Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

TEHLİKENİN BOYUTLARI (1)

Baki Karer “Çok kan dökülecektir, ama bu temelde olduktan sonra bunun da zararı yoktur. Kan sadece bizi daha fazla yıkar, temizler. (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 487) Yukarıdaki cümleyi okuyan herkes, ilk anda Göbelsin, Hitlerin, Franco’nun ya da Mussoli’nin herhangi bir konuşmasından bir alıntı sanır; hayır, bu cümle, Kürt halkına karşı kitlesel katliamlar yapmış olan Öcalan’a aittir. Öcalan ve PKK/HDP denildiğinde, özellikle de ‘Kürdüm’ diyen herkes, bir kez daha düşünmek zorundadır.

Kan dökmeyi temel almış, Kürt halkının kanıyla banyo yaptığını ve yapmaya devam edeceğini her fırsatta dile getiren böylesi bir hain yapılanmanın üzerine cesaretle gidilmediği sürece, gidilecek hiç bir yol yoktur. Bu gerçek bilince çıkartıldığı oranda ulusal bilinçle hareket etme yetisi kazanılır. Bir ulusun ontolojosini tahrip ederek başkalarının ontolojik yapısıyla bütünlemeyi hedefleyen her yapı, gadar ve kan dökücü olmak zorundadır. İşte PKK/HDP’nin son derece provokatif, acımasız oluşu bu nedenledir.

Son dönemlerde Ankara’da olup bitenlere bu açıdan bakmak gerekir. Son bir kaç haftadan bu yana, PKK’nin Kandil yarasaları üzerinde tartışmalar yeniden yoğunlaşmaya başladı. Aynı biçimde HDP’de kendisini sürekli gündemde tutmak için elinden gelen gayreti göstermekte. Gerek Kandil, gerekse de yavrusu HDP öylesine beklenmedik taklalar atmakta ki şaşkınlık geçirmemek elde değil. HDP Ankara’da kıyasıya yürütülen iktidar oyunlarında adeta Demoklesin kılıcı rolü oynamakta; derin güçlerin elinde kukla olarak nalına da mıhına da vurmaktan geri durmamakta.

Bu nedenle, Kandil’de ikamet eden mağara ağalarının Halkların Demokratik Partisi ile birlikte içinde bulunduğumuz yüzyılı ilgilendiren hedeflerini bir kez daha ele almakta yarar var. Tek gövdenin iki kolu arasına sıkıştırılarak tümüyle nefessiz bırakılmak istenen Kürt halkı, 40 yıldır bu canavarla boğuşmak zorunda bırakılmıştır. Gerek Türkiye’de, gerekse de Ortadoğu ve dünya genelindeki değişimler sonucu klasik ayak oyunlarıyla, yani Kandil’in mağara müdavimleriyle ve HDP ile yol alınamayacağı az çok kavranılmış durumda. Erkler arası çelişkilerin yanı sıra, iktidar ve muhalif güçleri arasında kıyasıya yürütülen iktidar kavgasının doğurduğu boşluklar arasına sıkıştırılmış Kandil ve HDP’nin geleceği epeyce belirsizleşmiştir.

Türkiye ve Ortadoğu genelini ilgilendiren bu strateji değişikliği girişimleri, ister istemez Kürdistan’ın geleceğini de yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle hem mağara pintilerinin durumunu, hem de yükümlülüklerini bir kez daha gözden geçirmek gerekmektedir. Neyin ne olduğunu ne kadar iyi kavrarsak, Kürt halkının üzerinde katliamları süreklileştiren bu cenaha karşı tavır da o kadar netleşmiş olur. ‘Cenah’ diyorum çünkü sorun, sadece PKK/HDP sorunu olmadığını artık herkes anlamış durumdadır.

Önümüzdeki süreçte üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri de, budur; yani eteğe yapışıp sürüklenmekle yetinmeyip asli göreve talip olmak isteyen gönüllülerin de olduğunu unutmamalıyız. PKK ve yandan destekçilerini daha iyi tanımak için, yakın tarihe kısaca göz atmadan geçemeyiz. PKK’nin düşünce ve hareket tarzını daha iyi kavraya bilmek için mirasından güç aldığı İttihat ve Terakki’ye değinmekte yarar var. PKK’nin tüm dönüm noktalarını İttihat Terakki ve sonraki süreçte bulma imkanına sahibiz. Böylesi bir ‘zenginliği’ gözardı edemeyiz.

CEMİYET-İ HAFİYE Cemiyet-i Hafiye denildiğinde akla gelen ilk şey, İttihat ve Terakki’dir. İttihat Terakki daha kuruluş aşamasında istihbarat örgütlenmesine gitmiştir. Biraz farklılıklar içerse de PKK eylem ve düşünce açısından bir çok yönleriyle İttihatçılıkla benzerlikler içermektedir. PKK direkt Gladyo, ya da derin devlet olarak nitelendirdiğimiz güçlerce oluşturulurken, İttihatçılar daha örgütlenmenin başındayken istihbarat örgütlenmesine ihtiyaç duymuştur; devlete dayanmak isteyen, devlet bürokrasisi ile ilişki ağlarını koparmak istemeyen siyasal oluşumların baş vurduğu yöntemlerdir.

Her iki oluşumun halktan kopukluğu, halka karşı katliamlara varana dek her türlü zorba uygulamalar içinde olmaları, bir de böylesi ortak özelliklerde yatar. İttihat ve Terakki, çıkışında Jön Türklerin ideolojik ve siyasal duruşunu temel aldı. Jön Türkler Osmancılık, Türkçülük ve İslamcılığı savunarak İmparatorluğun korunacağını düşünüyorlardı. Ama İttihatçılar giderek Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını korumanın imkânsız olduğunu gördüler ve bu sefer Türkçülük ve İslamcılığı temel almaya başladılar; yani imparatorluk sınırları içindeki Türk ve Müslümanlarla sınırlanmayı kabul ettiler.

İttihat ve Terakki denetlediği, bir süre sonra bizzat kurduğu hükümetlerle bile çelişkiye düşmüş ve onlarla bile çatışma içine girmekten çekinmemiştir. Şiddet baskı ve kargaşayı sürekli kılma İttihatçıların en belirgin özellikleridir. Hatta o dönemde Rical-i gayb’lardan (görünmez kişiler) bahsedilir; kitleler üzerinde estirilen terörü örgütleyenlerin bu görünmez kişiler olduğu söylenir. Aslında görünürdeler ama kendilerini muammalaştırma alışkanlıkları vardır.

Şu anda Kandildekileri ve HDP içindeki dengeleri düşünürsek bu muammalaşma rollerini daha iyi kavrarız. Halk adına, halka karşı olma hareketi İttihatcılıktır. Yani bir avuç elitin (Socıete) topluma biçim verme çabasıdır. İttihatçılık sadece Kürt, Ermeni ve Ruma karşı olma değildir, aynı zamanda içinden çıktığı halka karşı da baskı ve şiddetin temel alınmasıdır. Cumhuriyet döneminde Kürtçe ve diğer dillerin yasaklanmış olması tesadüf olarak nitelendirilemez;1908’den itibaren başlatılan Türkleştirmenin temel alınmasıdır.

PKK’de Türkçenin hem yazı, hem de konuşma dili olarak benimsenmesi boşuna değildir; Türkçeyi ve Türkleşmeyi temel alması, Kürt bayrağını ele alanı kurşuna dizmesi, Kürt tarihini ve kültürünü inkâr etmesi, Türk tarih bilinciyle hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Devlet bürokrasisine bağlı istihbarat örgütlenmesinin temel alınasının esas nedeni, tüm bunlar ve benzeri daha bir çok uygulamalarda şiddet ve terör temelinde başarılı olmak içindir.

İşte PKK’nın Ağustos 1984’te bir kaç şehre birden silahlı baskınlar düzenlemesinin esas nedeni, Cemiyet-i Hafiye örgütlenmesinde son noktayı koymak içindir. Bahsettiğimiz eylemler, kesinlikle ve kesinlikle ulusal talepler uğruna düzenlenmemiştir. Gayet planlı ve proğramlı biçimde bugünkü yapının egemen hale getirilmesinin ilk adımları, 1984 eylemleriyle atılmıştır. Bin yıldır oluşturulmuş toplumsal değerlerin hemen tümünü sıfıra eşitleyen yeni bir ‘hiç’ yada kalabalık oluşturmayı hedefleyen tehlikeli bir yapı ile karşı karşıyayız.

19.05.2020 Baki Karer

Devam edecek

17 Yorum
  1. Simko Engizek diyor

    Seyit Rıza’nın Rayber’le ilgili olarak söylediği sözün
    A.Öcalan’la ne ilişkisi var diyenler çıkabilir.

    Öcalan’ın konumu ve yerine getirdiği görevlerle Rayberin konumu arasındaki farklılığın çok büyük olduğunu düşünenler de olabilir.

    Yani, Öcalan’ı Rayber’e benzetmek bir anlamda Öcalan’ın işlediği suçları hafife almak gibi değerlendirilebilir.

    Çünkü Öcalan bir ajan-provokatördür; uluslararası istihbarat örgütleriyle ilişkiler geliştirmiş bir ajandır.

    Rayber ise basit bir ihbarcı veya muhbirdir.
    Öcalan Kürt halkını yok etmeye yemin etmiş, emperyalizmin ülkemiz içindeki işbirlikçilerinin güvenilir bir elemanı, Rayber ise küçük bir bölgede bir isyan hareketinin bastırılmasında kullanılan geçici bir muhbirdir.

    Ama hemen hemen her dönemde değişmeyen bir kural vardır; hainin küçüğü büyüğü
    olmaz. Hain, rütbe anlamında hangi düzeyde görev yapmış olursa olsun, sonuçta bir haindir. Rayber
    köylü bir muhbir, Öcalan ise bilinçli bir ajandır, ama her ikisi de sonuçta birer haindirler. İşte bu
    noktadan hareketle, Seyit Rıza’nın Rayber için söylediği söz, Öcalan için fazlasıyla geçerlidir.

    Baki Karer

  2. Simko Engizek diyor

    Aynı Kuzey Kore

    Akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı elit bir azınlığın, akıllı çevreyi temsil
    ettiğini düşünen A.Öcalan, buradan hareketle PKK’nin yönetimine tümüyle kardeşlerini ve karısını
    egemen kılmış, “elit” bir yönetim oluşturmaya çalışmıştır. Kendisini genel başkanlığa, karısı Kesire
    Öcalan’ı genel başkan yardımcılığına, kardeşi Osman Öcalan’ı genel komutanlığa, bir diğer kardeşi
    Mehmet Öcalan’ı ekonomi ve maliye sorumluluğuna atamıştır. Kendince “üstün genlerin” temsil ettiği
    bir azınlıkla hükmetmeye çalışmıştır. “Anam da Türktür” demesinin sırrı da buradadır.

    İşte, bazılarınca ne yere, ne göğe sığmadığı iddia edilen veya sığdırılamayan Abdullah Öcalan budur.

    Baki Karer

  3. Simko Engizek diyor

    Ankara-Şam Büyük Elçiliği ile Yalçın Küçük ve Öcalan
    arasında işleyen trafik pekte öyle gizli saklısı olan bir trafik değildi. Yalçın Küçük’ün birdenbire devreye
    girmesinin ilginçliği ise başlıbaşına tartışılması gereken bir konudur. Ayrıca Öcalan’ın MED-TV’ de ne
    zaman kiminle ve nasıl bir konuşma yapacağı da çok öncelerden onlarca kişi tarafından biliniyordu.
    Bunları çömezleriyle birlikte bir muamma haline dönüştürme çabaları Öcalan ve ekibinin bir taktiğidir.
    Yani sonuçta Öcalan dayandığı güç odaklarının emriyle bugün oturduğu yere getirilmiştir. Kaldı ki,
    İmralı’ya gönüllü geldiğini kendisi de ifade etmektedir. Bu konuyla ilgili tartışmaları halen Öcalan’ı
    temize çıkartma yönünde yürütenlerin iyi niyetinin sorgulanması daha sağlıklı olur.

    Baki Karer

  4. Simko Engizek diyor

    Aslında 1996’da Abdullah Öcalan için yolun sonu gözükmüştü. Kendisi de bunun çok iyi farkındaydı.
    İntihar eylemeleri son hamleydi. Bu yolla hem uluslararası karanlık güçlerin sonu gelmeyen isteklerini
    karşılıyormuş gibi görünmüş, hem de PKK’nin payına düşen rantın tümünü elinde toplamak istemişti.
    Artık Öcalan’ın tüm günü intihar saldırılarına yağdırdığı övgülerle geçiyordu.

    Hatta bir intihar
    saldırısını göklere çıkarmak için yaptığı konuşmalardan birinde, “her ölümün arkasından illa ki
    konuşmak zorunda mıyım?” diye yakınmaya da başlamıştı.

    Ama son çare olarak düşünülen intihar saldırıları da artık kâr etmiyordu. Çünkü intihar saldırıları ya
    kişiler aileleriyle tehdit edilerek yaptırılıyordu ya da günlerce süren işkencelerden bunalarak ölümü
    kurtuluş yolu olarak gören insanlara zoraki yaptırılıyordu. Özellikle Van, Hakkari, Tunceli ve Elazığ
    yörelerinde birçok insan tehdit altındaki ailelerini kurtarmak için zorunlu intihar eylemlerine
    kalkışıyordu. Ama herşey bir yere kadardı. Ölü ticareti artık eskisi gibi işe yaramıyordu. Çıkar savaşımı
    ölünün de, dirinin de önüne geçmişti. Sinirleri tümüyle harap olan Öcalan, “şehitlerimiz” diye göklere
    çıkardıklarının ardından atıp tutmaya, çevresindekileri de alabildiğine yermeye başlamıştı;

    “Zekiye yoldaşın bir özgür kişilik olmaya çalıştığı, fakat bunu başaramadığı, sıkıldığı, buna öfke
    duyduğı ve adeta böyle sürüp gittiği, tam da bu süreçteyken böylesi bir eyleme kalkıştığı söylenebilir.”

    “…Leyla gibi de olamazsınız. O bir trajik kahraman. Sizler ise rezil, bir komik olup çıkarsınız…Leyla
    yoldaş rezil olmamak için bunu yaptı.”

    Öcalan’ın çıkmazı büyüktü. Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Kaygıları kendi canı içindi.
    Karanlık odaklarla, mafya ve çetelerle kurduğu ilişkilerin altında kalmıştı. Elindeki artıklarla bu kadar
    güce karşı durması zaten mümkün değildi. Her an güme gidebilirdi. Çıkar bir yol arıyordu.
    Bulamayınca da çevresindekilere daha fazla yükleniyordu;

    “Dehşete kapılıyorum. Yaşamda ne ifade ettiğiniz çok açık ortadadır. Hiçbir güzellik, hiçbir umut
    katma yok ve “yaşama hakkım var” diyorsunuz…yine sizlere bakıyorum, emekler üzerine nasıl ucuz
    kuruluyorsunuz ve “yaşıyorum, yaşamak hakkımdır diyorsunuz…Ama sizler en kritik sorunlar
    karşısında, bir kontra, bir hain gibi duruyorsunuz. Sigara tutuşunuzdan, oturuşunuza kadar sanki
    hiçbir sorununuz yokmuş gibi bir hava içindesiniz… Adı olan kendisi olmayan bir kişilikle karşı
    karşıyayız. Biçimsel insanlarsınız, hele savaş koşullarında ya bir bela ya da bir kontra gibisiniz…

    Bunlar da giderler diğer enayiler gibi bir savaş zavallısı olurlar. İşte bu savaş garibanlarını ne yapalım?”

    Can telaşı adama neler yaptırmıyor?

    Öcalan’ın kapıldığını söylediği dehşet yaklaştığı sonla ilgiliydi.

    Duyduğunu söylediği öfke ve kızgınlık bir bakıma kendisineydi. Sonunu düşünmeden kontracılığa ve
    hainliğe soyunmuştu. Çevresindekileri de kendisine benzetmişti. Onların durumu daha zavallıcaydı.

    Girdiği yolun dönüşü yoktu. Artık istese de geri dönemezdi. Boğulmamak için tutunacağı bir dal
    arıyordu. Çevresindeyse bu daldan eser yoktu. Etrafı onu abartan, hatta putlaştıran insanlarla
    doluydu ama hepsi de bırakalım “kralı” kurtarmayı, anlamaktan bile çok uzaktı. Herkes koyunun kaval
    dinlemesi gibi boş gözlerle dinliyordu. Üstteki görevlilerin kafasını zenginleşme ve birlikte çalıştıkları
    istihbarat örgütleri içinde “kariyer” hırsı sarmıştı.

    Alttakiler ise zaten dünyadan bi haberdiler.

    Ölülere kadar uzanan giden hakaretler bu nedenleydi. Onları savaş zavallısı birer enayi olarak görüyordu.
    Yaşayanlara da aynı yolun yolcuları olarak bakıyordu. Bunlara karşı kullandığı en “hafif” tanımlama;

    karaktersiz, ahlaksız, rezil, utanmaz, hırsız, çirkin, köleler, kontra vb. biçimindeydi.

    “Kürdün ruhu, düşüncesi bitmiştir” diyerek kendisi ve çevresindeki ruhsuzluğu ve düşüncesizliği Kürtlere mal kalkıyordu.

    Baki Karer

  5. Simko Engizek diyor

    Öcalan daha 1995’in başlarında etrafında bulunan herkesi, en güvendiği elamanlarını dahi terke
    zorluyordu. Hatta PKK’yi terk edip tam anlamıyla kontrol edebileceği yeni bir grupla ortaya çıkma gibi
    başarısız bir denemede dahi bulunmuştu;

    “Daha kapsamlı olarak başka güçlerle de bu işi yapma imkanım var. Dikkat edin, partiyi de aşıyorum,
    başka güçlere uzanıyorum.”

    Ama tehdit tutmamıştı. CIA’nın dolaylı yönetiminden kurtulup geliştirdiği direk ilişkilerin ardından bu
    tehditi savurmuş, bu doğrultuda girişimler de başlatmıştı. Ama CIA’nın geçmişte olduğu gibi PKK’yle
    olan ilişkilerini aslına uygun bir tarzda yürütmeye devam ettiği anlaşılıyor.

    A.Öcalan’ın anlatımlarından, oynatılan rolün de etkisiyle CIA’nın ilişkilerini diğer ülkelerin istihbarat örgütleriyle
    dengeli kılmaya özen gösterdiği sonucu çıkıyor.

    Ayrıca her istihbarat örgütünün PKK içinde kendine bağlı komiteler kurduğu ve merkez komitede
    temsilciler bulundurduğu da açığa çıkan bir başka gerçektir.

    Bu ilişkiler ağı için vereceğimiz ilginç bir
    örnek yeterlidir:

    Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan ve Ali Çetiner’in Almanya’da bir dönem yakalandıkları bilinmektedir. Durumları arasında farklılık olmadığı halde Ali Çetiner açığa çıkarılırken,diğer ikisi neden gizlenmişti?

    A.Çetiner’in açıklanması hangi plan gereğiydi? Duran Kalkan ve A.Haydar Kaytan’ın gizlenmesinin arkasında yatan niyet neydi?

    A. Çetiner’in öne sürülmesi yoksa
    bunların faaliyetlerini örtbas etmek için miydi?

    A.Haydar Kaytan ve Duran Kalkan’ın Viyana’da cirit
    atan derin devlet sorumlularıyla buluştuğu söyleniyor.

    Bu buluşmayı sağlayanlardan ve katılanlardan
    birisi de, daha önceki bölümde bahsettiğim gibi Öcalan’ın 90’lı yılların başından itibaren Avrupa’da
    aniden yükselttiği ve birkaç yerde ismini Mehmet (Öcalan’ın sağ kolu olarak bilinen bu kişinin Avni
    Gökoğlu’nun öldürülmesinde de payı olan kişi olduğu söylenilmekte) olarak veren kişiymiş.

    Bir süre sonra bu ilişkilere Almanya’nın egemen olduğu PKK’ liler tarafından dile getiriliyor. Bütün bunların
    A.Öcalan’ın bilgisi dahilinde olduğu açıktır.

    Çünkü A.Çetiner üzerinde fırtınalar koparırken, diğer ikisini ve yandaşlarını itinayla himaye etmesi herşeyi anlamak için yeterlidir.

    Daha sonraları bu ilişkiler tabana kadar yaygınlaştırılıyor.
    Girdiği bu çarktan kurtulamayan birçok görevli kadro ve sempatizan,raporlarını barlarda ve lokantalarda yazmaya başlıyordu.

    Baki Karer

  6. Simko Engizek diyor

    Öcalan 24.04.1998 tarihinde MED-TV’de yaptığı bir konuşmada

    “Ben kendimden sorumluyum. PKK merkezinden
    tümüyle sorumlu olamam, olmam.” diyerek dikkatleri bazı kişiler üzerine çekmek istemişti.

    Telefon,telsiz ve kuryelerle yaptığı ihbarcılığı çoğu kez açıktan isim vererek televizyon ekranlarına da
    taşırmıştı. Gelinen noktada işin içinden çıkılmaz bir hâl aldığının farkındaydı ve kendisini kurtarmanın
    çarelerini aramaya başlamıştı. Başkalarının sağladığı sermaye olanaklarıyla az da olsa çizmeden
    taşmanın er veya geç cezasız kalmayacağını biliyordu.

    Öte yandan ihbarların yeterli sonucu vermediği zamanlarda birbirlerini hainlikle suçlayıp yok ettikleri
    de biliniyor.

    Daha sonraları bunlardan bir kısmı “şehitlerimiz” biçiminde lanse edilmiş ve propaganda
    aracı olarak kullanılmıştı.

    Baki Karer

  7. Simko Engizek diyor

    İblis Öcalan:

    Bazı soysuz işbirlikçi ağalar var, onların halk içindeki varlığı neyse bizim komutanların da (istisnalar
    kaideyi değiştirmez) veya yöneticilerimizin durumu da bunu hatırlatmıyor mu?…hatta dolaylı işbirliği
    yapan, kaçan kimdir? Toplumdaki haindir, ağadır;düşmanın ta kendisidir.”

    “Sizin içinse yaşam; iyi bir sigara çekmek, iyi bir ahbab-çavuşluk, iyi bir bireycilik, iyi bir çorba
    kaşıklama, iyi bir uyku uyuma, iyi bir para, yaşam iyi bir karı-koca demektir, yaşam çoluk-çocuk,
    yaşam mal mülk demektir.”

    Artık kendinden başka herkesi hainlikle, soysuzlukla, işbirlikçilikle suçluyordu.

    Baki Karer

  8. Simko Engizek diyor

    Aslında Öcalan’ın söyledikleri yeni değildir. Geçmişte de, “şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Kürt halkı
    hastadır” diyor ve diline dolanan her türlü küfürü rahatlıkla savuruyordu. Kitapları ve gazeteleri bunun
    örnekleriyle doludur. Geçmişin bugünden farkıysa, eskiden bunu Kürtleri kurtarma maskesi altında
    yapıyor olmasıydı. Abdullah Öcalan’ın açık tavrına rağmen, onunla hareket etmeyi ilke haline
    getirenlerin sağlıklı olmadıkları ortada. Körükörüne inanan birer köle ve uşak olmaktan başka bir
    vasıfları yoktur. Elbette herkes, konumunu ve yerini belirlemede özgürdür. Ama hiç kimsenin
    hastalıklarını; psikolojik ve ruhsal vb. problemlerini, halka mal etmeye hakkı yoktur.

    Zaten Öcalan’ın etrafında kümelenen bu zavallı beyinlere karşı tavrı da oldukça ilginçtir.

    Küfürler savurup aşağılamayı günübirlik işlerinden sayıyor. Tüm hırsını bunlar üzerinde deniyor, kin ve
    nefretini en çok bunlara kusuyor;

    “İnsan bir kişilik savaşımı yapar da, sizin gibi yapmaz. Çünkü yenilgisi, başarısızlığı çok açık ortaya
    çıkmış.”

  9. Simko Engizek diyor

    Öcalan mantığı sorunun çözümünü, Hitler’in
    Yahudiler için oluşturduğu toplama kamplarına benzer bir çözümde görmektedir. Üstelik anasının
    Türk olduğunu belirterek, kendisini bir yerlerden sıyırma gibi bir çabanın içine giriyor. Bin yıldır
    yanyana yaşayan halklardan birinin ırkını diğerinden üstün görüyor. Yani anasına dayanarak Türk
    ırkçılığına soyunuyor. Kendini Türkler’den sayarak Kürt halkını en kötü biçimde mahkum etmeye
    kalkıyor.

    Baki Karer

  10. Simko Engizek diyor

    O gelmiş geçmiş en azılı Kürt düşmanlarından biridir. Bunun böyle olduğunu kendisi de dile getiriyor.
    Fazla gerilere gitmeye gerek yok, en son çıkarıldığı mahkemede sergilediği tutum bunun çok açık örnekleriyle doludur;

    “Daha sonra şunu çok açık gördüm ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçte bir delirmiş, üçte bir
    tutsaktır. Bu özellikler olduğu gibi, örgüt ve eylem yapısına yansımıştır.”

    Bir halka karşı hissedilen kin ve nefret ancak bu biçimde ifade edilir. Hitler’in sağ kolu Mengele’den
    daha hasta biri olduğunu ortaya koyuyor.

    Bir halk, yaşamını çok geri ekonomik ve sosyal koşullarda sürdürmek zorunda kalabilir, dolayısıyla geri kültürel bir yapının içinde bulunabilir. Ama herkes bilir
    ki, bu, o halkın suçu değildir. Her alanda geri kalmışlığın tek suçlusu, egemen güçlerdir.
    Böylesi bir anlayış, aynı zamanda bir halkın geleceğini de ipotek altına almadır. Yani, Kürt halkının
    ekonomik, sosyal ve kültürel yaşam düzeyini yükseltmek için ne kadar uğraş verilirse verilsin kesinlikle bir yerlere gelemez anlayışıdır.

    Baki Karer

  11. Simko Engizek diyor

    Peki, A.Öcalan’ın özellikle Kürt liderliğine oynatılması bir tesadüf müydü? Elbette hayır. Bu bir tesadüf
    değildi. Öcalan karmaşık bir aileden geliyor. Annesinin Türk oluşuna yaptığı vurgu boşuna değildir.
    Bilindiği gibi MHP ve Ülkü Ocakları içinde Kürt militanlar daha çok vurucu güç olarak kullanılıyor.
    Liderlik Türklerin elindedir. Bu politika sadece bu cephe için geçerli değildir. Aynı kuralı siyasetin diğer
    yelpazelerinde de görüyoruz. Ne sosyal demokrat, ne de muhafazakâr partilerde Kürtler hiçbir
    dönemde lider olmamış, lider seçilmemiştir.
    Ajan-provokatör seçiminde ise mümkün olduğunca karmaşık ve aynı zamanda sorunlu aile yapısından
    gelenler tercih edilmiştir. Gerçekte kimlik sahibi olmada zorlananların veya kimlik sahibi
    olamayanların her zaman halka karşı zalimce kullanılmaya açık, bir pisikolojik ve ruhsal şekillenmeleri
    vardır. Bu yapı biraz kariyer ve düzene hizmet eğitim anlayışıyla donatıldığında, ortaya çok rahat bir
    canavar çıkartabilmekte.

    Baki Karer

  12. Simko Engizek diyor

    Oysa Abdullah Öcalan aynı zamanda K.Irak konusunda tamamen Türkiyedeki derin devletin maceracı
    turancı kanadının çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Bu politikasıyla her iki kesimi de 1992’den
    bu yana dengeleme durumu vardır. Aslında Saddam rejimiyle sıkı ilişkiler geliştirilmesinin altında bu
    politika yatar. Abdullah öcalan Türkiye ile Saddam rejimi arsında bir köprü oluşturmuştur. Kürt
    hareketinin bu bölgede ezilmesi, en azından sürekli denetim altında bulundurulması için bulunmaz bir
    aracı olmuştur. Sürekli bir baskı faktörü olarak kullanılmıştır. Yani, çok öncelerden geliştirilmiş proje,
    teknik ve maddi kayıplara yol açılmadan Öcalan aracılığıyla uygulamaya koyulmuştur. Abdullah
    Öcalan da bunu inkâr etmemektedir. Kürt halkına karşı jenosit geliştirmiş Saddam rejimine övgüler
    yağdırması boşuna değildir;
    “Biz bir Arap ülkesinin dostluğunu başka bir ülkeye değiştirmeyeceğiz. Biz Suriye’nin Kürt sorununa
    karşı iyi tutumunu takdir ediyoruz ve inanıyoruz ki Irak da bu sorunun çözümünde yeni adımlar
    atacaktır.”
    “Hiç şüphe yok ki Bağdat, Kürt sorunuyla en fazla ilgilenen bir Arap başkentidir. Bazıları Kürt
    sorununun sadece Güney Kürdistan sorunu olduğunu iddia ediyor ve sadece Irak’ı ve kuzeyini
    ilgilendiriyormuş gibi göstermek istiyorlar. Bizim düşüncemize göre Batı ve Türkiye sorunu bu şekilde
    saptırmaya çalışıyor ve gerçeği görmek istemiyor. Bağdat ile ilişkilere önem veriyoruz…”
    “Ama biz Arapların Kürtlerden dolayı duydukları kaygıları ve şüpheleri yok etmeye çalışacağız.”
    “Biz bir arap ülkesinin dostluğunu başka bir ülkeye değiştirmeyeceğiz. Biz Suriye’nin Kürt sorununa
    karşı iyi tutumunu takdir ediyoruz ve inanıyoruz ki Irak da bu sorunun çözümünde yeni adımlar
    atacaktır”
    İnsan bu demeci okuduğunda, K.Irak’ta yaşayanların Kürt halkı değil de, Teriki aşiretinin bir bölümü
    olduğunu sanıyor. Yine bölgede kullanılan kimyasal silahları da kimyasal silahlar değil, toprakların
    daha bereketli hale getirilmesi için yapılan bir gübreleme veya bitkilerdeki hastalıkları giderici bir
    ilaçlama olarak düşünesi geliyor. Tüm dünyanın bildiği jenosit uygulamalarını Abdullah Öcalan elbette
    durup dururken örtüleme gayreti içine girmiyor. Saddam rejiminin propagandasını yapmanın bir
    bedeli olduğunu çok iyi biliyor. Ama görevinin bir gereği olarak projesini uygulamak zorunda. Görevi;
    kendini var eden gücü hem dünya kamuoyunun tepkilerinden koruyarak güç kaybetmesinin önüne
    geçmek, hem de Kürt hareketini Saddam gericiliğiyle ittifak içinde bas- tırmaktır. Bu nedenle Bağdat
    ile ilişkilere önem veriyor ve kaygılarını gidermenin her türlü çabasını gösteriyor. Böyle“Kürt lideri”nin
    darası, her önüne gelenin karşısında eğilen nice çömezlerin başına…
    Artık Öcalan sadece bir ordu içinde “özel ordu” değil, birden çok ülkenin orduları içinde “özel ordu”
    olmayı bir şeref payesi olarak görüyor. Bir çok ülke diyoruz çünkü Öcalan, Suudi kırallığının saray
    bekçiliğine alınabilmek için de o her zamanki taklalarını atmanın sabırsızlığı içindeydi. “Biz bir Arap
    ülkesinin dostluğunu başka bir ülkeye değiştirmeyeceğiz” derken, Kürt düşmanlığından da öte, uygar dünyanın karşısında çağdışı yönetimiyle ayakta kalmanın çabası içinde bulunan Suudi Krallığı dahil tüm Arap gericiliğinin piyonluğuna soyunmaktaydı.

  13. Simko Engizek diyor

    1987-1990 arası dönem, Öcalan’ın kimliğinin ve karşı devrimci provokasyonların örgüt içinde
    yeniden en fazla tartışılmaya başlandığı dönemdi.

    Öcalan birçok konuşmasında Hasan Bindal ve
    Dilaver Yıldırım konusunda hem tabanını, hem de kamuoyunu yanıltıcı epeyce açıklamalarda
    bulunmuştur. Ama okuyan herkeste bilir ki, açıklamaları tereddütlülük ve çelişkilerle doludur. Bu iki
    olayı adeta muammaya büründürmenin özel çabası görülüyor.
    Neden?
    Çünkü 1987 ve 1990’lar arası PKK’nin yeni çalkantılarla dolu olduğu yıllardı. Bunun için derin devletin
    de yardımlarıyla yeni bir temizleme hareketine girişiyordu. Terör yoluyla insanları PKK’de kalmaya
    mecbur ederken, yapıyı, yeni gelenlerle takviye etmek istiyordu. Güvenilmez olarak kabul edilenlerin
    bir kısmı, ya imha edilme riski çok yüksek yerlere gönderilerek yokedilmiş ya da daha sınırdan içeri
    adım attıklarında telsiz ve telefonlarla en yakın karakollara ihbar edilmek süretiyle imha ettirilmişti.
    Ayrıca çeşitli bahanelerle kamplarda kurşuna dizilenler de vardı.

    Baki Karer

  14. Simko Engizek diyor

    Kesire’ye gösterdiği yaklaşıma da bir kılıf buluyor.
    Önce“neden?” diye soruyor ve hemen ardından cevabını veriyor;

    “Bu kimdir? Nereden geldi? Hemen toprağa girse, belki birçok mesele anlaşılmaz olurdu, değil mi?
    Mesela 1988 provokasyonunu anlayamazdık. Belki de daha sonraki bütün provokasyonlar bu
    biçimiyle açığa çıkarılamazdı. (…;) Şener, çok açıkça bunun en gözü kara devam ettiricisidir.”

    Böylece ağzındaki baklayı çıkarıyor. Şimdi A.Öcalan’ın Kesire’yi nasıl nitelendirdiğine dikkat edelim.
    Kesire için “ajandır” diyor. Komplocu, provokatör ve her yıkıcı olayın başı olduğunu söylüyor. Ama
    bunlara rağmen onu “islah” ederek cepheci tutmaya çalışıyor. Bunu başaramayınca da kaçırttıyor.
    “Kesire Öcalan’ın devamı” olarak nitelendirdiği Mehmet Şener’i ise, bir komployla katletmekte hiç bir
    sakınca bulmuyor. A.Öcalan, o daracık penceresinden bakarak dünyanın Apoculardan oluştuğunu
    zannediyor. Böylece herkesi ikna ettiğini düşünüyor. Aslında Kesire’ye olan yaklaşımı, geçmişte Pilot’a
    gösterdiği yaklaşımın aynısıdır. Nasıl ki, geçmişi değerlendirirken “devleti uyarmamak için Pilot’u
    vurdurmadım” diyorsa, burada da aynı şeyi farklı tarzda söylüyor. “Hemen toprağa girse belki birçok
    mesele anlaşılmaz olurdu, değil mi?” diyerek bunu birde etrafındakilere onaylatmak istiyor. Açık ki,
    gelmiş geçmiş en büyük Kürt düşmanlarından biri olan Öcalan, devrimcileri katlederken, kendisiyle
    birlikte olanları korumak zorunda kalmıştı.

    Baki Karer

  15. Simko Engizek diyor

    Kesire olayına yaklaşımı da malum tutum ve davranışlarına verilecek en açık örnektir.
    A.Öcalan’ın başkalarına karşı ne kadar katliamcı davrandığını görenler, Kesire’nin daha da kötü bir tarzda
    cezalandırılacağına inanıyorlar. Ama Öcalan’ın bütün bunları sadece Kesire’yi belli bir noktada
    tutabilmek için korkutmak amacıyla yaptığı çok geçmeden açığa çıkıyor;
    “Hayır, idam öyle vahşice olmaz. Tam tersine yine bir cepheci gibi tutalım, hatta Avrupa yolunu
    açalım dedik. Atina’ya gitti. Atina’da da bu uğursuz şeylere devam etti.”
    “…’Derhal idam edelim’ diyorlardı. Yani partiye, yoldaşlara hakim olan anlayışlar bunlardı. Ama benim
    anlayışımda bu yok. Sonuna kadar ıslah etme niyetim olmakla birlikte, kaçarsa kaçsın. Yani kaçırtma
    gibi bir yaklaşım sözkonusudur.”
    Kuşkusuz A.Öcalan bu yaklaşımı insancıl duygulara dayanarak göstermiyor. Belli ki, tıpkı Pilot (Necati
    Kaya) olayında olduğu gibi, Kesire’ye dokunması da yasaktı. Kendisini bundan alıkoyanlar vardı. Kimdi
    bunlar? Elbette Pilot, Kesire ve A.Öcalan’ın arkasında duran güç odaklarıydı.

    Baki Karer

  16. Simko Engizek diyor

    A.Öcalan, karısı Kesire Öcalan’ın MİT’e, dostu Pilot’un ise özel savaşa bağlı olarak çalıştıklarını
    söylüyor. O halde Kürt halkının önderiyim diyen bu zat, eğer bu kadar saf ve temizse, önceden ajan
    olduklarını bildiği kişilerin yanında ne arıyor? Hele hele bu kişilerden biriyle niçin evlilik kuruyor?
    Besbelli ki, ortaklaşa götürecekleri bir proje üze- rinde bir araya getirilmişler. Dünyada bugüne kadar
    devrim yapmak için ajanlarla birlikte hareket ettiğini veya örgüt kurduğunu söyleyen biri daha yoktur.
    Ama Öcalan söylüyor. Üstelik bunların durumlarını daha başlangıçta bildiğini kabul ediyor. Bunlarla
    birlikte örgüt kurmuş olmasından kıvanç duyduğunu saklamıyor. Karısı Kesire ve arkadaşı Pilot’la
    birlikte neyin ürünü olduklarına da açıklık kazandırıyor;
    “Dikkat edilirse biz klasik Kemalist kanatla, 1960’lardan sonra özellikle ABD’ye dayanılarak geliştirilen
    özel savaş kanadı arasında bir denge durumunu yakalamışız. İkisi de aslında bizi kontrol etmeye
    çalışıyor ve kesin bağlamak istiyorlar.” (61)
    Her nedense o günlerde iki kanat arasında bir denge kurma ihtiyacı duyuluyor ve A.Öcalan bir denge
    unsuru olarak bileşimin başına getiriliyor. Bütün bu izahlardan devletin içindeki farklı eğilimleri
    biraraya toplama çabasını görüyoruz. Peki bu eğilimler neye karşı biraraya gelme ihtiyacı duyuyorlar?
    Öcalan’ın anlatımlarından bu üçlünün devrimci, demokratik güçlere karşı hazırlandığı sonucu çıkıyor.
    Kendi durumunu gizlemek için de Türkiye’deki bütün örgütleri ve KDP’yi devletle ilişkiliymiş gibi
    gösteriyor. Burada asıl ilginç olan KDP için söyledikleridir. Çünkü KDP Türkiye örgütü değildir, Irak’lı
    bir örgüttür. Ama Öcalan Türkiye’deki örgütlere değinirken KDP’ye de sıkça yer verme gereğini
    duyuyor. Buradan da Öcalan’ın sadece sola ve Türkiye’deki Kürt örgütlerine karşı değil, K.Irak’a ve
    KDP’ye karşı birşeylere hazırlandığı sonucu çıkıyor. Neden? Çünkü Barzani hareketi yenilmiştir, ama
    KDP bitmemiştir. Yeniden örgütlenme çabaları vardır. İşte bu, bilinen güç odakları açısından
    istenmeyen bir durumdur. Çünkü KDP, Türkiye’yi de sürekli olarak etkileyen bir güçtür. Bu çevreler
    genelde Kürt kimliğinin canlı tutulmasından KDP’yi sorumlu tutuyor. KDP’nin varlığı aslında bölgedeki
    tüm Kürtleri etkiliyor, sürekli bir hareketliliğe yol açıyor.
    Ayrıca bu yıllarda Türkiye solunun Kürt sorununa yaklaşımları geç- mişe oranla daha olumludur.
    Örgütlenmeleri daha geniş bir alanı etkiliyor. A.Öcalan’ın genelde Türkiye solu ve KDP üzerinde
    durması, bir de bu nedenledir. Mevcut düzeni korumayla yükümlü güçler, iç muhalefete karşı
    durumlarını koruyabilmek, dıştan gelebilecek tehlikelere karşı tedbirler almak için Öcalan’ı hazırlıyor.
    Dönemin koşulları dikkate alınarak hazırlanmış konsept, Öcalan’ın da varlık koşulu oluyor. Öcalan
    stratejisini başından itibaren bu güçleri bitirme üzerine oturtmuştur. Taktikleri hep bu hedeflere göre
    şekillenmiştir. Haki Karer’in vurulması, Hilvan-Siverek olayları, Maraş katliamı, çeşitli bahanelerle sol
    güçlere karşı başlatılan savaşım, bu konseptin uygulamada başa- rılı olması için yapılan
    provokasyonlardı.
    “Ankara’daki gruplaşmamız, 1976 ve ardından 1977’de Kürdistan’a serpilmişti. 1977.1.Ocak
    toplantısında, denilebilinir ki, en kapsamlı tar- tışma ve bazı görevlere daha da netlik getirildi. Bilindiği
    gibi 1977 yılı mücadele tarihimizde çok önemli bir karar yılıdır. Bu yılda benim baharla birlikte iki ay
    süresince Ağrı, Kars, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Urfa ve Antep’i kapsayan bir Kürdistan turum vardı ki,
    ben bu turun ardından artık var olan tehlikelere ‘ölüm de olsa fazla anlam ifade etmez’ diyordum. O
    zaman gerçekten düşman da izliyordu ve Haki Karer katliamı o biçimde kendini dayatmıştı.” (62)
    Burada bir çok açıdan doğruyu çizen bir özet vardır. Gerçektende 1977 yılı, PKK tarihinde önemli bir
    karar yılıdır. Burada üzerinde daha çok durmak istediğimiz husus; A.Öcalan’ın Kürt düşmanı
    politikasını hangi provokasyonlarla hayata geçirdiğidir. Bu anlamda Haki Karer cinayeti çok önemli bir
    halkadır. Bu provokasyon, daha doğmadan ölüme mahkum olmuş bir gurubu canlandırmada
    olağanüstü bir rol oynamıştır. Haki’nin ölümü, daha önce gruptan ayrılmak niyetinde olan insanları
    biraraya getirirken, bir bütün olarak sola ve KDP’ye karşı savaşın da başlangıcı oluyor.
    A.Öcalan bu katliamdan bahsederken bir dizi açıklamada bulunuyor. Olayın sorumluları olarak işe
    Beşparçacılardan başlıyor, Tekoşin, KUK, KDP ve UDG’ye kadar gidiyor. Ardından bir yığın masal
    anlatarak bu güçlerin hepsini MİT’e ve CİA’ya kadar uzatıyor. Anlatımında ilginç olan yan aslında
    bunlar değil. Çünkü Öcalan bu mizansenleri o kadar uzun ve sık anlatıyor ki, artık kimse bunların
    yabancısı değil. Burada asıl ilginç olan yan, bu dönemde kendi durumuna dair yaptığı izahlardır;
    “…1976, 1977 ve 1978 döneminde onları, devleti çalıştırıyorum ve hareket yürüyor.”
    “Ve tam bir sağcılık tarzı var.”
    “Ankarada’yız.1976,-77-78’i eğer bunlara dayandırmazsak, sağlam çıkışı yapabilir miyiz?” (63)
    Yukarıdaki sözler, bu cinayetin neden ve nasıl işlendiğine dair ipuçları vermekle kalmıyor, arkasında
    A.Öcalan’ın da içinde bulunduğu hangi güç odağının durduğuna açıklık kazandırıyor. Gerçektende bu
    cinayet karanlık güçlerce Kürt halkına ve sola karşı gerçekleştirilen bir komplodur. Dikkat edilirse Haki
    Karer’in katledildiği tarih, Mayıs 1977’ dir. A.Öcalan ise aynı tarihte devletle çalıştığını itiraf ediyor.

    Baki Karer

  17. Simko Engizek diyor

    PKK ayrı Öcalan iblis’in takımı ayrı!!!

    PKK onbinlerce babayiğit Kürdistanlı devrimciler demek!!!Şehidler-onbinlerce!!!
    Serok Karasungur eşittir PKK!

    Öcalan ve takımı (Qandil ve HDP) eşittir İttihad ve Terakki artı Kemalizm!!!

    Kürdistan’da bütün tahribatlardan ve katliamlardan tek ve sadece tek MİT Öcalan sorumlu.
    Öcalan bir Saddam ve Hafız Esad’dır!
    Öcalan Mustafa Kemal’ın en iyi torunudur!
    Öcalan bir numaralı Kürd ve Kürdistan düşmanı!
    Öcalan bir Yezid’dir!!!

    PKK Şehidler partisidir ve son şehidini Ocak ayında 2013 yılında verdi-yer:Paris!!!

    PKK’ye öyle ucuz yaklaşım gösteren ve değerlendiren küstah tiplerin rüyasına girerim.Herkes haddini bilerek yazsın-herkes serbest.Ama doğruları yazmak şartıyla.
    Eski dönem değil-herkes özeleştirisini vermeli-eğer ar ve onur varsa!!!

    Fakat PKK’yi tümüyle ve özellikle Kürdistan generalı Egid Korkmaz’ı 1984 yılında Kürdün kızıl düşmanına savaş ilan etmesi ile birlikte-Öcalan olan parasit Kemalist muhbir,çakal,ajan,kuçik,gur,iblis ve şeytan kargası ile aynı kefeye koymak büyük suç ve dümen!!!

    Bunu gidiniz Sözcü ve Cumhuriyet’e anlatınız-tarihini ve değerlerini bilen Kürd bunu asla kabul etmez.

    Öcalan olan münafık göbekli parasit’den nefret eden az PKK’li yoktu-iro da iki üç serseri hariç herkes Öcalan’dan nefret eder!!!
    Çünkü Kürdistan kültüründe İhanet ve dümen eşittir Saddam,Esad,Pahlevi,Khomeini,Mustafa Kemal ve Muawiye!!!

    Öcalan-Qandil ve HDP!!!
    Mustafa Kemal-Anıtkabir ve CHP!!!
    Artı Kürd katili ve Muhacir Şeytanı Akşener!!!

    Aslında bakarsanız Öcalan ve Bahçeli ikiz-zaten Osmaniye Halfeti 230 km-aynı kafa ve aynı zihniyet!!!

    Öcalan bir Ülkücüdür-Turancıdır!!!

    Baki Karer eğer ter temiz ise-hiç bir günah işlememişse-yazsın ve çizsin.
    Fakat ben biliyorum ve duydum ki Baki Karer’in de eli kanlı ve suçlu!!!

    Onun için Öcalan’a yüklensin-fakat PKK konusunda dikkat etsin, çünkü PKK’nin onbinlerce Kürdistan şehidi var!Kürdistan için şehid düşen-Öcalan iblis’i için değil!!!

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

14 − 14 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla