Take a fresh look at your lifestyle.

Zorlu Yıllar 6.bölüm

246

Sanattin Hoca var, Bitlis ASDK- DER Başkanı Maşallah Abdulselamoğlu, Bitlis’teki eski Rızgari grubu, hepsi burada; bu ne biçim operasyon, bu adamların çoğunun bizimle ilişkilerini kestiklerini biliyorum. Hüseyin Nevcanoğlu’nun sesi kulağıma çarpıyor. Behvat’a kim olduğumu soruyor.

“Ağabey ben Ferhat.

“Ooo Ferhat, sen de mi geldin?”

“Ağabey, kambersiz düğün olmaz.” “Ekip tamam” diyorum.

Behvat Ağabey, neler oluyor, neden bizi aldılar?”

“Sanırım Kenan Evren gelecek, tedbir olarak aldılar bizi, birkaç güne kadar serbest kalırız.”

“İçime bir an için su serpti bu sözler.”

Behvat ağabeyin deneyimi var, üstelik gazeteci, o bilir bunları, ama yine de pek rahatlayamıyorum; bir sigara içiyorum, pamuğunu biriktiriyorum; lazım olur, belki beni soğuktan koruyacak kadar biriktirebilirim. Hücre soğuk, ıslak, nemli… Bir polis gür sesiyle bağırıyor:

“Konuşmayın ulan”

Ulansız konuşan bir polis görürsem ellerinden öpeceğim. Şimdilerde (AB uyum yasalarından sonra) nasıllar bilmiyorum, ama o zamanlar hep ‘ulan’lı, ‘lan’lı ve anamıza yönelik hakaretlerle konuşurlardı. Hücreler sessizleşiyor, arada “çişim var” diyenlere “patlama ulan!” yanıtı…

Düşüncelere dalıyorum, acaba annem nasıl? Ne de çok üzülmüştür şimdi; bir oğlu asker biri içeride. Acaba iyi olduğumu söylemişler mi ona? Babam şimdi nerede olduğumu ve neden içeride olduğumu araştırıyordur, ama ne kadarını öğrenebilmiştir? Ya ağabeyim? O da şimdi merak ediyordur. Atölyemizde yalnız. Onun civan yürek olduğunu biliyorum. Anneme destek oluyordur, ama ona kim destek olacak? Yengem aklıma geliyor, o da bizim yoldaşımız, beni çok sever, ne de çok üzülmüştür Mine yengem. Cezaevlerini, işkenceyi bilir, ben de onun yiğit bir Gürcü kızı olduğunu bilirim elbet.

Rutubetli hücremde yalnızım, diğer hücrelerde ikişer üçer kişi var, bana yine özel davranılmış. Sigara pamuklarım birikiyor, açıyorum tek tek, seriyorum yere; on santimlik yer bile kapatmıyor. Daha çok içmem gerek. Kaç gün kaç gece kaldığımı hesaplıyorum; saatleri buluyorum, sonra dakikaları, sonra saniyeleri…

Hücremin kapısı açıldı, beni alıp üst kata çıkardılar. Daha önce kaldığım yerden geçiyorum, beş kişi hâlâ oradalar ama benim bankı da onlara vermişler, yüzleri hâlâ duvara dönük. Bir odaya alındım, resmi ve sivil polisler var. İçlerinden biri;

“Hoş geldin Ferhat!

“Sağ ol”

Bu “sağ ol” çok isteksiz bir” sağ ol du. Çünkü dananın kuyruğu kopacaktı artık.

“Neden alındığını biliyor musun?”

“Hayır, ama şunu biliyorum ki gözetim süresi ne kadarsa beni o kadar tutup bırakacaksınız.”

“Öyle mi sanıyorsun?”

“Evet, çünkü bir suçum yok.”

Gülüyor, ağız dolusu gülüyor, beni küçümsüyor ve suratımda bir tokat patlatıyor.

“Oğlum sen on beş yıl buradasın, bu kez ona göre hazırlık yap.”

“Beni kırk beş günden fazla tutamazsınız.”

“Tüm örgüt elimizde, Genelkurmayın kesin emri var, bu örgüt bitecek”

Bu söz bana hiç yabancı gelmiyor. Daha önce Rahva’ da ki polisler de böyle demişlerdi. Bunlar ne yapsalar bizi korkutmak için Genelkurmayı zikrediyorlar” diye düşünmüştüm. Sonradan öğrendim ki bu seferki operasyonumuzu zamanın Milli Güvenlik Konseyi (MGK) yakından takip etmiş bizlerle ilgili özel kararlar almıştı. Oturtuyorlar örgüt hakkında sorular soruluyor alakam yok” diyorum. Bununla sonra görüşürüz” deyip hücreme götürülüyorum. Çerkez yok kelepçelendiği yerde. Hücremde hayallere dalıyorum. Arkadaşım Gülsen’i düşünüyorum. Ona evlenme teklif etmiştim oda kabul etmemişti İstanbul’da yürüyerek ne kadar çok dolaşırdık, Paramızı bölüşürdük hep ben kazançlı çıkardım. Kazançlı çıkmamı oda istiyordu doğrudan para veremiyordu kırılır, incinirim diye. Paralarımızı saymadan üst üste koyar, sonra bölüşürdük. Güzel insan şimdi tutuklandığımı biliyor mu acaba? Duysa üzülür. O daracık hücremde hep İstanbul’daydım, asla kimse beni o hücreye tıkamaz, asla!.. Sanırım üç gün kaldım o hücrede…

Muş

Bir akşamüzeriydi, bizi hücrelerden çıkardılar, ellerimize kelepçe vurdular ve bir Reo’ nun arkasına bindirdiler. Sanırım yirmi beş kişi kadar varız, Şahin’i görüyorum, diğer arkadaşları ve o beş kişiyi de görüyorum; onlarla aynı “suç” tan yakalandığımızı anlıyorum. Reo’nun çadırı kapatıldı ve bilinmeze doğru tekrar yola çıktık. Behvat tahminen Muş’a gittiğimizi söylüyordu, Hüseyin Nevcanoğlu “inşallah Diyarbakır’ a gitmeyiz” diyordu. Ilık bir yaz akşamıydı, arada çadırın altından bakıyorduk, evet, Muş’a gidiyorduk. Bu beni az da olsa rahatlattı. Arkadaşlarla sınırlı da olsa konuşuyorduk ama herkes kendi derdinde. “Benim bunlarla, örgütle bir alakam yok, ben bunları bırakalı yıllar oldu” diyenlerin seslerini duyuyorum. Eskiden güvendiğim insanlar ne kadar da küçülebiliyorlar. Muş’a bir saatlik yoldan sonra vardık, ama araç Muş’u hızla geçiyor, ihtimaller sıralanıyor aklımda; Elâzığ olabilir mi? Muş’tan takriben yedi kilometre sonra araç, kapısında askerlerin nöbet tutuğu, eskiden DSİ’ nin il müdürlüğü olan ama şimdilerdeyse işkence yeri olarak kullanılan binanın önünde durdu. Bizi tek tek indirip başımızı önümüze eğdirerek içeri aldılar. Merdivenlerden bir kat aşağı indirip genişçe bir odaya soktular. Bağıra çağıra bizi duvara dizdiler, kollarımızı yukarı kaldırmamızı söylediler ve arkadan gözlerimizi bağladılar. Kollarımız yukarıda, ağırlık basıyor, kollarımı tutamıyorum havada, pazılarımdan aşağıya doğru bir kuvvet çekiyor kolumu, sanki kilolarca ağırlık bağlamışlar. Kollarım düşüyor, bir asker copla dirseğime vuruyor, en yükseğe kaldırmamı istiyor, acı çekiyorum, bu ne kadar sürebilir ki; bir insan kolunu havada ne kadar tutabilir ki? “Bu işkence faslı birazdan biter, bizi en azından oturturlar” diye düşünüyorum. Saatler geçi-yor ama hâlâ kolumuz yukarıda, hâlâ ayaktayız, kollarımız hâlâ istem dışı düşüyor. Şöyle duvara yaslanabilsem ayakta bile uyurum ama yasak! Yanımda Şahin var, biliyorum tüm arkadaşlarla aynı odadayız. Uyumak istiyorum, sabahın olmasını bekliyorum; kollarımı indirmek, oturmak istiyorum. Asker elindeki copla müdahale ediyor, her şey yasak, başımı şöyle dayayabilsem duvara, aman tanrım bu ne lüks olurdu… Kafam duvara gidiyor, uyumuşum, asker farkına varıyor;

“Ne o, orospu karı gibi kıvırtarak yatıyorsun!”

Copun acımasız darbesiyle kendime geliyorum; tüm vücudumu duvara dayamış uyumuşum, uyumamaya çalışıyorum, uyku bu; beni eziyor, eziyor, hiçbir şey düşünemiyorum. Sadece kollarım ve uykusuzluk, tek düşündüğüm bu, ama kısa süre sonra biter diyorum, içeri yavaş yavaş aydınlanıyor, yeni bir gün başlayacak. Biz artık uyuyabiliriz, duvardan çekeriz kollarımızı diye düşünüyorum, mesainin başlamasını istiyorum. Dışarıdan gürültüler geliyor; tüm duyu organlarım çalışıyor, geceden beri uykusuz olmam duyu organlarımı etkilememiş. Kollarım beni dinlemiyor, ha bire düşüyor ve ben de ha bire yukarı kaldırıyorum. Saat sekiz olmalı. Sorgucular Şahin’i yukarı çıkarıyorlar, sorgulanıyor Şahin. Zaten beş gün Bitlis’te ağır işkenceden geçmiş, bir saat sonra geliyor, kısık bir sesle soruyorum;

“Ne soruyorlar?”

“Enver’i soruyorlar, silah istiyorlar.” Ürperiyorum, silah da neyin nesi? Bir ses;

“Ferhat hanginiz?”

Arkamız dönük gözlerimiz bağlı olduğu için tanımıyorlar bizi

“Benim” diyorum.

Koluma girip yukarı çıkarıyorlar, seviniyorum içten içe, sorgu sırası beklemek oldum olası beni hep incitirdi, ne olacaksa bir an önce olsun bitsin istiyordum. Bir odanın ortasında bekletiliyorum; sorular, sorular… Yanıtlarını bilmediğim bir yığın soru…

“Sen bildirileri kimden alıyordun?”

“Ne bildirisi?”

“Rızgari’nin”

“Ben kimseden bildiri filan almıyordum, zaten bu hareketle iki senedir ilişkim yok. “Aslında gerçeği söylüyordum, kopmuştu ilişkilerimiz ama sure konusunda yalan söylüyordum. Hiçbir şey söylemeyecektim, zaten son dönemle ilgili bir şey de bilmiyordum. Şahin’le ilişkim sadece bildiri, kitap alışverişiydi bazen de sohbet ederdik. Yumruk, tekme ve küfür sağanağı altındayım; vücudumun değişik yerlerine tekme, tokat, yumruk ve coplar rastgele iniyordu. Mutluyum her şeye rağmen; “beni fazla sıkıştıramayacaklar” diyorum kendi kendime. Elimi açtırıyorlar, bir elimi diğer elimin üstüne koydurup vuruyorlar. Hep sayardım copları ama bu kez sayamadım, ne kadar cop yedim bilmiyorum; iki elim de nasibini aldı. İlki çok etkilememişti ama ikiden sonrası göğüs kafesime kor bırakılmışçasına acı veriyordu, ellerim acımıyor, sanki kalbimin, ciğerlerimin olduğu bölge alev alev yanıyordu. ‘Görev aşkıyla, vatan aşkıyla’ vuruyorlardı.

“Konuş Ferhat, her şeyi biliyoruz. Enver yakalandı, Yılmaz yakalandı, onlar her şeyi söylediler, sizin arşiv ele geçti”

Bunlar da her zaman her şeyi bildiklerini söylerler ama her ne hikmetse hep de bize sorarlar. Yılmaz’ın yakalanması kötü. Uykum kaçmış, ellerimin davul gibi şiştiğini sanıyorum ama bakamıyorum, ellerime bakma özgürlüğüm yok ki.

“Seninle tekrar konuşuruz” dediler ve aşağıya indirdiler. Şahin’in yanma gittim, bu bilinçli bir seçim değildi elbet, ama kimse yerinden kıpırdamadığı için herkesin yeri tapulu gibiydi. Gözbağımın altından Şahin’in ayakkabısını görüyordum;

“Şahin, sen neler söyledin benimle ilgili?”

“Hiçbir şey”

Sesimiz o kadar kısıktı ki biz bile birbirimizi zor duyuyorduk

“Ama onlar bildirileri senden aldığımı söylüyorlar.”

“Bunda bir şey yok” diyebiliyor, asker sert bir dille susturuyor bizi. Şahin’in benimle ilgili bazı şeyler söylediğini anlıyorum, hakkımda ne kadar şey bildiğini ve bildiklerinin ne kadarını söylediğini merak ediyordum. Coptan ağrıyan ellerimi duvara dayıyorum, kollarım yine yukarıda, duvara dayadığımda top varmış gibi bir his oluşuyor avucumda, ama duvar ağrılarımı emiyor sanki.

“Sana ne sordular?”

Şahin’in kısık sesi bana güven veriyor.

“Yılmaz’ın da Enver’in de yakalandığını söylediler. Bir de benim seninle olan ilişkimi sordular” diyebiliyorum hızlı bir şekilde. Arkamızı görme şansımız yok, kaç kişi bekliyor, bunlar gerçekten asker mi, polis mi bilemiyorduk.

Şunu iyi anlamıştım daha uzun süre kollarımız duvarda, biz ayakta bekleyeceğiz, ama ne kadar sürecek onu kestiremiyordum. Acıktığımı anlıyorum, bunlar yemek de vermezler. Ayakta uyunur mu demeyin, ayakta rüya bile görebiliyordum. Öğleden sonraydı, yemek getiriyorlardı bize, ben yemek geldi diye uyanıyorum ve beklemeye başlıyorum yemeği, gelmiyor, bekliyorum, az önce karavana sesi geliyordu, “oturun yemek yiyin!” diyorlardı bize, nerede kaldı bu yemek? Kısa bir süre sonra bunun rüya olduğunu anlıyorum. Haziran ayının sıcaklığı bunaltıyor, uykum geliyor yine. Ayaklarım taşımıyor beni, kendimi külçe gibi hissediyorum; bıraksalar şu çıplak betonda uyurum.

Yukarıdan bağırtılar geliyor, işkence var, bu sesi dinlemek adamı tümden deliye çeviriyor. Küt… Küt… Sesleri çözmeye çalışıyorum, kime işkence yapıyor bunlar. Sorular beynime hücum ediyor, kollarım havada uyumaya çalışıyorum, kulaklarımı tıkayacak bir şey yok ki… Çaresiz bağırtıları dinliyorum. Bir üst katta yapılan işkenceleri duyabiliyorduk. Betonarme binada izolasyon yoktu, sesler olduğu gibi aşağıya geliyordu. Bağırtılardan yapılan işkencenin türünü seçmeye çalışıyorum. Elektrik, Filistin askısı, falaka, tekerlek ya da kaba dayak gibi işkence türleri insanda farklı bağırtıların çıkmasına neden oluyordu. Zamanla yaptıkları işkence türünü, çıkarılan seslerden hareketle, ayrıntılarına kadar bilme yeteneği gelişmişti bizde. Elektrikle yapılan işkencenin neden olduğu bağırtı içimizi en çok parçalayandı. Kulaklarımızı sağır eden, içimizi dağlayan her ses ile birlikte içimden “dayan kardeşim! Dayan arkadaşım! Dayan be iki gözüm!” diyordum. Başlangıçta çıkan yüksek ses, işkence uzadıkça giderek azalıyor, azalıyor ve nihayet kısık bir sese dönüşüyordu. Sessizlik ya işkencenin bitişine ya da sorgudakinin bayılmasına delaletti. Sorgu timinden biri özellikle ayakkabılarının altına demir pençe çaktırmıştı. Karslı bir polisti bu. Onun bütün hareketlerini aşağıdan takip edebiliyorduk. Tak… tak… tak…sesleriyle mutfağa mı, tuvalete mi, sorgu odasına mı, evrak odasına mı gittiğini kestirebiliyorduk. Uzun koridoru aşıp merdiven başına geldiğinde, dışarı mı çıkacağına, aşağıya mı ineceğine ayak seslerinden tahmin edebiliyorduk. Merdivenlerden inişte çıkardığı tak tak sesleri daha bir küttü. Her basamak neredeyse farklı sesler çıkarıyordu. Basamaklar bitince o ayak artık aşağıda, aramızdaydı… Acelesi olmazdı. Tüm odaları gezerdi. Gözleri kapalı, yüzleri duvara dönük bizlerin arkasında dolaşır, bazen birinin arkasında durarak ondaki heyecanın tavan yapmasını sağlar sonra tak… tak… tak… Yürümeye, bir başka kurbanına aynı korku ve heyecanı yaşatmaya koyulurdu. Sonunda içimizden birini alır ve aynı tak… taklarla yukarı çıkarırdı. Otomobille gelirlerdi işkence haneye. Otomobillerinin motor sesine o kadar aşina olmuştuk ki, işkence haneye gelen araç konuklarının ki mi, kendilerinin ki mi hemen anlardık. Araçlarının sesini duyduğumuzda ölüm sessizliği çökerdi üstümüze. Yine işkence başlayacak, yine zulüm yeri göğü inletecekti… En çok sevdiğimiz ses otomobillerinin çıkardığı geri vites sesiydi. Bu artık gittikleri, bugün işkence yapmayacakları anlamına geliyordu. Bir süreliğine de olsa işkenceden uzak olmanın tadını çıkarmaya çalışıyor, yaralı arkadaşlarımıza o koşullarda ne yapabileceksek onu yapmaya çalışıyorduk. Çoğu kez askerler buna izin vermese de yeniden dayak yeme pahasına da olsa, bir şeyler yapma çalışıyorduk.

Bulunduğumuz yerde yirmi dokuz kişiyiz. Yanımızda kaç asker veya polis var bilmiyorum ama tek bir insan yokmuş gibi ağır kasvetli bir hava var. Güneşin battığını hissediyorum, kararıyor içerisi Yan odalarda da birileri var, gidiş gelişlerin yoğunluğundan anlıyorum. Beni yukarı çıkarsınlar, işkenceyse işkence, ne yapacaklarsa yapsınlar. Bu, sıra beklemek ölümden beter. Her ayak sesinde, “beni almaya geldiler” diye geçiriyorum içimden, yok, sağımdan solumdan birini götürüyorlar. “Tüh hâlâ sıra bana gelmedi! Böyle uykusuz, ayakta, aç, kollarım havada kaç gün oldu bilmiyorum; zaman tümüyle durmuş. Zaten ne yapacaktım ki zamanı… Sanırım haftamız dolmuştu. Behvat bodrumun penceresinden bazen dışarıyı görebiliyordu.

Aha Feqi Amca’yı da getirdiler”

Bu bende tam bir şok etkisi yarattı. Babam neden getirildi ki? Askerden izin alıp bakıyorum, babam dediği ağabeyimmiş, az da olsa rahatlıyorum, babam ile abim arasında tercih yapıyorum. Yanımıza getirirler diye bekliyorum, belki fırsat bulur da konuşurum. Akşama kadar bekledim yok. Bütün gün işkence seslerini dinliyorum, ama bu kez işkence sesleri daha çok acı veriyor. Ya bunlar ağabeyime işkence yapıyorlarsa, bu çığlıklar ya ağabeyimin çığlıklarıysa? İçten içe yanıyorum, çaresizliğime kızıyorum.

Bir haftanın sonunda artık bize yemek vermeye başlamışlardı, ama yemek hep az gelirdi, doymak mümkün değildi, neredeyse daha çok acıkıyorduk. Yine de yemek saatlerini iple çeker olduk, çünkü yemeği yerde oturtarak yediriyorlardı; oturmak, oturabilmek nimetlerin en büyüğüydü(!) Her zaman kaşık sayısı, sayımızdan az gelirdi. Kaşığı dolaştırarak yemek yiyorduk. Askerler az da olsa bize alışmışlardı. Ağabeyimin gelişinin sanırım ikinci günüydü, tuvalete giderken askere rica ettim ağabeyimle görüşeyim diye. “Ağabeyin mi var burada?” dedi asker. “Evet” dedim. Üç dakika izin kopardım, ağabeyimi getirdiler, eline eğildim öptürtmedi, ne olduğunu sordum. Genel Rızgari operasyonu dedi. Geldiğinden bu yana yemek vermediklerini söyledi, ben de bundan sonra tuvaletteki rezervuarın üstüne ekmek koyacağımı bir çırpıda söyledim ona. Bu görüşme beni çok rahatlattı.

Şahin’e olayı anlatım, artık ekmek yemeyecektik, ekmekleri abim için sallayacaktık. Günler böyle uykusuz geçiyordu, tek özgürlüğümüz sınırsız tuvaletti. Ekmekleri artırıyor, tuvalete bırakıyorduk. Ağabeyimi beslemeye çalışıyorduk. Aslında herkes açtı. Az da olsa yemek yeme şansı olanların, ağabeyim gibi hiç yemeyenlerle dayanışmasını, ekmeklerini artırarak onlarla paylaşmasını istiyorduk. Bireysel kurtuluşlarının derdine düşenlerden böyle bir şey istemek zordu. Ekmeği saklayacak yerimiz yoktu; askerin boşluğundan yararlanıp içeride bulunan yatağın altına saklıyorduk, gece de fırsatını bulup tuvalete götürüyorduk. İşkenceler tüm hızıyla devam ediyor, çığlıklar kulaklarımızı tırmalıyordu.

Bir gün yine ekmeği sakladığımız yerden alıp tuvalete götürecektim, ekmek yoktu, acaba Şahin bırakmamış mıydı? Şahin’in yanma gittim;

“Ekmek yok yerinde.”

“Ben sabah bıraktım oraya”

“Ama yok işte.”

O gün ekmek götüremedik ağabeyime, zaten o da tek başına yemiyormuş ekmekleri, cezalı olanlara veriyormuş bir kısmını. Zincirleme herkes aç kaldı o gün.

Akşam yemeğinde nöbetçi asker yemekte bizi yalnız bırakmışı.

“Arkadaşlar, ben ekmek ayırıyordum, sakladığım yerde yok, kim aldı?” diye sordum. Kimseden ses çıkmadı. Ben kızarak bir daha sordum, herkes duvar.

“Ben ekmeği cezalı arkadaşlar için ayırıyordum, bu yapılan terbiyesizlik, ben ekmek yemesini bilmiyor muyum? Bizim burada komünleşmemiz gerekirken birbirimizin ekmeğine bile göz koyuyoruz.

Behvat:

“Burada paramız mı var komünleşelim.”

“Komün sadece parayla olmaz, beyinle olur, yürekle olur, işkenceden çıkan arkadaşlara destekle olur, ekmeği paylaşmakla olur.”

“Sen burada bile başımızı belaya sokacaksın Ferhat!

Bilal Nevcanoğlu ekmeği aldığını ve arkadaşlarla paylaştığını söyledi. Ekmeğin hepsini cezalı olmayanlarla paylaşmış, sadece bana ve Şahin‘e vermemişler. Üstüne üstlük “kardeşçilik?’ yaptığımı söyleyerek beni zan altında bırakmışlardı.

Şahin’le ben uzun süre ekmek yemedik, tuvalete bıraktık. Her gidişimde ekmeğin alındığını görüyordum, cezalı arkadaşlar yiyordu, en azından ben böyle biliyordum.

Günlerce uykusuzluğun vermiş olduğu sinir yıpranması içindeydik, ayakta uyumaya alışmıştık, kollarımız eskisi gibi düşmüyordu artık. Her işkence sesinde kulak kabartıyorum acaba ağabeyim mi diye; çok, çok zor anlardı. Bir gün yeni gözbağları getirdiler, kadın iç çamaşırına benziyordu, iki tanesini diksen tam bir iç çamaşırı olurdu, özel olarak yapıldığı belliydi.

Behvat sevinçle karışık şaşkınlık çığlığı atıyordu yine;

Feqî’nin diğer oğlu da geldi!”

Azad mı gelen, evet, gelen oydu. Yalnızken ne rahattım ne onlar benim çığlıklarımı dinliyorlardı ne ben onlarınkini, ama şimdi üç kardeş olduk. Bende moral sıfır…

Azad‘ı askerden getirmişlerdi. Uzun bir seyahat etmiş, ne olduğunu bilmeden gelmiş, içeri girip abisini ve diğer arkadaşları görünce, hemen onlara moral vermeye çalışıyor ama arkadaşlar bön bön ona bakıyorlar.

Biraz sonra onun da gözünü bağlayıp duvara dayıyorlar. Ağabeyimle kardeşim aynı yerde ama uzaklar birbirlerinden, artık her çığlıkta Azad mı, Nevzat mı diye ayırmaya çalışıyorum. Döşekten gizlice çaldığım yünle kulağımı tıkıyorum, ama faydası olmuyor. Arada sorguya ben de çıkıyordum, hiç bağırmıyordum artık işkencede, çünkü kardeşlerim duysun istemiyordum. Bağırsam acım hafifleyecekti sanki ama benim artık bağırma lüksüm de yoktu; biliyordum ki abim ve kardeşimindi kulakları benim sesimi ayırmaya çalışıyordu.

Azad benim de içerde olduğumu ne zaman anladı bilmiyorum. Günler yavaş yavaş geçiyor, arkadaşlar duvardan tek tek düşüyorlar; düşenleri yan taraftaki koğuşa götürüyorlar. Yataklar var orada.

Şahin:

“Ferhat, Enver‘i getirmişler, onunla görüşmemiz lazım, ikimiz bulaşık yıkama bahanesiyle yanına gideriz.”

Öğle yemeğinden sonra bulaşıkları yıkamak için Enver’in koğuşuna gittik. Şahin bulaşıkları yıkarken, ben Enver‘i öptüm, ölü gibi yatıyordu, acı çekiyordu. Gece getirmişler, çok ağır işkenceden geçirilmiş, çözülmemiş ta ki arşiv önüne konuluncaya kadar… Enver Kurtuluş konuşacak durumda değildi, diğer yataktakileri tanımaya çalışıyorum; hepsi kıpırdamadan yatıyor, sağa sola dönmeleri yasak, yatak bile işkence aleti gibi kullanılıyor. Ben bulaşıkları yıkarken Şahin konuşmaya çalışıyor, ikimiz de ona cesaret verici şeyler söylüyoruz, o bizi anlıyor mu bilmiyoruz. Gözüm doluyor. Ben Enver‘i çok severdim, hâlâ da saygı duyduğum bir arkadaşımdır.

Behvat ara sıra yukarı çıkar mutlu bir şekilde aşağı inerdi, polislerle sohbet ettiğini sigara içtiğini söylerdi.

Arkadaşlar patır patır yere düşüyorlar, düşenin incindiğini anlıyorum, düşmeler çoğalıyor; düşen koğuşa götürülüyor. Akşamüstüydü, çişimi yapmak için izin istedim, asker izin verdi. Göz bağımı biraz yukarı kaldırıp yürümeye başladım, daha odanın ortasına gelmeden ben de düştüm. Sanırım bir dakika kadar kaldım yerde, hemen toparlandım ama tekrar düştüm, bu kez askerler ve polisler telaşlandı; benim sırtımı duvara dayadılar. O anı anlatmam mümkün değil; yirmi yedi gün sonra belimi dayayabileceğim bir duvar bulmuştum, ayağımı uzattım. Belim rahatlıyordu. Polisler beni böyle görünce, iki saatte bir on dakika yüzümüz duvara dönük oturtma talimatı verdiler askerlere. Arkadaşlarla oturduk,

Hepimiz çok mutluyuz popomuz yer görmüştü. Keşke belimizi de dayayabilsek…

Gecenin bir yarısıydı. Uzanabileceğimizi de söylediler, uzandık, elbet betona, aman Allah’ım beton ne kadar yumuşaktı? Beton bu kadar nasıl yumuşak olabilir? Kemiklerimiz dinleniyordu, hepimiz uykuya geçtik; yirmi yedi gün uykusuz, ayakta ve kollarımız havada kalmıştık. Sabaha doğru beton hainliğini göstermeye başladı, kemiklerimiz inciniyor, beton batıyordu artık, kimsenin üstünde zaten bir dirhem fazla et kalmamıştı.

O gün işkence yaptılar mı bilmiyorum, yaptılarsa da ben duymadım. Artık daha bir rahatız, bazen sohbet edebiliyoruz. Behvat, hepimizin burada oluşunun tek nedeninin Enver olduğunu söylüyor. Enver‘e ağza alınmayacak küfürler ediyor, onu nasıl öldürebileceğini anlatıyor, yanından geçerken boğazına bir bıçak atacakmış, kastı aşan cürüm olduğu için de sekiz yıl yatarmış. Enver’in annesi ve eşi birçok kez iğfal edildi, Enver Ermeni oldu, düşman oldu… Behvat, somyanın yayını koparmış, bununla vurabileceğini söylüyor. İlk defa Behvat‘ ın yapabileceğini düşünüyorum, aklıma ekmeği çalışları geliyor, yeni gelenlere,

“kardeş çözül, bildiğini anlat, zaten bunlar her şeyi biliyor, arşivden çıkmışız biz” demesi geliyor. Beni Behvat’a ve onun gibi düşünenlere düşman yapmıştı o tavrı. Gözümdeki eski Behvat gitmiş, sinirlerime dokunan biri gelmişti. Artık sabrım kalmadı.

Behvat, ben on yıl da ceza alsam önemli değil ya sen beni öldürürsün ya ben seni” diyerek saldırdım. Arkadaşlar aramıza girdiler, ben sinirden deliye dönmüşüm, gözüm artık bir şey görmüyordu. Neyi nasıl yaptı bilmiyorum, çok rahattı. Bizler üvey evlattık, abim ve kardeşim diğer taraftaydılar; onların ne yaşadıklarını bilmiyordum. Hepimiz arkadaştık, bir zamanlar kader birliği yapmıştık ama burada bazıları gemisini kotarmaya çalışıyordu. Muşlular vardı diğer tarafta, onların da bir kısmı askerleri kafaya almış ailelerine gönderiyorlar. Aileleri askerleri ihya ediyor, askerler de onları. Ama başkalarına hiçbir şey koklatmıyorlardı; direnenler bir de bunlarla uğraşıyorlardı.

Cesim Elden isimli bir arkadaş vardı, korkunç işkenceden geçirilmiş ama ağzından tek bir kelime bile alamamışlardı. Şimdi de günah keçisi o olmuştu, güya o çözülse sorgular bitecek hepimizi mahkemeye çıkaracaklarmış. Polisin bilinçli olarak yaydığı bu söylenti, Cesim’e içerden baskı yapılmasına neden oluyordu, teslim olanlar ona düşmanca bakıyordu. Cesim çözülmedi ama, sorgulamalardan sonra çözülenlerle geliştirdiği kafa kol ilişkisi direnişine gölge düşürmüştü.

Muş ovasının Temmuz sıcağı yakıcıdır. Üzerimizdeki fiziki ve psikolojik işkenceye lağım işkencesi de katılmıştı. Bilinçli olarak koca binanın lağımı patlatılmış, lağımın tümü kaldığımız bodruma inmişti, itirazlarımızdan sonuç alamıyorduk, içerdeki keskin lağım kokusuna alışmak mümkündü belki ama, lağımın ürettiği sivrisineklere alışmak mümkün değildi. İşkenceye Temmuz sıcağı, lağım kokusu ve sivrisinekler de dahil olmuştu. Bu kıskaç sorgular bitinceye kadar devam etti. Tifo ya da dizanteri olmamamız sadece bir şanstı. Ama ben ishal olmuş kötü duruma düşmüştüm. Askerin biri ishali kesmek için bir avuç kuru çay getirdi bunu çiğneyerek yememi istedi ishali kesermiş gerçekten de ishalimi kesmişti.

Sorgular bitmiş, nispeten rahatız, hatta çok nadir de olsa kardeşlerimi görebiliyorum. Polisin biri geldi, kolumdan tutu, küfür ederek beni merdivenlerden çıkardı. Sorgum bitmişti, “yeni bir şey mi? Bulundu” diye düşünüyorum. Beni bir odaya aldılar, dövmeye başladılar, tekmelerden yerlerde sürünüyorum, adeta linç ediliyorum…

“Ulan, sen askeri nasıl tehdit edersin!?”

Anlıyorum kardeşlerimden birinin tehdit ettiğini, hiç ses çıkarmıyorum. Copların biri iniyor biri kalkıyor, döve döve merdiven başına kadar getiriyorlar, sonra bok çuvalı gibi aşağıya atıyorlar, yuvarlanarak aşağıya kadar iniyorum, kalkıyorum, herkes şaşkın. Acaba işkence yeniden mi başlıyor tedirginliği var. Abim koşuyor.

Ferhat, ne oldu, niye dövdüler seni?” Zorlanarak da olsa gülümsüyorum;

“Ya sen ya Azad askerin birini tehdit etmişsiniz, onun dayağını yedim ben”

“Eee, ben değilim deseydin.” “Aman ağabey, zaten ben dayak yemeye başlamışım, söylesem sizi de dövecekler, ama kim tehdit etti onu merak ediyorum.”

“Ben ettim.”

“Tamam ağabey, geçer birazdan.”

Ağabeyimin duygusallığını, orada tekrar gördüm.

Bir asker vardı nedenini bilmiyorum, ama Şahin’e ilgi duyuyordu, bu ilgisini kullanmalıyız, diye düşündük. Şahin, Bülent denilen askerle konuştu;

“Biz yakında buradan çıkarız, paramız da olur, eğer bize dışarıdan bir şeyler getirirsen seni ihya ederiz.”

Asker gerçekten son birkaç gün için bizi iyi besledi; hemen komün oluşturduk. Aramıza Çerkez gibi her taraftan dışlananları da aldık.

Bir gün Çerkez, artık dayanamayacağım, çözüleceğim söylüyordu.

“Çözülürsen çok yatarsın” dedim. Şahin de vardı yanımızda, tek şartla çözülmeyeceğini söyledi. Şartı mahkemede silahları üstlenmemizdi. Olacak şey değildi, arkadaşımız bizi tehdit ediyordu. Uzun bir tartışmadan sonra Şahin silahları üslenmeyi kabul etti. Bir başka gün; Mehmet Şirin Şahin, Şahin Ayaz ve Mehmet Tepe ile konuşuyorum. Mehmet Tepe de çözüleceğini söylüyor. Nedenini sorduğumda;

Mehmet Şirin Şahin çözüldü ve benim hakkımda ki tüm bildiğim söyledi.”

“İyi hoş da sen de çözülürsen ondan bir farkın kalır mı?”

“Ben yandım o da yansın.”

“Bu devrimci tavır değil” dedim, ikna etmeye çalıştım ama ikna olmuyordu. Gidip tek bir tokat yemeden çözüldü, tüm bildiklerini anlattı.

1984 sonrası Mehmet Şirin Şahin’in PKK li olmuştu. Daha sonra PKK tarafından işbirlikçi oldu diye öldürüldüğünü duydum; cenazesi bulunduğunda ağzında beş- on bin liralık kâğıt paralar varmış. Mehmet Şirin Şahin’in aslında PKK itirafçılarını, ajanlarını deşifre ettiği için yerel işbirlikçiler onu bir torba un çalmakla suçlayıp infaz ettiler.

Bir gün bizi toplu olarak üst kata çıkardılar, bir masanın etrafına topladılar. Masada, altta Türk bayrağı, üstünde kitaplar, silahlar var. Bizim Şahin‘le Tatvan’da yaktığımız Komünist Parti Tüzüğü ile Yekiti’ nin bildirisi de vardı. Bitlislileri ve Muş ‘luları toplu olarak kameraya alıp resimlerini çektiler, ama Tatvan grubunu yalnız kameraya aldılar. Bu polisin Tatvan grubuna verdiği önemdi. Bizi nedense hep diğer gruplardan ayrı tutuyorlardı.

Saç sakal karışmış, banyo yapma isteği dayanılmaz bir hal almıştı.

Seyahat

Uzun, yorucu kırk dört gün geçirdim. Saat farkıyla en kıdemli bendim. Muş benim için gerçekten acıyla hatırlayacağım bir anı olarak kaldı. İşkence beni üzmedi, incitmedi ağabeyimin ve kardeşimin işkence sesleri beni çok yıprattı, arkadaşlarımın tavırları beni hayal kırıklığına uğrattı.

Tarih boyunca, düşmanlar arasında bir uzlaşma olduğunda güçlü taraf güçsüz tarafa yaltaklanır, nekahet dönemine girer, tıpkı ölüm döşeğindeki bir insanın, ölmeden önce tüm acılarından kurtulduğunu ve iyi olduğunu söylediği gibi. Ama az sonra öldüğünde herkes şok olur. Bu ölüm ile kalım arasındaki savaşın bittiğini, ölümün galip geldiğini gösterir. Sevkten bir gün önce polislerin tavrı değişmişti, bize sigara bile veriyorlardı. Buna anlam veremiyorduk, ağabeyime sorduğumda;

“Bizi kısa süre sonra mahkemeye çıkaracaklar, ondan iyi davranıyorlar, yaptıkları işkenceleri unutturmak istiyorlar bize” demişti.

Ve gerçekten sonraki gün sabah dokuz sularında Muş Tur Seyahat’e ait bir otobüsün geldiğini gördük. Paralarımız ve eşyalarımız verildi, gitmeye hazırlanırken içeride kalanlar için zulalara para ve sigara bırakmaya uğraşıyorduk. Sabah on civarı otobüse bindirildik, herkese kelepçe vuruyorlardı; uzun seyahatte kelepçenin acısını çok iyi biliyordum. Acaba bizi nereye götürüyorlar…

” Ferhat Bey, şükür kavuşturana!” Bunu söyleyeni tanıyamadım. Tamam bu polis ama beni nereden tanıyor.

“Tanıyamadım “

“Tatvan’da az kovalamaca oynamadık seninle”

Diğer polislere; “Ben bu üç kardeşe kefilim, kelepçe vurmayın” diyor, rahatlıyorum.

Ama polisi hatırlamıyorum. Ben hiçbir zaman işkencecilerimi hatırlayamadım zaten, bu da bana işkence yapmış mıydı bilmiyorum. Biz üç kardeşe kelepçe vurulmaması bir polisin “kefilliğinden” kaynaklanmıyordu kuşkusuz. Ellerinde yeterince kelepçe yoktu. Ellerindeki ifade tutanağı ve fezlekelere göre insanları sıraya dizdiler. Savcılıkça serbest bırakılma ihtimali olanları en sona koydular. Biz üç kardeş de en sondaydık, böylece kelepçelenmekten kurtulmuştuk. Kurtulmuştuk ama arkadaşlarımızın yol boyunca kelepçeli olmaları ve bize ayrıcalık tanımaları onurumuza dokunuyordu, içimizi acıtıyordu… Bu tavırlarıyla bize iyilik değil, tam aksine işkence yapmışlardı…

Beni tanıyan polis diğer polislere; “Bunlar bu işi inanarak yapıyorlar, diğerlerinden farklıdırlar, ailecek Kürtçü- Komünisttirler” diyordu. Demek polisleri bile bu kavgaya inançla girdiğimize ikna edebilmişiz, içimi hafif bir gurur dalgası sarıyor.

Otobüs yola çıktı; eğer Bitlis’e doğru gidersek bu Diyarbakır cehennemine gidiyoruz demektir, ama tam aksi istikamete yöneldi. Elâzığ’a doğru gidiyoruz, Solhan yakınlarında beni tanıyan polise çişimin geldiğini söylüyorum, hiç itiraz etmiyor. Araba durdu, yirmi dokuz kişi tarlaya çiş için yayıldık, polis hemen önlemlerini aldı. Kasıklarımı zorlayan çişim şimdi gelmiyor, bekliyorum, bekliyorum ama yok, herkes çişini yapmış araca biniyor, çaresiz ben de bindim. Polis soruyor;

“Nasıl, rahatlayabildin mi?”

“Hayır, yapamadım.”

Şaşırıyor,

“Neden?”

“Bu kadar insan içinde yapamadım” “

Utandın mı?”

“Sanırım psikolojik.’

“Ya Ferhat, bir başkası olsa inan durdurmazdım”

“Neyse boş ver, yemek molasında yaparım.”

Gidip arkadaşlarına söyledi, ilginç gelmişti ona. Sonradan öğrendim ağabeyim de yapamamış.

Kovancılara kadar gidiyoruz, Elâzığ’ı geçersek rahatlayacağım; bunlar bizi Diyarbakır’a buradan da götürebilirler. Ülkemin topraklarını seyrediyorum; Haziran’dı yakalandığımda, şimdi Temmuz… “Hasan Hüseyin” in bir şiiri dilime dolanıyor;

“Bir oğlum olacak adı Temmuz

Uykusuz, korkusuz

Beter mi beter

Ben beynimi satarak yaşıyorum

O benden de proleter”

Devam edecek…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

four × 1 =