Take a fresh look at your lifestyle.

Zorlu Yıllar 5.bölüm

263

Kemal Bayram’ın Tanıklığı…

(12 Eylül’de ki en duygusal anımı Murat Satık ’ın Rahva toplama kapında yaşadım. Murat Satık Burada ki olağanüstü tavrı ve duruşu beni etkilemişti.

Rahva ’da tutuklu çok ama yer azdı. Her yatakta üç beş kişi yatıyorduk. Murat’la yan yana yatıyorduk. Murat yatağa yatığında arkadaşlara yer açılsın diye yan tarafına yatardı ve sabaha kadar kıpırdamadan uyurdu. Böyle uyuması onun uyuyuş stili olarak düşünmüştüm başlarda. Murat’ın özelliğinden biri çocuk yaşta olmasına rağmen olgun insan duruşu sergilemesiydi. İçeride moral düzeyinin yüksek olmasını sağlardı. Herkesle tek tek ilgilenir işkenceden gelenlerle yakın ilgi gösterir tedavilerini yapardı.

Bizde merakla Murat’ın sorgusunu bekliyorduk. Murat bir gün sorguya gittiğinde ona yapılacak işkencenin boyutunu tahmin etmekle beraber yine de merek ediyorduk. Murat işkenceli sorgudan geldiğinde güle eğlene geldi. Murat’ın havasında, duruşunda hiçbir işkence emaresi yoktu. Kendisine sorduğumda; Murat sana işkence yapılmadı mı? soruma karşılık; işkence yok kimseye de işkence yapmıyorlar çok basit geçti sorgum diye yanıtını verdi. O gün Rahva’ da herkesin morali yüksek, içten içe de işkencenin olmamasına seviniyorduk. Gece yine Murat’la aynı yatakta uyurken daha önce hiç kıpırdamayan Murat bütün gece inledi ve sağa sola dönüyordu. Murat’ın bu durumu pekte hoş değildi. Uyandırmaya kıyamasam bile uyandırıp; Murat ne oluyor sana? Neden huzursuzsun? Yoksa işkencemi yaptılar sana? Murat ise işkenceyi ısrarla kabul etmiyordu. Bir hamle ile Murat’ın pantolonunu aşağı sıyırdığımda gördüklerim karşısında şok olmuştum. Kararmamış, morarmamış tek bir santimetre kare kalmıştı Murat’ın Vücudun da. Bütün gün bu kadar acıyı içine nasıl gömdü? Nasıl neşesini moralini korudu? İçerdekilere nasıl bu acıyla moral destek oldu? Hala Anlayabilmiş değilim. Murat’ın tek ricası bu gördüklerimi kimseye anlatmamdı. Ben bu sırı içimde saklarken Murat acısını yaşıyordu. O günden sonra Murat’a karşı saygımda hiçbir kusurda bulunmadım. Hala O genç Murat yüreğimde, beynimde hak ettiği saygınlıkla duruyor.)

Kadir, “Siz beni çözemezsiniz, ustalarınız gelsin” demiş. Dediğini yapmışlar, Elâzığ’dan özel işkence ekibi getirmişler Kadir için. Yıllarca cezaevinde yattı bu güzel insan.

Karısının dudağını ve burnunu kesen birini getirdiler. Kısa boylu, sarışın, kıvırcık saçlı, ismi Mehmet Şirin Arıcı. Hizan ‘nın bir köyünden. Tek kelime Türkçe bilmiyordu. Karısı onu aldatmış, o da ibret olsun diye karısının burnunu ve dudağını kesmiş. Bu ufak tefek adamın bu işi nasıl yaptığını kendi kendimize sorup durduk.

Sorgu ve işkence gündelik bir iş olmuştu, kanıksamıştık artık. İçimizden birileri koğuştan alınır, daha kapıdayken gözler bağlanır, iki yanında iki asker götürülür, en çok dört saat sonra getirilirdi. İşkenceden dönenleri, içerinin kıt imkânlarıyla tedavi ederdik.

Günlerden 19 Mart. Azad’ı götürüyorlar. Onun gidişini seyrediyorum pencereden. Gözlerini kapının önünde bağladılar. Dışarıda iki metreyi aşkın kar var, güneş parlıyor. Ama Azad görmüyor parlayan güneşi. İki askerin arasında, bastığı yeri görmeden gidiyor. Bu gidişi seyretmek çok zor, ama babamla birlikte çaresiz bakıyoruz ardından gözden kayboluncaya kadar. İki saat geçti, dört saat geçti, Azad gelmiyor. Sekiz saat oldu, karanlık basıyor ama Azad hâlâ yok. Akşam yemeği geldi. Babam da ben de yiyemiyoruz. Saat gecenin on biri oldu, Azad yok! Uyku tutmuyor. Aramızda değerlendirmeler yapıp durumu anlamaya çalışıyoruz. Bu kadar uzun sorgu olmaz. Dört saatten fazla sürmezdi. Olağanüstü bir durum olmalı. Azad’ın dışında gidenler geldi, kaç posta gitti geldi ama kardeşim yok. Yirmi dört saat geçmesine rağmen hâlâ yok. Artık Azad’dan umudumu yitirmeye başlıyorum. Ertesi günün akşamına kadar kafamda ne yapabilirim hesaplarıyla bekledikten sonra gardiyanı çağırdım.

“Eğer kardeşimden 45 dakika içinde bir haber alamazsam koğuşu ateşe vereceğim, camları kırıp isyan çıkaracağım!”

Gardiyan tehditkâr tavrımı ciddiye aldı, dediğimi yapabileceğimi anladı, aceleyle sorgu yerine yöneldi. Arkadaşlarla durum değerlendirmesi yapıyoruz. Otuz saati aşan bir sorgunun hayra alamet olmadığı konusunda herkes hemfikir. Babamdan yana bakmıyorum bile. Onun o düşünceli hali beni daha çok eziyor. Bir saat sonra gardiyan: “Ferhat Sağnıç Sorguya!” diye bağırıyor. Müthiş rahatlıyorum. Hem iki aydan uzun süren bekleyiş bitecek, hem de Azad’a ne olduğunu öğreneceğim. Üst ranzadan atlarken:

“Eğer benim bacaklarımı dizlerime kadar kırmazlarsa analarını avratlarını…” diye bağırıyorum.

Sinirlerim boşaldı artık, ağzıma geleni söylüyorum, küfretmediğim değer kalmıyor. Arkadaşlar ağzımı kapatmaya çalışıyorlar. Sorgumun ne kadar süreceği belli değil. Sıkıca giyindim, sigara ve kibritimi aldım, herkesle kısa bir vedalaşmadan sonra koğuştan çıkıyorum. Göz ucuyla babama baktım. Daha bir düşünceli şimdi.

Koğuştan çıktım. Gözüm bağlandı. Kış güneşi erkenden batmış, her yer karanlık, iki kolumda iki silahlı asker, kaygan karın üzerinde sorgu binasına gidiyoruz. Yolda daha çok Azad var düşüncemde. Onu görebilecek miyim? Arada babam geliyor aklıma. Şu an ne yapıyor? ikinci oğlu da sorguya giderken ve sorgunun işkence demek olduğunu bilirken uyuyabilecek mi?

Sorgu binasına girdik. Dolap gibi bir yere soktular beni. Yaslanmak yasak, oturmak yasak. Burada yarım saat kadar kaldıktan sonra sorgucular beni çıkarıp sıcak bir odaya götürdüler. Gözlerim hâlâ bağlı. Bazı konuşma sesleri duyuyorum, kulak kabartıyorum ama bir şey anlayamıyorum. Beynimde yüzlerce soru. Kendimi düşünecek halde değilim. En azından şu an için kendimle ilgili var olan durumu biliyorum. Peki ya Azad?

On dakika kadar sonra sıcak ve yumuşak bir ses:

“Ferhat Azadı merak ediyormuşsun, görmek ister misin?” diyor. Bu seste tehdit yok, samimi gibi. Azad’ı gösterecek bana! Kalbim yerinden fırlayacak gibi, yüreğim umutla doluyor.

“Evet, merak ediyorum” diyebiliyorum. Cümlem biter bitmez suratımda bir yumruk patlıyor.

Aslında gözlerin bağlı oluşu bir bakıma iyi. Tehditkâr gözlerini görmüyorsun, suratlarını görmüyorsun, o kaba saba vücutlarını görmüyorsun. Nereden ne zaman ne gelecek bilmiyorsun. Sadece sesleri var ve seslere umut bağlamamayı az önce öğrendim.

Biraz sonra yanımıza birisini daha getirdiler. O yumuşak sesli adam yeni gelene nasıl olduğunu sordu. Bir ses, “İyiyim” dedi. Bu Azad! işte Azad’la aynı odadayız! Şu anki mutluluğumu anlatacak söz yok.

Azad’ ın,”Ferhat, kep düştü kel gözüktü” demesiyle irkiliyorum. Ne demek şimdi bu? Azad otuz saatlik sürede bu polislerle ne yapmış? Ona bunu söyleten ne? Ardından Azad beni şok eden bir şey daha söylüyor polislere:

“Biz Ferhat’la küsüz, konuşmuyoruz.”

Ne küslüğü ya, küs bile olsak bunlara ne? Bunun üzerine polislerden biri:

“Barıştıralım sizi isterseniz” dedi. Aa bu ses ‘benim’ polisimin sesi! Beni İstanbul’dan getiren, yolda babamla aynı tuvaleti kullanmamı isteyen, otobüste beni kolumdan koltuğa kelepçeleyen polisimin. Demek o da işkenceciydi ve şimdi beni sorgulayacak. Azad:

“Evet barıştırın” dedi.

Sesinden onun ayakta olduğunu anlıyorum, beni de ayağa kaldırdılar ve öpüşüp barışmamızı istediler. Öpüşme sırasında Azad kulağıma,

“Mın tiştek ne got, tu jî ne bije” diye fısıldadı. (Ben bir şey söylemedim sende söyleme) Bu harika bir şey. Azad bu senaryoyu ne zaman yazdı da şimdi oynuyor. İçim rahatlıyor. Keşke babama da haber ulaştırabilsem, Azad iyi diye. İki oğlunun da sorguda olduğu şu anda kendisi ne halde acaba?

Beni bir merdivenden aşağı indirdiler. ‘Kaldır ayağını’, ‘Eğ başını’ komutlarıyla bir hücreye sokuldum. Oturmak yasak! Yaslanmak yasak! Gözünü açmak yasak! Komutlar bitti, kapı üstüme kapandı. Beş dakika gözüm kapalı ayakta bekledim. Sonra kapı tekrar açıldı ve bir kova su hücrenin içine boca edildi. Oturmamı engellemek istiyorlar. Olsun, artık rahatım, kendimi düşünebilirim. Soracakları soruları tahmin etmeye çalışıyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Göz bağımı açtım. Bir şey fark etmedi, her yer zifiri karanlık. Bir kibrit yaktım. Masaldaki, bir kibrit yanışıyla ısınıp hayallere dalan kibritçi kız geliyor aklıma. Duvarın dibinde ıslanmamış bir yer var. Oraya gidiyorum. İkinci kibritle bir sigara yakıyorum. Sigaram var, bol bol kibritim var. Eh bu da lüks demek benim için. Yere çömelip bir yandan sigaramı içiyor bir yandan düşünüyorum. Annemi merak ediyorum. Ağabeyimin cezaevinde olduğunu hatırlayıp rahatlıyorum. Düşünceler arasında yarı uyur yarı uyanık bir halde, hayalle karışık bir rüya görüyorum. Sonradan eşim olan Gülsen Tatvan’a gelmiş, yolunu kaybetmiş, üzerinde gecelikle sokaklarda dolaşıyor. Sıkıntıyla kendime geliyorum.

Bir kibritle hem sigara yakıp hem saatime bakıyorum. Gece yarısını geçmiş. Yani yeni gün başlamış, yani artık Newroz. Her yıl olduğu gibi yine Newroz’u kutlamalıyım. Ama nasıl olacak? Aklıma sigara paketlerimin jelâtinleri geliyor. Jelatinleri çıkarıp o bir karış kuru yerde yaktım, artık küçük bir Newroz ateşim var. Jelâtinlerin tutuşup kül olması birkaç saniye sürdü, benim saygı duruşum da. Olsun, işte burada da kutladım ya Newroz’u. Kutlama yapabilmenin huzuruyla köşeme çekildim. Aklıma ilk kutlanan Newroz geliyor. Şunun şurasında dört yıl önceydi. Siyasi hareketimizin öncülüğünde dillere destan bir Newroz kutlaması yapmıştık Tatvan’da. Bu bir ilk olmuştu; tüm ülkede kutlanan ilk Newroz olmuştu. Sonraki yıllar dalga dalga tüm ülkeye yayılmıştı bu kutlamalar Ülkemde ilk kez kutlanan Newroz’ un bir neferi olmanın gururu, onuru ve huzuruyla sırtımı duvara dayadım. Kutlamaların sömürgecilerde yarattığı şoku, bir gün sonra polisin insan avına çıkışını, gözaltı ve sorgulardan sonra ben ve Azad dahil on altı kişinin tutuklanışını, cezaevine düştüğümde bıyığınım henüz terlemediğini anımsadım.

Üşüyorum, kafam üşüyor en çok. Gözbağım tüm kafamı saracak kadar geniş. O kanlı irinli bezle kafamı sarıp sorgumu beklemeye devam ediyorum. Sorguda hesabı sorulacaklara buraya gelirken ettiğim küfürlerin de eklendiği geliyor aklıma. Kafamda türlü düşünceler. Ama uyumalıyım. Bir daha ne zaman fırsatım olur bilmiyorum. Duvara yaslanıp kâh ayakta kâh çömelerek uyumaya çalışıyorum. Her ayak sesinde, “Tamam beni almaya geldiler”, “Yok ben değilmişim” demekten uyunmuyor ki.

Ertesi günün akşamı sorguya alındım. Aynı sıcak oda, ‘benim’ polislerim de orada, ekip tamam.

“Konuş Ferhat, biz her şeyi biliyoruz. 12 Eylül olmasaydı siz şimdi Kürdistan’ı kuracaktınız, tam zamanında müdahale ettik”

Hım bunlar bir şey bilmiyor.

“Anlatacak bir şeyim yok benim’

“istersen Galata Köprüsünden başlayalım.”

“Ne olmuş köprüye?”

“Nasıl bombalandığını anlat.”

Yaa bunlar ne saçmalıyor? Galata Köprüsü hiç bombalanmadı ki faili meçhul olsun.

“Galata Köprüsü bugüne kadar hiç bombalanmadı. Beni bununla suçlayamazsınız. Bu anlayışla beni Aldo Moro cinayetiyle de suçlarsınız siz”

Demez olsaydım. Yumruklar, tekmeler peş peşe gelmeye başladı. Aralarında top gibiyim, küfürler eşliğinde nereden geldiği belli olmayan darbelerden kendimi koruyamıyorum. Neyse ki bir süre sonra yorgun düştüler de bu fasıl bitti Beni yerden kaldırıp sandalyeye oturttular.

Sen Rızgaricisin biliyoruz, eylemlerini anlat!”

İyi de ben Tatvan’a iki yıldır gelmemişim, bunlar bana ne soruyor böyle? Anladım ki bunlar benim GBT’ye (Genel bilgi toplama merkezi) bile bakmamışlar, eylem ve isim istiyorlar benden. Daha önce yakalanıp sorgulandığım eylemlerimi saydım, birlikte yargılandığımız arkadaşları söyledim. Bir daha İstanbul konusu geçmedi. Sanırım İstanbul, Tatvan polisini pek ilgilendirmiyor. Rızgarici olmam üzerinde duruyorlar en çok. Rızgarici olmadığımı, sadece Kürt olduğumu, bunun için de duvarlara yazı yazıp afiş yapıştırdığımı, ASK- DER üyesi olduğumu söyledim. Derneğin yöneticilerini sordular, söyledim. Bunlar demek yöneticilerini de mi bilmiyorlar? Oysa bu yasal bir dernek ve yöneticileri gizli değil. Ne söylesem adamlara ilginç geliyor. Zaman zaman araya girip:

“Doğru söyle yoksa ananı da getiririz buraya” diyorlar.

Yine bunu dedikleri bir seferinde:

“Olsun getirin, o da bize yemek yapar” dedim. Demez olsaydım’ Dalga geçtiğimi anladılar. Bir posta daha dayak ve sonra soğuk hücrem. Sanırım hücreme âşık oldum. Kavuşmak öyle iyi geldi ki.

Anladım ki bu sorgu bir komedi olacak. Çünkü bunlar gerçekten ne soracaklarını bilmiyorlar. Tatvan’dan ayrılalı çok oldu. Ellerinde sadece benim devrimci olduğuma dair bilgi var, işkence yaparak benden bilgi alacaklar ve bunun üzerine senaryo kuracaklar. Bir an ya gerçekten annemi de getirirlerse diye aklımdan geçiyor. Bunlar yapar mı yapar. Akşam oldu, sorguya alınışımın üstünden yirmi dört saat geçti. Acaba babam ne yapıyor? Azad’ın iyi olduğu haberini aldı mı?

Tekrar hücremden alınıp sıcak odaya götürüldüm. Yine tehditler, küfürler tekmeler, yumruklar. Bir ara birinin, “Oğlum, anneni de getirdik, hücrede şimdi” dediğini duydum. Olabilir mi? Hadi bana istediklerini yapsınlar; dedikleri gibi boyumu uzatsınlar, elektrik versinler, Filistin askısına assınlar ama annemden ne istiyorlar? Tekrar yerden kaldırılıp sandalyeye oturtuldum.

“Azad her şeyi söyledi, sen de söyleyeceksin!”

Basit bir polis tuzağı. Ama ya annemi getirmişlerse? Öff kendimi bu düşünceden sıyırmalıyım, ama yapamıyorum işte. Özgeçmişimi istediler. Nerede doğdun? Nerede okudun? Kaç kardeşsiniz? Eniştelerin kim? Aile bireyleri nerede yaşıyor? Onlar soruyor ben yanıtlıyorum, biri de yazıyor. Daktilo sesi beni rahatlatıyor çünkü sorgunun bittiğini gösteriyor. Tekrar soruyorlar, yargılandığım tüm suçlarımı söylüyorum onlar yazıyor. Sorgu bitiyor. Son olarak soruyorlar:

“Burada tanıdığın memur var mı?”

“Evet” diyorum. Bir panik dalgası esiyor.

“Kimi tanıyorsun, nasıl tanıdın?”

“Beni İstanbul’ dan getiren polisi sesinden tanıdım.”

“Yanılıyorsun, biz Genelkurmayın adamlarıyız. Emirleri oradan alırız. Seni getiren sıradan bir karakol polisi”

Anlaşılan polisi tanımamdan rahatsız oldular. Göz bağımı hafifçe yukarı kaldırdılar. İfademi okuyup imzaladım. Şimdi iyi’ polis oldular.

“Hadi Ferhat geçmiş olsun. Biz devlet memuruyuz, emir kuluyuz. Burada hiçbir şey şahsi değil.”

Bir asker beni alıp dışarı çıkardı. Yürürken Rahva’nın soğuk ve temiz havası alnımı yaladı. Mutluyum, iki aydan uzun süredir beklediğim sorgum bitmiş, koğuşa dönüyorum. Yarı yolda asker gözbağını çıkardı. Gökyüzündeki yıldızlara göre gece ayaz yapacak, yarın da çok soğuk olacak. Acaba Azad nerede? Hâlâ sorguda olabilir mi? Bunları düşünerek askerin yanında yürüyorum. Asker beni eski koğuşum yerine Azad’ın kaldığı koğuşa götürüp bırakıyor. Koğuşta Azad’dan başka üç polis, bir öğretmen ve irticai faaliyetti ten tutuklu Cemil Uçak var. Azad’la öpüşüyoruz. Aylardır beraber olduğum, beraber kelepçelendiğim, beraber tuvalete gitmeye zorlandığım, Kürtçe konuşmam yasaklanan babamdan ayırdılar beni ama aylardır görmediğim Azad’la beraberim şimdi. Biz sorgudayken babam ne yaşadı bilmiyorum. Sanırım zor anlar geçirmiştir. Arkadaşlar sorguya giderken ettiğim küfürler için çok işkence göreceğimi düşünmüşler ama hiç o küfürler için dayak yemedim.

Cemil her gün sorguya gidiyor. Bu hayra alamet değil. Her gelişinde, el ve ayaklarına copla vurulduğunu söylüyor. Ellerine, ayaklarına masaj yapıyoruz. Bir ara:

“Cemil bunlar senden ne istiyorlar, neden bu kadar çok sorgulanıyorsun?” diye sordum.

“Yeni arkadaşlar yakalanıyor, birileri yakalandıkça beni sorguya alıyorlar” dedi.

Sonradan anladık ki Cemil polisin ispiyonculuğunu yapıyor, Azad’la neler konuştuğumuzu günlük olarak polise bildiriyor. Ona kızmadık. Düşünce yapısı bunu yapmaya uygundu. Ne yaptığını bildiğimizi bile belli etmedik.

Sorgudan getirilişimizin ertesi günü sabah babamı sorguya götürdüler. Azad’la pencereden onun öyle gözü bağlanmış olarak götürülüşünü izlemek bize işkencelerin en büyüğü gibi geldi. Gece yarısı babamı geri getirdiler. Babamla konuşmamız yasak. Ama olsun, geri geldiğini görmek güzel. Sonradan öğrendik ki babama saygısızlık etmemişler. Gece babamı getiren asker, ayağı kayıp kötü şekilde düşmüş. Babam göz bağını açmış, askeri yerden kaldırmış. Asker tüfeğini bile taşıyacak durumda olmadığından bir süre oturup beklemişler. Sonra babam askerin koluna girmiş, tüfeğini almış ve karanlıkta böylece yürümüşler. Koğuşun yakınına gelince babam:

“Yavrum, al tüfeğini, sen benim koluma gir. Bizi böyle görürlerse senin için iyi olmaz” demiş. Asker babamın dediğini yapmış, koğuşa öyle girmişler. Babam içerdeyken bu olaydan hiç söz etmedi. Dışarıda anlattığı zaman o askerin kendisine o günden sonra neden öyle farklı davranmış olduğunu anladık.

Gözaltına alınışımın seksen yedinci gününün sabahı Elâzığ’a mahkemeye götürüleceğimizi söyleyip hazırlanmamızı istediler. Babam, Azad ve ben iki Rand Rover ciple götürüleceğiz. Araçlara binmeden önce babamın polislere:

“Çocuklarım sigara içerler. Mümkünse ayrı vasıtalara bindirin bizi, yol uzun sıkıntı çekmesinler” dediğini duydum.

Azad’la ben de aynı şeyi düşünmüştük. Ayrı ciplere bindirildik. Bizim araçta iki bayan tutuklu da vardı. Elâzığ’a doğru yola çıktık. Moralimiz iyi. Bileklerimizde kelepçe yok. Solhan’da bir sofi kahvesinde mola Verdik. İnsanlar başımıza toplandı, suçumuzu merak ediyorlar. Onlara siyasi olduğumuzu söyledik. Bunu söylerken ki rahatlığımız insanları etkilemişti, bize sıcak davrandılar. Polisler mesai bitmeden bizi Elâzığ’a yetiştirerek, bize kıyak yapmak istediklerini söylemişlerdi, yetiştirdiler de.

Üçümüzü bekleme odasına aldılar. Aylar sonra bir aradayız ve konuşabiliyoruz. Azad’ın tutuklanacağına kesin gözüyle bakıyoruz. Bir ihtimal babam da tutuklanabilir ama benim kesin olarak serbest kalacağımı düşünüyoruz. Saat dört civarı sıkıyönetim savcısına çıkarıldık. Basit bir ifade aldı. Biz, “Gözlerimiz kapalıydı, ne imzaladık bilmiyoruz, ifadeler işkenceyle alındı” dedik, ifadeler bitince dışarı çıkarıldık. Az sonra üçümüzün de serbest bırakıldığı söylendi. Şaşırmıştık.

“Azad da mı?” dedik.

“Evet” dediler.

Harika bir duyguydu, inanılmaz bir sevinç anıydı. Aynı zamanda üç aylık yorgunluğu sırtımda hissettiğim an oldu bu. Hemen otogara gidip Tatvan’a bilet aldık. Otogara yakın bir lokantaya gidip hem Tatvan’a telefon edelim hem de yemek yiyelim dedik.

Amcamlara ödemeli telefon yazdırdık. Azad’ın konuşmasını planladık. Çünkü amcamlar da onun serbest kalmasını beklemiyorlardı.

Telefonda zar zor konuşulduğundan hiç olmazsa onun sesini duysunlar da serbest bırakıldığını anlasınlar istiyorduk. Telefonun bağlanmasını beklerken yemeklerimiz geldi. Biraz sonra da lokantacı telefonumuzun bağlandığını söyledi. Azad amcamla bağıra çağıra Kürtçe konuşmaya başladı. Bunu duyan lokantacı:

“Burada Kürtçe konuşamazsınız” dedi. Uğruna gözaltılar da kaldığımız, işkence gördüğümüz yasaklı dilimizi bu kez polisler değil kendisi de Kürt olan lokantacının biri yasaklıyordu. Azad’ın amcamla Türkçe konuşması mümkün değildi, konuşmayı kesip telefonu kapattı. Bir çıngar çıkaracak durumda değildik. Bir şey demeden birbirimize baktık. Moralimiz bozulmuş, yemek yiyemez olmuştuk. O anda lokantacıdan nefret ettiğimi hissettim. Ben halkım için ölmeye hazırken halkımdan biri bana dilimi yasaklıyor. O anki duygularımı ancak benzer durumda kalanlar anlayabilir.

Otobüs geldi. Kös kös otobüse bindik. Üçümüzde lokantacıya gereken cevabı verememenin sıkıntısı içindeydik. Üstelik adama yemek ve telefon parasını da verdik. Aciz kaldık işte, başka bir şey değil.

Dört-beş saatlik yolculuktan sonra Tatvan’a geldik. Amcamın evinin arkasında inip eve doğru yürümeye başladık. Daha hızlı yürümek istiyorum ama ayaklarım yürüme isteğime yanıt vermiyor. Babam çok sakin yürüyor. Eve girdik. Herkes bizi bekliyor. Gözler Azad’ı arıyor, onun bırakılışı herkes için sürpriz. Annemi arıyorum, sobanın arkasında ayakta beklediğini görüyorum. Sanki biraz küçülmüş gibi. Bütün Sağnıç’lar evde. Sadece hâlâ cezaevinde olan ağabeyim yok. Herkes mutlu ve sevinçli. Her kafadan bir ses çıkıyor, sorular peş peşe geliyor. Böyle bir günü yaşadığımız için mutluyuz. Anneme sarılıp dizinin dibine oturuyorum. Cefakâr anacığım, bunun son ailecek tutuklanışımız olmayacağını, daha birçok kez tutuklanan eşini ve oğullarını bekleyeceğini henüz bilmiyor.

Dışarı çıkınca öğrendik ki Tatvanlılar aileme selam bile vermemişler biz içerdeyken. En yakın akrabalarımız bile sahiplenmemiş, korkmuşlar. Sinmişler, sindirilmişler. Sadece arkadaşım Necdet Elçik ve ailesi tüm baskılara rağmen anneme gidip gelmişler.

Serbest kalışımıza sevinenler azdı. Çoğunluğa göre Kürtçülüğü, komünistliği Tatvan’a biz getirmiştik, onun için de hak ediyorduk bunları. Tatvan’ın basına bela olmuştuk, çocuklarını da biz kandırmıştık. Oh olsun bile demişlerdir.

Ama işte biz dışarıdaydık, onurumuzla dışarıdaydık, çünkü eğilmemiştik.

O zaman bize düşman gibi bakanlar yıllar sonra ‘bizden daha fazla yurtsever’ oldular. Hatta bizi beğenmediler, yaptıklarımızı küçümsediler. Olsun, bu bana onur veriyor şimdi. Bu halkın zorla da olsa kendisine döndüğünü görmek beni ve ailemi derinden mutlu ediyor.

Sağnıç ailesi yurtsever bir ailedir. Birbirine bağlı, birbirini hiçbir şekilde yalnız bırakmayan bir aile. İyi günlerde de birlik oldular, Sağnıç olmanın zor olduğu günlerde de. Bu aileyi seviyorum. Yeniden doğsam, bana aileni seç deseler yine bu ana babayı, bu kardeşleri, bu amcaları, bu amca çocuklarını seçerdim.

20 Haziran 2002 Ankara

12 EYLÜL SONRASI

12 Eylül bir silindir gibi hepimizin üstünden geçmişti; binlerce devrimci yurtsever işkence tezgahından geçirilmiş, binlercesi tutuklanmıştı. Uzun gözaltı süreçleri herkesi yılgınlığa itmişti. Tutuklanıp bırakılanların çoğu ailelerine sığınmışlar, cezaevlerinde olanlara da genellikle aileleri sahiplenmiş, Çocuklarını bağırlarına basmışlardı.

Bu boşluğu fırsat bilip okula başladım. Bu karanlık dönem geçmiyordu bir türlü, tüm ağırlığı ile üstümüzde hissediyorduk. Sokaklar asker dolu, polis artık üvey evlat, rütbesiz bir er bile bir komisere emir verebiliyor, hatta fırça atabiliyordu.

Artık bayraklar inmiş ilk şok atlatılmıştı. Yeni yeni kendimize geliyorduk. Örgütlenecek koskoca bir İstanbul vardı. Uzun bir gözaltı sonrasında İstanbul’a geldim, yorgundum, gözaltında romatizmaya yakalanmış, korkunç ağrılar çekiyordum. Yeniden örgütlenmeye başladık, sayı olarak çok azdık. Gazi Atilla, İlknur Budak, Yüksel Bekiroğlu, Mehmet Kolçak ile İstanbul Asya yakasında Belediye Otobüslerinde bildiri dağıtıyor, evlerin posta kutularına bildiriler dağıtıyorduk. Marksizm’i hem öğreniyor hem öğretiyorduk; canla başla çalışıyorduk. Polisin ve sol örgütlerin dikkatini kısa sürede üstümüze çekmiştik. Bir yıl böyle geçti.

82’de yediğimiz yeni bir operasyonla var olan tüm çalışmalarımız sekteye uğramış, yine başa dönmüştük. Arkadaşlarımın neredeyse tümü yakalanmıştı. Ben o zaman Tatvan’daydım, operasyondan rastlantı sonucu kurtulmuştum, ama İstanbul’daki evim “hücre evi” olmaktan kurtulmamıştı. Evim basılmış, orada birkaç gün karakol kurulmuştu. Öyle bir “hücre evi” ki kimse karakola düşmemişti(?) Evimi kimseyle paylaşmamıştım, “hücre evi” değildi. Polis yine de hücre evi” diye mühürlemişti.

Evimin basıldığım arkadaşlarımın da tutuklandığım öğrenince firar ettim; Birkaç gün saklanıp sonra normal yaşamıma döndüm. Bu belirsizlik bir yıl kadar sürdü, arada İstanbul’a gidip geliyorum, tabiri caizse, kimsede tık yok.

1983 Haziran’ının başıydı. İstanbul’dayım, arkadaşlarla görüşüp yeniden bir yerlerden başlanılması gerektiğini söylemeyi düşünüyordum. Arkadaşlarda panik var, Av. Yılmaz Balkaş isimli arkadaşımız kayıp, birkaç arkadaş tutuklu, görüştüğüm arkadaş Yüksel Bekiroğlu da takip ediliyor. Polis gizli gizli resimlerimizi çekiyor. Takip ediliyoruz. Bu ağır ve puslu havadan kurtulmak ve bir süre daha beklemek için Tatvan’a geri dönüyorum.

Tatvan

Uzun bir yolculuktan sonra Tatvan’a geldim, moralim çok kötü, babamın atölyesinde işe başladım, yapacak bir şey yok beklemenin ve aileye sığınmanın dışında. Yılmaz Balkaş’ın akıbetini beklemekten başka ne yapabilirdim ki? Sonradan işyeri basılınca Yılmaz’ın işyerindeki zulaya saklandığını, iki gün zulada kaldığını, polislerin gidişinden emin olunca zuladan çıktığını ve hareketin tüm belge ve arşiviyle beraber polislerin kucağına düştüğünü öğrendim. Kendimi tümüyle işe veriyordum, ağabeyimle beraber çalışıyorduk. Bana bundan sonra ne yapacağımı sordu, ben de 17’sinde tekrar İstanbul’a gideceğimi söyledim. Planım buydu.

16 Haziran 1983 günü, iş makinelerinden biri arıza yapmış, arızasını gidermeye çalışıyordum. Elim yağ içindeydi, üstümde iş elbiselerim vardı, onlar da toz içinde… Biraz yüksekçe bir yerdeydim, atölyemize sivil memur görünümlü birkaç kişi girdi, müşteri sandım.

“Ferhat’ı arıyoruz” dediler. Ben hiçbir şeyden şüphelenmedim, çünkü atölyemize bu tür insanlar çok gelirdi, bir arkadaşım yollamış sandım. “Buyurun benim” dedim. “Seninle biraz işimiz var, iner misin?” dediler. Çok doğaldı davranışları, beni tanımadıkları belliydi, polis olduklarını bilsem “Ferhat yok” der kendimi işçi olarak tanıtabilirdim. Aşağı indim:

“Nasıl yardımcı olabilirim size?”

“Biz Emniyet Müdürlüğü’nden geliyoruz, seninle birkaç saat emniyette görüşmemiz gerekiyor.”

Şok oldum, sözünü ettikleri birkaç saat, birkaç ay, birkaç yıl olabilirdi, hep böyle derlerdi; “önemli bir şey yok, sadece basit bir ifade alacağız” sonrası malum… Atölyenin dışında sivil ve resmi polis arabalarını gören ağabeyim, babam ve diğer çalışanlar bulunduğum yere geldiler. Üst aramasında kerestelerin hesaplamasında kullandığım, sadece rakamlardan oluşan bir kâğıt çıktı. “Bunlar örgüt elemanlarının kodlar mı?” “Hayır, metreküp hesapları” dememle hemen ikna oldular ki doğrusu da buydu zaten. Atölyeyi aradılar, atölyenin ofis olarak kullandığımız bölümüne geçtik, orayı da aradılar. Bir ara fırsatını bulup Seracettin K.ye , eve gidip sakıncalı olabilecek belgeleri yok etmesini istedim. Korktuğu için gitmedi, “başka fırsatım olur mu alçak herif!” dedim içimden, kaş göz hareketleriyle ikna etmeye çalıştım ama olmadı. Nasıl oldu hatırlamıyorum, amcamın oğlu Serhat Sağınç’a söyleyebildim. “Evde siyah bir çanta var, onu kaybet” dedim. Onun eve değil de başka bir yöne doğru gidişini görsem de biliyorum, amcamın oğlu beni satmaz, ne olursa olsun o çantayı çıkarır. Rahatladım, aramayı uzatmaya çalıştım. Serhat zaman kazanmalıydı. Ofisteki arama bitti, ellerimi yıkadım yavaşça, hareketlerim filmlerdeki ağır çekim görüntülerinden farksızdı, daha fazla da oyalayamazdım onları. Eve telefonla bilgi verilmesin diye ofisin kapısını kilitlediler. Babam, ben ve polisler yürüyerek eve gittik. Sanki birkaç arkadaş yürüyüşe çıkmış gibi bir izlenim veriyoruz etrafa. Mahallenin başına geldik, yavaş yürüyordum. “Acaba Serhat eve ulaşmış mıdır, bunlar nerenin ekibi?” Binlerce soru var kafamda. “Ferhat bizi ta nerelerden buraya getirdin?” diyor polisin biri. Anlıyorum ki bunlar uzaktan gelmişler, ama ne kadar uzaktan, Diyarbakır mı, İstanbul mu kestiremiyorum. Sarı badanalı iki katlı evimiz göründü, ben bu evde doğmuşum, bu evde yıllarca yaşamışım, altı kardeşin en küçüğü olarak(?) amcalarımızla komşuluk yapmışız… Bu evden babamı alıp bilinmeze götürürlerdi; şimdi ben gidiyorum, nöbet değişimi bu olsa gerek, bayrak teslimi bu olsa gerek. Suratımı asık gören bir şey olduğunu hemen anlıyor, babam onlarla sohbet ediyor. İşte eve geldik. Serhat’ı düşünüyorum (ki daha sonra Serhat’a için için ağlayacağım aklıma bile gelmezdi) “acaba almış mıdır o siyah çantayı, neler vardı çantanın içinde?” Düşünüyorum hatırla-yamıyorum, ama o çanta saklanmalı onu iyi biliyorum. Komşular, kiracılarımız, herkes balkonlara çıkmış bana bakıyorlardı ki komşularımız alışıktı evimizin polis tarafından basılmasına, hiç tereddütsüz bilirlerdi siyasi polis olduklarını, eve girmek istedim, üstümü değiştireceğim, belki duş alırım, bir daha ne zaman fırsatım olurdu kim bilir!

“Ferhat sen arabaya bin!”

Bu kesin bir emirdi, biz eve yürürken sivil polis otosu arakamızdan geliyordu.

“Eve girmek istiyorum, üstümü değiştireceğim” “Olmaz, Ferhat!

“Siz beni götüreceksiniz, bir daha ne zaman annemi görebilirim, annemi göreyim”

“Yasak Ferhat, yasak! Zaten iki saat sonra geri geleceksin” “Yapmayın, iki saat sonra geri gelmem bunu biliyorum” “Sen laftan anlamıyor musun? Eve girmen kesinlikle yasak!” Çok kızgındım, otomobile binip çok sert bir şeklide kapıyı kapattım, polisin kafa sallaması umurumda değil. (Daha sonra polisle aramda geçen bu tartışma, kiracımız tarafından aileme, suçsuz olduğumu söyleyerek polise yalvardığımı şeklinde anlatılmış, duyduğumda gülüp geçmiştim.)

Serhat eve ulaşmış, çantayı almış, ablam da diğer evraklarımı koynuna saklamıştı. Kucağı şişik olunca Mine yengem, o zamanlar henüz bebek olan yeğenim Zınar’ı aldığı gibi ablamın kucağına yerleştirmişti. Bedia Ablam cesur, yiğit bir Kürt kızıdır, lafını esirgemeyen biridir. Evdeki aramadan sonra kimseyle vedalaşmadan sokağımızdan çıktık. Bu operasyonun kapsamının sadece benimle mi sınırlı olup olmadığını kestirmeye çalışıyorum. Bir an içim ürperiyor, “Ya Diyarbakır’a götürülürsem!” Bu düşünce korkutuyor beni; çünkü Diyarbakır cehennem! Diyarbakır ölüm kampı! Diyarbakır Nazilere rahmet okutacak bir yer!.. Eh başa gelen çekilir. Tatvan’ın tek caddesi olan Cumhuriyet Caddesi’ne yöneldi otomobil, herkes suskun, ben dahil, hiç merak etmiyorum havası var bende, kafamda hesap yapmaya devam ediyorum. Onlarca kez tutuklu olarak girdiğim emniyet müdürlüğüne tekrar tutuklu olarak giriyorum. Beni bir odaya alıyorlar üst baş aramasından sonra hiçbir şey söylemeden nezarete atıyorlar; çok iyi bildiğim bir nezarethane ama hücrelere bölünmüş, kasvetli bir hava vermişler. Beni bir hücreye tıkıyorlar, bilinmezliklerimle baş başayım, hiçbir tahminim tutmuyor. Hücremi inceliyorum, boyu da eni de bir metre kadar, karanlık bir yer, yalnızım, hücrelerin hepsi boş, zaman durmuş, geçmiyor… Karanlık, yalnızlık ve bilinmezlik bir anda tüm ağırlığı ile üstüme çöküyor.

Bir saat kadar sonra hücrelerin bulunduğu kapı açılıyor içeriye birisini boş bir çuval gibi attıklarını anlıyorum. El ayak çekildikten sonra alçak sesle kim olduğunu soruyorum, karşımdaki ses;

Ferhat sen misin?” diyor.

“Evet benim, sen kimsin?”

“Ben Şahin”

Şahin Ayaz mı?”

“Evet”

Şahin bu ne neler oluyor?”

“Bilmiyorum, sanırım bu operasyon ikimizle sınırlı değil.”

“Hücrede misin?”

“Evet ama kapım açık.”

“Sanırım benimki kapalı hücremin yanına gelsene.”

Ben hücrenin kapısına dayanınca kapı açıldı ve koridorda Şahin’le durum değerlendirmesi yapmaya başladık; Şahin çok dayak yediğini, getirdikleri gibi tezgâhtan geçirdiklerini söyledi. Üst araması yapıp yapmadıklarını sordum. O:”Hayır, unuttular” deyince:” Üstünde bir şey var mı?” diye sordum.

“Evet var.”

“Ne var?”

“Yekiti” var. (Yekiti: Kürdistan Komünist Partisi yayın organı) Arama yapmadıkları için Şahin’in üstünde sigara ve çakmak da var, bunlar hazine değerinde. Hemen Yekiti’nin tüzüğünü yaktık. Şahin’in üstünde ne yok ki; çeşitli bildiriler, hatta Komünist Parti programı bile var. Adres defterlerini yaktık, içerisi duman altında, sigarayla kâğıt dumanlarını kamufle edip kâğıt küllerini ayaklarımızla dağıttıktan sonra tekrar konuşmaya başladık; on beş gün önce Diyarbakır’da gözaltına alındığını öğrendim Şahin’den. Bu operasyonun nedenini açıklıyor ama boyutu hakkında bilgi vermeye yetmiyor. Birkaç saat keyifle sigara içiyoruz, Şahin’in dayak yiyişine gülüyoruz, yalnız olmadığım için mutluyum. Şahin’e sonuna kadar güveniyorum. Ben siyasal boşluktayken Şahin ile görüşüyordum, çıkan bildirileri ondan alıyordum; güzel, yürekli bir arkadaştı, inanmıştı davamıza… Akşam karanlık bastığında Şahinle beni o izbe hücrelerden çıkarıp polis minibüsüyle Bitlis istikametine doğru yola çıkardılar. Bitlis’e mi Diyarbakır’a mı gidiyoruz bilmiyorum. Otuz dakikalık seyahatten sonra Bitlis Mahallebaşı Karakolu ‘a geldik. Üst baş aramasından sonra üst kattaki demir mazgallı, ferah bir yere attılar beni, Şahin‘i alıp götürdüler. Bulunduğum yerde beş kişi daha vardı. Kim olduklarını, suçlarının ne olduğunu bilmiyordum. Yanlarına oturduğumda ilk emir hemen geldi:

“Ferhat’ la konuşmak yasak!”

Bu ne demek oluyor, buradakileri ben zaten tanımıyorum, ne konuşabilirim ki? On dakika sonra ikinci bir emir geldi; bulunduğum yerde iki tane bank vardı, bizler üçerli gruplar şeklinde oturuyorduk; sadece göz göze gelebiliyorduk

“Ferhat kalk bakalım oradan! Sizler de kalkın, çevirin bankın birini duvara doğru!”

Çaresiz çevirdik, sonucu bekliyoruz.

“Siz beşiniz oturun bakalım!”

Önü duvara dönük olan banka beş kişi oturuyordu. Diğer bankı göstererek;

” Ferhat, sen de buna otur bakalım!”

Önü mazgala ve polislerin bulunduğu yere bakan banka oturdum.

Sert ve kararlı bir ses tonuyla:

“Anam avradım olsun Ferhat‘la konuşanı mahvederim, yüzüne bile bakmayacaksınız!”

Neler oluyordu, neden bunlarla konuşmam yasaklanıyordu, kimdi bunlar? Ben siyasiydim, onlar adli suçlu, onları burada nasıl etkileyebilirdim ki; ama polisler kararlıydı, iki de bir kontrol amaçlı gelip bakıyorlardı. Arkadaşların durumu çok kötüydü; sadece duvarı görebiliyorlardı, ben ise tüm karakolu görüyordum. Onların şansı kendi aralarında konuşabilmeleriydi. Benimkiyse kör bir yalnızlık!

“Ooo, bu ne hal böyle!” Bunu söyleyen komiser falandı galiba. Gece saat dokuz olmalı, beni çıkardılar, bir odaya aldılar. Beyaz önlüklü biri vardı, polislere yaltaklanıyordu, doktordu bu. Çok iğrenç, mide bulandırıcı bir tavrı vardı. Bana; “soyun” dedi, soyundum.

Daha önceki tutuklanmalarımdan nereye kadar soyunacağımı biliyordum, külotuma kadar soyundum, utanıyordum. Elbiselerimi düzenli bir şekilde bir sandalyeye bıraktım.

Son olarak çorabımı çıkardım, doktor yüzünü ekşitti, çorabımın koktuğunu söyledi.

“Hayır, benim çorabım kokmaz, sabah değiştirdim, üstelik benim ayaklarım da kokmaz!”

Çok sinirlenmiştim, üstüne vazife olmayan şeylere karışan bu ‘Hipokrat yeminli’ aşağılık herife.

“Bunları asmalı! Baksanıza nasıl cevap veriyor”

Elinden gelse işkenceye alacak.

“işkence gördün mü?”

“Fiziki olarak görmedim”

“Ne demek bu şimdi?”

“Ben işkence görmedim demek bu!”

Polisler sesiz, suskun ama doktor beni dövdürtmeyi düşünüyor. Üstümü giyinmemi söylediler, giyindim. Polislerle beraber çıktım, polisler de doktorun tavırlarından rahatsız görünüyorlar, anlaşılan yalakalık yapması ona prim kazandırmamış. Beni aldıkları yere götürdüler. Sabaha kadar ben tek başıma bir bankta kalırken diğer arkadaşların durumuna üzülüyorum; birbirlerinin omzunda yatıyorlar. Anlaşılan bunlar aynı suçtan gelmişler. Yemeklerini beraber yiyorlar, ben yalnız yiyorum. Beş gün boyunca asla konuşmadık. Birbirimizi merak etmeye başladık. Yeni gelenler oldu ama hiçbirini yanımıza vermediler, aşağıya bir yerlere götürüyorlardı. Bulunduğumuz yer sıcaktı ama sürekli polis denetiminde olmak kötüydü. Sanırım beşinci günün sonuydu:

“Ulan senin özeliğin ne, sen tek başına bir bankta, onlar beş kişi bir bankta, kim oturttu böyle?”

Anlıyorum bunun tezgâh olduğunu.

“Böyle söylendi bana.”

Siktir orospu çocuğu, gel bakalım sen” Beni çıkardı polis, merdivenlerden aşağıya doğru iniyoruz, merdivenlerin korkuluğuna kelepçelenmiş bir arkadaş gördüm. Aaa… bu bizim Çerkez Orak. Çerkez’in bıyıklarının yarısı yok, bir tarafta var diğer tarafta bıyık yok. Durumu çok kötü, yoğun işkenceden geçirilmiş, anlaşılıyor. Demek Çerkez’i de almışlar, göz göze geliyoruz gözünü benden kaçırıyor, konuşmuyoruz, sessizce yanından geçiriliyorum, bir hücrenin kapısını açıp beni içeri atıyorlar.

“Bak bakalım burada da o ayrıcalığın olacak mı?” deyip hücreye kapatıyor beni. Ortalık sesiz, hücre karanlık, bir metrekarelik hücremde ısınmaya çalışıyorum. Gelirken birçok hücre gördüm, acaba kimse var mıydı içinde? Şahin nerede? Evet, Şahin yok, beş gündür yok, ne oldu ona? Polis gittikten sonra hücreler canlanmaya, sesler çıkmaya başladı. Seslerden arkadaşlarımı tanıyorum, Behvat Şerefhanoğlu, lakabı “berbat” onun da yakalanmış olması tedirgin ediyor beni, ona çok güveniyordum, deneyimi var çünkü.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

seventeen − seven =