeyimi… Kendimi kandırmaya ihtiyacım var, iyimser olmaya, bardağa dolu tarafından bakmaya ihtiyacım var… İhtiyacım var ama, bardağın hiç dolu tarafı yok ki… Hepsi boş! Şevket ağabey haber vermeden hiçbir yere gitmezdi. Hele korkunun padişah olduğu günlerde, atacağı her adımdan dostlarını haberdar ederdi. On altı saati aşkındır yok ortada. Hiçbir izine rastlanmıyor. Bu yok oluşa iyimser bakmak mümkün değil… Bu yok oluşun içinde zerce kadar umut yok. Kaçırılmış olmanın dışında hiçbir ihtimal yok. Gitti Şevket abi, gitti…

Şevket ağabeyin şahadet mertebesine ulaştığını Ankara’da, toplantıya ara verildiği sırada bir arkadaştan öğreniyorum. Birdenbire koltuğa yığılıyor ve ağlıyorum. Hüngür hüngür ağlıyorum. Toparlıyorum kendimi. Bir an için arkadaşın yanlış bilebileceği umuduna sarılıyorum. Bu umutla Tatvan’ı arıyorum. Haber doğrulanıyor ve yıkılıyorum bir kez daha. Geleceğimi söylüyorum “gelme diyorlar.

– Cenaze kaldırıldı zaten, hava gergin bir de sen gelme. Yapılması gereken her şey yapıldı. Senin burada yapacağın bir şey yok.

Kimsenin yapacağı bir şey de yok zaten!

Toplantının sonraki bölümüne katılamıyorum. Hiçbir şey dinleyecek, hiçbir şey anlayacak durumda değilim. Beynim o güzel insana, o mukaddes insana takılıp kalmış içimde fırtınalar kopuyor. Sağa sola savruluyorum, sığınacak bir liman arıyorum. Bulamıyorum.

Çok acı çektik, çok acı çektirdiler bize, ama hiçbiri bu kadar oturmamıştı yüreğime, hiçbiri bu kadar esir almamıştı beni. Hiçbiri bu kadar sarsmamış, savurmamıştı beni…

Bir an önce bu kentten çıkmalıydım. Canilerin cinayet kararlarını alıp uyguladıkları bu kentten uzaklaşmalıydım. Tiksiniyorum, nefret ediyorum bu kentten!

İzmir’e gitme programımı öne alıyorum ve hızla çıkıyorum cellatların başkentinden. Arabayı kullanamıyorum. Kaza yapacağım. Sağa çekip başımı direksiyona dayıyorum. Sulu gözlü biri değilim. Ama göz bebeklerime hücum eden ıslaklığa engel olamıyorum. Düğümlenen boğazım nefesimi kesiyor, hıçkırıyorum. Neden sonra yola devam ediyorum. Kâh ağlıyor, kâh araba sürüyorum, bu böyle olmayacak. Bir benzin istasyonunda mola veriyorum, gazete alıp son satırına kadar okuyorum, içimden araba kullanmak gelmiyor, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor, Şevket ağabey yürekleri yakıp şahadete ulaşmışken, karalar bağlayıp yas tutmaktan başka hiçbir şey yapılamazdı.

Saatler sonra kazasız belasız İzmir’e varabiliyorum. Bir geceden fazla İzmir’de kalamıyorum. Beynimi ve yüreğimi bıraktığım kente dönmeliydim. Öyle yapıyorum. Tatvan’a dönüyorum bir akşamüstü. Evime gitmeden önce Şevket ağabeylere gidiyorum.

Taziye var, herkesin sakalı uzamış, herkes üzgün. Beni görünce şaşırıyorlar “Neden geldi?” der gibi bakıyorlar. Oturuyorum. Uzayan sakalları artık kestirmek gerekiyordu. Hepimiz Şevket ağabeyimizin katledilmekle birlikte ağır darbeler almıştık. Kelimenin tam anlamıyla yüreğimiz dağlanmıştı ve kelimenin tam anlamıyla düşman hedefini tam on ikiden vurmuştu. Bizim mutsuzluğumuz düşmanı zevkten dört köşe edecekti. Onları daha fazla mutlu etmemek gerekiyordu. Onlara inat yaşama daha bir sarılmak gerekiyordu. Önce görüntümüzden başlamalıydık işe. Geleneği fazla uzatmadan en başta şu sakalları kesmeliydik. Berber getirmek istediğimi, müsaade ederlerse berber getireceğimi söylüyorum. İzin çıkıyor, berber getiriyorum, sakallar kesiliyor. Karanlık çökmüş, eve gitmek için izin istiyorum, “Olmaz!” diyorlar “Seninle biri gelsin”, “Bir şey olmaz” diyorum ama tüm ısrarlarıma rağmen yanıma birini katıyorlar eve kadar.

Eşime soruyorum, olayı anlatıyor, ben gittikten iki saat sonra ağabeyin izine rastlamışlar. Meğer sabah saatlerinde bulunan köylü kılıklı ceset Şevket ağabeyinmiş. Cellatların konuşturmak, soru sorup yanıt almak gibi dertleri yokmuş. Tüm yurtseverler adına, ülkemde olup biten her şey adına hınçlarını ondan almışlar. Öldürünceye kadar dövmüşler.

Şaşırıyorum yirmi dört saat geçmeden na’şını bulduklarına. Eşim “Tatvan da bir panik var” diyor. Başka ne olacaktı ki? Amaç en iyiyi katlederek panik yaratmak değil miydi? El hak, bunu çok iyi başardılar!

Sabah yine Şevket ağabeylere gidiyorum ve birkaç gün tüm günü mü orada, onlarla birlikte geçiriyorum. Her seferinde dikkatli olmam gerektiğini hatta bir müddet Tatvan’dan çıkmam gerektiğini söylüyorlar, ister istemez ben de endişeleniyorum, acaba hakkım da bir duyum mu almışlardı. Hayır bir duyum yokmuş ama tedbirli olmam gerektiğini söylüyorlar.

Yıllar sonra kardeşim Azad’ın notlarında Şevket ağabeyin katledildiği geceyle ilgili şu anekdota rastladım.

“O gece, bir süre önce Özgür Politika Gazetesi’nde Şevket abinin ağzından üretilen yalan haberi, uydurma demeci yine masaya yatırdık. Gazetede çıkan asılsız demeçte; 

Tatvan’daki Kontrgerillanın başını Tatvan savcısının çektiği yazılmıştı. Şevket Abi DEP ilçe başkanıydı ve böyle bir demeç vermemişti. Bunun bir komplo olduğunu düşünüyorduk. Şevket abi de aynı kanaatteydi. Ona neden hâlâ tekzip etmediğini sorduğumda. ‘Neyini tekzip edeyim? Verilmek istenen mesaj çoktan istenen yere ulaşmıştır. Kaldı ki tekzip etsem ne olacak, yayınlayacaklar mı? Haydi yayınladılar diyelim, Şevket neden bir savcıyı koruyor diye hesap sormayacaklar mı Azad? Anlayacağın aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık! Haberin çıktığı gün savcı beni makamına davet etti; başıma bir şey gelirse bunu senden bilirim, devlette öyle bilecek Şevket! diyerek açıkça tehdit de etti beni. Yalan demeç üretip bunu haber yapan iki muhabir her ne hikmetse o gece Şevket abinin bürosuna da gelmişlerdi. Bu rastlantının garipliğinden çok, ilginç tavırları dikkatimi çekmişti. Bunu aynı gece Şevket abiyle de paylaşmıştım. Aynı gece bir seçim nedeniyle Mehmet Kaya’nın evinde bir görüşme vardı. Telefon açarak beni de çağırdılar. Şevket abiden izin isteyip ayrıldım. Görüşmemiz çok kısa sürdü. Oradakilerden birini evine bırakıp dönerken, Şevket abinin bürosuna da uğradım. Büro kapalıydı. Demek ki mahkeme bitmiş diyerek evime geçtim. Mahkeme sonucunu öğrenmek istiyordum. Şevket abileri aradım. Şakır amca çıktı telefona ve hâlâ Şevket abinin eve gelmediğini söyledi. Büro da kapalıysa nerede olabilirdi? Şakir amca ‘Bir saniye bekle, kapıya bakayım’ dedi. Kapıya baktı, arabası kapıdaydı. ‘Nimettulah’lara geçmiş olabilir, bir de oraya baktırayım’ dedi. Nimettullah’lar’ın evi bir üst kattaydı. Orada da yoktu. Telaşa düştük. Orayı burayı arayarak Şevket abinin izine rastlamaya çalıştık. Gözaltında olabilir diye, devletle sorunu olmayanların aracı olmasını sağladık. Sonuç alamadık. Gecenin bir vaktinde Xalê Ziya Yavuz’ un resmen gözaltına alındığını duyunca rahatladık. Demek ki devlet, Şevket abiyi de gözaltına almış ama bizden gizliyordur diye düşündük. Bizi bu düşünceye sevk eden; bir polis memurunun Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alınacaklar listesinde adının bulunduğunu ağzından kaçırdığını bize söylemesi olmuştu. Daha fazla insana haber vererek gecenin bu vaktinde onları telaşlandırmak istemedik. Bir sonuca varmış olmanın rahatlığıyla uyudum. Sonraki gün biz ‘kaçırılma mı? Normal gözaltı mı? diye araştırırken Rahva’dan kara haber geldi. Aynı günün gecesi Şevket abinin cenazesini koyduğumuz camide o iki muhabirle tekrar karşılaşmıştım. Hâlâ gazetedeki yalan haberin, olmayan demecin, Şevket abi için sonun başlangıcı olduğunu düşünüyorum.”

Tatvan

Tavan, Şevket ağabeyden sonra kaldığım iki yıl boyunca asla kendine gelemedi. İş yerleri daha güneşin batmasına bir saat kala kapanır oldu. Herkes “yazık! yazık!..” deyip olayı tartışıyor gizliden gizliye. Faili belli olan bu “faili meçhul” cinayetin sonuçlarını tartışıyorlar, bir konuda hem fikirdi Tatvan’ lı, Tatvan’da onlarca kişi öldürmenin anlamı yoktu. Öyle biri seçilecekti ki kitle sinsin, bomba etkisi yapsın. Çok fazla düşünmemiştir cellatlar. Bu şahıs belliydi; o, bu, şu değil. O kişi ŞEVKET EPÖZDEMİR‘di. Sonraları duyduk bazıları ölümden pay çıkarmak ya da ülkeyi terk etme gerekçesine kılıf bulmak için “Şevket beyden sonra sıra bendeydi, bu yüzden Tatvan’dan çıktım” demişlerdi. Ülkemde sırasını beklemek doğaldı. “Sıra kimde?” sorusunu sormak ve yanıtını aramak da doğaldı, ama Tatvan’da Şevket abi katledildikten sonra asla sıra kimseye gelmeyecekti! Yüz faili “meçhule bedel bir can almışlardı. Artık başkasını öldürmeye gerek yoktu. Bu doğru bir tespitti. Sonraki yıllar bu tespiti doğruladı. Doğruladı ama ben de korkuyorum, “sıra kimde?” sorusunu ben de kendime soruyordum. İçimizden bir ya da birkaçını daha katledebilirlerdi. Bu ihtimali yabana atmamak gerekiyordu.

Tatvan sinmiş, Tatvan bitmişti. Ekonomik yaşam güneş batmadan bir saat önce bitiyor, sosyal yaşam ise artık uzun süre olamayacaktı, evcilik oyunları bitmişti, misafir ağırlamak Tatvan’lını işi değildi artık, komşuya gitmek mi? Ya pusuda biri varsa!

Eşim öğretmen, oğlum öğrenci olduğu için akşam altıda eve gelirlerdi, ben ise karanlık çökmeden evdeydim. Onlar gelinceye kadar ben pembe dizilerimi izlemiş, sofrayı kurmuş olurdum. Utanırdım bıyıklarımdan. Herkesin durumu aynıydı. Bu durum, Tatvanlı erkekler arasında espri konusu olmuştu. Erkeklerin gündüzden eve kapandığı bir dönemdi/ Kimse kahramanlık yapmıyordu. Kulüpçü Arif Çakır iflas etti, devamlı müşterileri yoktu artık.

Sonuç

Şevket Epözdemir’ den sonra Tatvan’da faili meçhul cinayet işlenmedi, çünkü isabetli bir hedef vurulmuştu, başka hedefleri seçip riske girmenin anlamı yoktu. Amaca ulaşılmıştı. Hâlâ Tatvan’da Şevket ağabeyin şahadeti konuşulur. Herkes bir konuda hem fikirdi; onu vuranlar bile bu yüce insan büyüklüğü önünde ezilmişlerdi. Onurlu bir yaşamdan, onurlu bir ölüme gitmek en çok da Şevket ağabeye yakışırdı. Kendisine yakışanı yaptı… Şahadeti önünde saygıyla eğiliyorum…

20 Haziran 2003 Ankara

YIL 95 SURGUN

Yaşadığım coğrafya ateş, kan ve barut kokuyor, gün olmuyor ki bir gerilla şehit düşmesin, yurtsever biri “meçhul” bir cinayete kurban gitmesin. Korku, panik her yerde, ölüm hiç kimse için uzak değil; ölümü iliklerine kadar hissederek yaşıyorsun. Gece alınıp götürülmeyeceğinin garantisi yok. Artık bir müddet sonra cehennemi yüreğinde yaşamaya başlıyorsun. Göz bebeklerinin kirletilmesine alışıyorsun, artık kanıksıyorsun ölümleri, içten içe yanıyor olsan bile senin için yaşam devam ediyor…

Karanlık, yaşadığım coğrafyada ölümü çağrıştırıyordu, bilinmezliğin habercisi gibi. Sokaklarda panzerler dolaşırdı. Panzerlerin üzerinde Rambo özentili, bıyıkları sarkık, tabanca kabzalarında üç hilalli özel tim polisleri olurdu. Panzerler, polisler korku salar yüreklere; çocuklar korkar, kadınlar korkar, ya erkekler!..

Polisler, gece baskınlara giderlerdi. Korkudan yüzlerine kar maskesi takarlardı. Korkaklıklarını bağırarak gizlemeye çalışırken minnacık yüreklere de korku salarlardı. Korkusuz görünmek istedikçe korkak olduklarını gizleyemezlerdi. Çapraz bağlanmış postalları ve silahlarındaki üç hilal resimleriyle ele verirlerdi kimliklerini. Zaten kimliklerini hiç saklamazlardı. Korkak yürekleriyle onlar benim vatanımda “vatansever” olurdu, ben ise kendi vatanımda “vatan haini”

Hava erken kararırdı ve ben güneş batmadan evde olurdum. Eşimden, kızımdan, oğlumdan önce evde olmak beni utandırırdı. 

Karanlık basmadan evdeyim. Beni nelerin beklediğini bilmiyorum. Eşimin ve çocuklarımın gelmesini beklerken, pembe dizileri izleyerek vakit geçiriyorum. O akşam eşim eve yorgun dönüyor. Hep birlikte yemek yiyoruz, eşim ve kızım erkenden yatıyorlar. Ben oğlumla televizyonda Rambo filmini seyrediyorum; her tarafı mermiyle donatılmış olan Rambo, dağdan dağa atlıyor, Afganistan’da Sovyet askerine kan kusturuyor, mazlum Afgan halkına Amerikan ‘’yardımı’’ yapılıyordu. Filmin en heyecanlı yerinde dışarıdan gelen panzer seslerini duyuyorum. Meraklanıyorum, bakacağım ama hele Rambo helikopteri bir düşürsün. Helikopter düşüyor. Ben pencereye yönelip ışıkları yakmadan dışarı bakıyorum. Sokak asker ve polis dolu. Yüzlerinde kar maskesi olan Rambolar, ellerinde silahlarıyla evime doğru koşarak geliyorlar. 

Ben eşime haber vermek için hızla yatak odasına doğru koştum. Bu sırada dışarıdan bir ses geliyor kulağıma;

“Bizi gördü, içeri kaçtı, dikkatli olun!”

Söylenenleri umursamıyorum. Ben eşime ulaşamadan onlar kapıya dayanıyorlar. Bir an eşime mi, kapıya mı gideyim ikilemi yaşıyorum ve kapıyı tercih ediyorum.

“Kim o?” 

“Polis!”

“Tamam, aile var, izin verin giyinsinler” diyorum. Kırılacak gibi dövülen kapının sesine eşim uyanıyor.

“Ne oldu?” diyor.

“Polis!” diyerek kapıyı açıyorum. İçeri polisler, özel tim ekipleri doluveriyor. Gözlerime bakıyorlar. Oğlum Ceng panik içinde televizyonu kapatıyor, eşim Gülsen şaşkın ve uyku sersemi, kızım Şevin olup bitenden habersiz mışıl mışıl uyuyor,

“Evini arayacağız.”

“Buyurun arayın.”

Arıyorlar, bizden başka kimse yok.

Kitaplarıma yöneliyorlar, acıyorum kitaplarıma, yine bu cahil adamlar onları götürecekler, zavallı kitaplarım. Duvarda Halepçe katliamının resmi var, gözleri takılıyor.

“Ferhat sen Halepçe’yi çok mu seviyorsun?”

“insanım diyen herkes, bu katliamı lanetler” diyorum, cevap vermiyorlar.

“Giyin Ferhat! Sıkı giyin! Gideceğin yer soğuktur!”

Bu bir tehdit mi, yoksa gerçekten soğuk bir yere mi gidiyorum, bilmiyorum ama bir bilinmezlik daha yaşayacağımı biliyorum. Yavaş yavaş giyiniyorum. Eşime ve oğluma bakıyorum. Eşimin gözlerinde yeni bir ayrılığın hüznü var, oğlumun gözlerinde ise çaresizlik. Oğlum bu adamları iyi tanır. Her Kürt çocuğu gibi çok şeye tanık olmuştur. Bilir gece yarısı giden babaların, meçhul cinayetleri, öksüz kalan çocukları. Daha geçen yıl Şevket amcası götürülmüş, Rahva ‘da karlar altında ölü bulunmuştu. Yeniden eşime bakıyorum, sesiz sakin görünmeye çalışıyor, duygularını anlayamıyorum. Kızım olanlardan habersiz uyuyor. Kızım Şevin uyuyor olması sevindiriyor beni. Bu maskeli adamlar korkuturdu onu, korku düşerdi o minik yüreğine.

Firarda olan ağabeyim Nevzat’ın cep telefonunun numarasını paralarımın arasında saklamıştım. O numaradan kurtulmalıydım. Eşime;

“Gülsen, size para bırakayım” diyorum.

“Yok sende kalsın, para sana lazım olur” diyor.

“Gideceğim yerde lazım olmaz” diyorum.

Elimi cebime atıyorum, eşim itiraz ediyor, para alma konusunda onu ikna edemiyorum. O tüm saflığı ile gideceğim yerde lazım olur düşüncesiyle parayı almak istemiyor. İçten içe sinirleniyorum, o telefon numarasından mutlaka kurtulmalıyım. 

Eşim soruyor;

“Bir ihbar mı var?”

Polisler bir şey yakalamış gibi bu sorunun üstüne atlıyorlar.

“Ne o hanımefendi ihbar mı bekliyordunuz?”

“Eşimi neden götürdüğünüzü bilmek istiyorum”

Yakalandığım anlardaki konuşmalardan birine daha şahit oluyorum. Gereksiz, agresif tavırların hesabını sonradan ben öderdim. Genellikle yakalandığım zamanlar az konuşurdum, sessiz kalırdım. Aklım hâlâ cebimdeki telefon numarasında, ondan nasıl kurtulabileceğimi düşünüyorum. Giyinmem bitiyor. Kızımla vedalaşmak için izin istiyorum, veriyorlar izni. Kızımı öperken cebimdeki tüm paraları, telefon numarası ile birlikte kızımın yastığının altına koyuyorum. Eşim görürse itiraz eder diye bir an korkuyorum. Uyanmasın diye kızıma sarılmıyor onu sadece öpüyorum. Bir daha kızıma ne zaman görebilirim bilmiyorum. Eşimle oğlumla vedalaşıyorum, bir hüzün kaplıyor yüreğimi. Polisler eşliğinde merdivenleri iniyorum. (Sonradan öğreniyorum ki polisler çıkarken evin telefon kablolarını koparıyorlar ve balkona çıkmamaları için eşimi ve henüz on yaşındaki oğlumu tehdit ediyorlar. Eşim ve oğlum biz gittikten sonra koltuğa oturup bir an ne olduğunu düşünüyorlar, oğlum onlara gözyaşlarını göstermiyor ama onlar gittikten sonra doyasıya ağlıyor.)

Dışarı çıktığımda etrafıma bakıyorum, polislerin çok oluşu beni rahatlatıyor, böyle faili “meçhul” olmaz, “demek ki normal bir operasyon bu” diye geçiriyorum aklımdan. Bunlar ölümü gösterip sıtmaya razı etmişler bizleri…

Polis minibüsüne bindiriliyorum, telsizle bir yere haber veriyorlar.

“Ferhat’ı aldık’

Telsizin diğer ucundan sert bir ses geliyor kulağıma;

“Neden Ferhat minibüste, onu hemen Ford’a bindirin.”

Minibüsten iniyoruz. Binek bir otomobile bindiriyorlar beni. Montumu kafama geçiriyorlar. Kendimi o an çok yalnız hissediyorum. Bu yalnızlık duygusu bana hiç yabancı değil. Kaç kez yaşadım gözlerim kapalı bu kısa yolculukları, anımsamıyorum. Bu da onlardan biri işte. İçinde bulunduğum otomobil hareket ediyor, yola çıkıyoruz. Sağ tarafa döndüğümüzü anlayabiliyorum. Daha sonra yön duygumu kaybediyorum. Uzun süren bir yolculuk oldu. Nereye götürüldüğümü, bana ne yapacaklarını düşünüyorum. Neden bu yolculuk bu kadar uzun sürdü diye düşünüyorum? Karanlık montumun altında. Emniyet Müdürlüğü bu kadar uzak değil, mülteci kampı da uzak değil, peki nereye gidiyoruz? Asfalt yoldan çıkıyor otomobil. Stabilize bir yola daha sonra çok sarsıntılı bir yola saptığını anlıyorum. Bunlar beni nereye götürüyorlar? bütün ihtimalleri düşünüyorum. Ama bir sonuca da varamıyorum. Ben bu sorularıma yanıt ararken otomobil duruyor ve kapılar açılıyor. Beni indirmelerini bekliyorum ama kimseden bir hareket gelmiyor. Ortalık sessiz. Ben montumun altında hızlı hızlı düşünüyorum. “Evet bunlar beni korkutmaya çalışıyor. Aptallar, madem öldürecektim neden bu kadar gürültülü geldiniz? Tüm mahalle beni polislerin aldığını gördü, üstelik eşim ve oğlum şahittirler, beni öldüremezsiniz. Bu bir oyun, başıma silahı dayayıp tehdit edecekler.” Bu sonuç içimi rahatlatıyor, oynanacak oyunu beklemeye başlıyorum. Hava buz gibi, soğuktan böbreklerime sancılar saplanıyor. Ben yeni senaryolar düşünmeye başlıyorum. Bunlar kaçmamı bekliyorlar; “kaçarken vurduk” diyebilsinler diye. Bileklerimde kelepçenin olmayışı böyle düşünmeme neden oluyor ve ürperiyorum. Ne olursa olsun asla kaçmayacaktım. Etrafın çok sessiz oluşu bana terk edildiğim hissini veriyor. Rahva’ da olabiliriz; Rahva geniş bir ova ve mikro iklimi yüzünden kışları çok soğuk olur. Bulunduğum yer Tatvan’a tepeden bakan, üzerinde radyolinkin de bulunduğu ıssız tepe olabilir. Etrafımda kimse yok. Olsa telsiz seslerini duyardım. Uzaktan beni izledikleri-ni düşünüyorum ve bekliyorum ama zaman geçmek bilmiyor. Kırk dakika kadar bir süre, soğuk, yalnızlığım ve kafamdaki sorularla vakit geçiriyorum. 

Devam edecek…

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

eleven − three =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım Daha Fazla