Take a fresh look at your lifestyle.

VengMa ve okuyucularına merhaba

290

“Kayıplar zeminsiz bir başlangıçtır” diyerek, bir kitap ve öykündüğümüz mağlup öykülerimiz.

“Savdam kavgamdı”

Çözüm diye yürütülen ancak çözümsüzlüğün ta kendisi olduğuda bilinen kirli bir savaşın ortasında kaybolup giden yürek ve yaşamlardan geriye kalan; kardeşin kardeşe sıktığı kurşun kadar acı yaşanmışlıklar.

Yaşanılanların bizzat yaşayan tarafından kaleme alındığı 

 anı ve öyküler.

Çoğu zaman bir nefeslik anların asırlara dönüştüğü,duyguların doğup doğup tekrar insanı 

hızla terkettiği kesitler,

karanlığa yakılan bir kibrit çöpü. 

Herkesin herkesi kurtarmaya çalıştığı ancak koşulların  çelişkilerle cevrildiği, çıkışı imkansız örümcek ağını tarif etme çabasıyla beyaz kağıda serpilen kelime ve cümleler…

Savaşa karşı verilen haklı bir savaşın öyküsü.

Canlarını vererek savaşı besleyen, dünyanın en şanssız coğrafyasının talihsiz ve boynu bükük çocuklarının hüzün ve gülüşleri.

Herkesin herkesi sevdiği ancak herkesi karşı karşıya getiren, koşulların dayanılmazlığı.

Güzel ve iyiyi savunan ancak pratikte savaşın ağır koşulları sebebiyle yoldaşlarını, güzelik ve olulumluluk adına infaz edenlerin içinde bulunduğu anlamsızlık girdabı ve bu güzellik adına ne kadar duygu, düşünce varsa hepsine el sallayarak giden acımasız, acımasız olduğu kadarda yürek parçalayan kahredici cinnetin yazılara resmedilişleri.

Zaman zaman nefesimin kesildiği hissine kapılarak okuyup bitirdiğim, Harun Tak’ın Larsek yayınlarından çıkan “Sevdam Kavgamdı” kitabından söz ediyorum.

Kürdistan’ın her karış toprağı Larsek,Dersim, Amed, Botan, Behtinan bize savaşta yaşanan acı ve trajedileri hep hatırlatacak hiç unutturmayacaktır.

 Tıpkı Larsek bölgesi ve aynı isimle “Sevdam kavgamdı” kitabını bize sunan “Larsek yayınları” gibi.

Duvarları ölümün ayazıyla örülen, haksızlığın hak sayıldığı savaş denilen derin çukurda çok az savaşçıya nasip olan şans ve çabayla;beden ve  yaşadıklarını ölümden koruyup Avrupaya atan sevgili Harun’un kitabını okurken, gecenin karanlığında, Munzur nehrinde, üzerlerine   yağan kurşunlardan kurtulmak için karşıya geçmeyi başaramayıp çayın akıntısına kapılarak yiten canlarla birlikte yitip gittim.

Sığınakta kimyasal gazın nefessiz bıraktıklarıyla birlikte  nefessiz kaldım.

Yoldaşları tarafında infaz edilenlerin kendilerini infaz eden yoldaşlarına bakarken gözlerindeki acı ve hüzünle yüreğimden ve insanlığımdan vuruldum. 

Oysa 1938 Dersim tertelesinde yaşananlar tekrar ediyordu Ali bogazında,

sömürgeciler yıllar sonra çıkıp;”  mağaralarda hepsini fare gibi zehirledik” diyeceklerdi.

Oysa Qalık u Dapir’lerimiz yıllar önce yine sadece geceleyin saklandıkları mağaralardan çıkabiliyor yıdızlara bakıp soluklanabiliyorlardı.

Sadece geceleyin kaybettikleri yakınlarına ağıtlar yakabiliyorlardı.

Sadece geceleri, Munzurdan bir yudum su içebiliyor ellerini gökyüzüne açarak;”Ya duzgı tu bıgêşe tenganiya me” diyerek Düzgün Babayı yardıma cağırabiliyorlardı.

Yani o geceler ki hem buldukları hem yittikleriydi…

Yine zalimin zulmüne ugruyorlardı ve yine dardaydılar, tıpkı torunlari Lareş ve Munzur’un akıntısında yitip gidenleri gibi.

Kitaptada değinildiği gibi, Kürdistan dağları bizlere dostluk eli uzatan canlı organizmalardır sanki.

Savaşın içinde olmayanlar, savaşanları kahramanlaştırıp ilah ilan edebilirler fakat savaşanlar için durum farklı ölüm ile yaşam arası mesafenin bir nefes kadar yakın olduğu anlar içinde, birer “hiç” oldukları gerçeğini görmeniz için değerli Harun’un kitaplaştırdığı yaşanmışlıkları okumanız yeterli.

Savaşanlar kahraman olamazlar, ne yazık ki!

Bana göre Harun’un kitabında savaşan, Gerilla ve öyküleri ,ölüm üstüne geldiğinde ondan  kurtulmak için akıl ve mantığı zorlayan yollar deneyen insanın öyküsüyle aynıdır.

Ölümden kurtulmak için her insan kendince kahramanlaşır,

ancak yaşamaya devam edip ölümü yücelten ve ölüme yollanan insanların yok oluşuyla  kahramanlaşanlar, korkak ve acımasız insanlardır.

Son yarım asır Kürdistan çografyası,ölümün kutsallaştırıldığı bir coğrafyaya dönüştürülmüştür.

Yaşamdan söz ederken, öldürmek için savaşmak korkunç ve kahredici bir çelişkidir.

Bizim savaşçılar bu korkunç çelişkinin kahredici farkındalığıyla kendilerini kandırıp savaştılar ve ne yazık ki hâlâ  savaşıyorlar!

Bizim savaşçılar ki ,canlarını vererek kahramanlaştırdıkları  korkakların,yumruğu altında ezilip acı çekmeyi bir marifet sayarlar.

Ne acıdır ki paramparça oluşlarını küçümseyip öz eleştiri yapmak adına  “ben yetersizim” diyerek acının daha derin dehlizlerine girmeyi hedef edinmişlerdir. 

Oysa okuduğumuz kitapta, savaşçıların insanüstü bir irade ve mücadele sergilediklerini görüyoruz.

Binlerce savaşçıdan sadece biri olan Lareş’in,sevgilisini ve  beraberinde geleceğini bırakıp bir belirsizliğe adım attığı gibi…

“Yüreğimin kuytuluklarında,

Bir mezara sahibim artık.

Bitmek bilmeyen

Acılarımın kaynağını,

Seni gömdüm ya…

O gün bu gündür,

Özlemli sabahlara,

Uçsuz bucaksız kırlara,

Yada dipsiz uçurumlara uğradığında benliğim

Bir demet kokusuz nergiz alırım.

Hiç yaşanmamışlıklarımdan,

Soguk bir kapıdan geçer 

Ugrarım sana.

Iyiki vardın gök yüzümün yıldızlarında.”

diye bir trajediyi şiirin diliyle anlatmıştır.

Nice mezarlar kazıldı ve ne bitmez acılar gomüldü yüreklere.

Birde ne çok yaklaşan olmuştur

 o soğuk kapıdan geçerken,yüreğine gömdükleri sevgi ve sevgililerine…

Portetifler(çocuklar) düşünüldüğünde ise daha sığdıramamışlardı gökyüzünden parlak bir yıldızı yüreklerine ve bu yüzden, neredeyse yüzünü bile unuttukları sevgililerine minnettarlıklarını fısıldıyordu  Lareş gibileri.

Karanlıkta hiçbirşey tam olarak, olduğu gibi görünmez.

Bir asırdan beri coğrafyamıza   hakim olan, hic birseyin tam olarak görünmediği zifiri karanlıktır!

Son yarım asırlık zifiri karanlıkta, kaş ile göz arasında on binlerce insanımızı yitirdik.

Değerli Harun Tak’ın “Sevdam Kavgamdı”kitabı,bu karanlığa yansıyan ufak bir ışıktır.

Karanlığa tutulan ışıkta, sert bir cisim gibi yüzüme çarpan sorulardı; yaşanan bunca trajedi ve acı ne içindi! Sonuç ne oldu!

…cevap bulamıyorum ve bu sorulara  cevap bulabilecek  birilerinin olduğunu düşünmüyorum.

Kürd’ün kendinden başka ne kızacak,nede suçlayacak kimsesi olduğunu sanmıyorum.

Sömürgeciler Kürd’e ölümü dayatırken, biz çaresiz bir şekilde karşılarına çıkıp:”Buyrun  gönlünüzce bizi öldürün.” dedik.

Sıkça sorduğum soruyu tekrarlıyor, “acaba Kürd olmamak, Kürdistan değilde başka bir coğrafyada gözlerini yaşama açmak nasıl bir şeydir?” diye soruyorum kendime.

“Portetif” diye tanımlanan, ellerine tutuşturulan silahtan daha  küçük olan Kürd çocuklarının, düşman kurşunlarıyla tarifi imkansız bir acı ile yaşama kapanan yaşam dolu gözlerini, kim nasıl anlatabilir ne ile açıklayabilir ki…!

Sevdiğini ve geçmiş yaşamını, yaşaması gerekenleri, bir tarafa atıp, ölüme giderek yaşamı savunanların yaşadığı korkunç çelişkiyi kim nasıl aciklayabilir ki? 

Toprak için ölünmez diyecek  kadar hainleştim mi dersiniz?

Hiç umurumda değil…!

Hainlikse bu ben hainim!

Yaşamı uğrunda ölecek kadar değil, yaşamı uğrunda yaşayacak kadar seviyorum.

Yaşam, ölünürek, yok edilir, yaşam yaşanmayarak heba edilir.

Hiçbir değer yaşam kadar kutsal ve degerli değildir!

Ölümün olduğu yerde ölüm doğar ve büyür, yaşamın olduğu yerde ise yaşam doğar ve büyür.

Kürdistan dağlarında, sahte romantik devrimcilerin bize yansıttığı gibi yaşamın en şereflisi değil, yaşanabilecek en korkunç yaşam ve ardı sıra gelen ölüm vardır.

Yıllarca Kürdistan dağlarında, ölüme yürüyen ancak bizim gibi sevgiye, sevilmeye, yemeye, içmeye, uyumaya ihtiyaç duyan ve bunları yeterince yaşayamadıklarını bildiğimiz insanlara alkış tutarak suç isledik…

Tek bir gün bile karnımızın tokluğundan, çocuğumuzun kokusundan feregat etmeden ama Gerilla’nında birer anne  baba olabileceğini unutup,onları sadece sayılardan ibaret gördük ve “onbinlerce Gerillamız var” diyerek övündük…

Onların dağlarda,gözlerine mil misali çektikleri cesaretlerine dillerimizde geçici baharlar yükledik,tedirginliklerini yüzlerindeki mecburi gülümseyişlerde gizledikleri fotograflarını evlerimizin ve yüreklerimizin karanlık duvarlarına asıp vay be naralarında kaybettik insanlığımızı.

Oysa onlardan sadece birinin feci şekilde öldürüldüğüne insani bir duyarlılıkla  bakabilseydik onlar ve binlercesi dağlara (ölume) giderken alkışlayamaz,yüzsüzce rehavete kapılıp “vur Gerilla vur, Kürdistan’ı kur!” diye slogan atamazdık.

Değerli Harun Tak’ın kitabını okurken anlamsızlık ve hiçlikle boğuştum.

Binlerce ölümle beynime enjekte edilen cevaplayamadığım sorular…!

1 yorum
  1. Barzan diyor

    Bence Harun Tak :Habil ilà Kabil karde§ katilamindan ve Nuh Tufanindan kurtulan salih bir Kurd evladidir.
    Iki milladi iyi atlatmi§ .
    ùçùnçù milladinda sava§ ve tufan gunlerini anlatiyor.
    Gerçekten kominist orgùtlerde soylendigi gibi ozgùrlùk ortami yoktur.
    Sùrekli açlik ve uykusulugun yani sira yorgunlugu agir yùkùnù yunan tanrisi atlas deyil Kurd fedakar evladlari ta§iyor.
    Mirad Karayilan: Gerilla gùnde bir dolara ya§amini idame ediyor derken yoksulugun diz boyu oldugunun itirafidir.
    Hele Kurd fedakar sava§cilarini gerilla ya§antisi diye ayakta agaç kùtùklerinin ùzerinde bir tabaktan dort gerillanin yemek yemesine goren ve kederlenerek gerilledaki çocuklarina aglayan bir aileye §aid oldum.
    Abdullah Yalçin Kuçik ilà urfa sofrasi kurup gerillaya “ot yesinler” demesi açik bir dù§manliktir.
    Yillarca toprakta uyumak ve sonsuz yùrùyù§lere piyade-i revan olmak Kurd sava§cilarinin kirilmaz iradesi olsa gerek.
    Her Kurdi ùzen §ey zaferi olmayan bu fedkàrlikta civan merd Kurd evladlarinin heba edilmesi.
    “Biz onderlik partisiyiz” demelerine ramen bunun fa§i§t kùltùrle insana ittat oldugunu anlamamalari.
    “Annem Tùrk hizmete hazirim ” diyen itirafci ucube adama ramen bu mùridlik!
    Neyseki Harun arkada§in annesi Kurd.
    Iyi bir ya§anmi§ hayat kitabinin tanitim yazisi.
    Harun ve Harunlarimiz hep ya§asin.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

four + three =