Take a fresh look at your lifestyle.

Zorlu yıllar 3.bölüm

342

Mahkeme:

Polislerden birinin “Hadi kalk, gidiyoruz,” demesiyle oturduğum yerden kalktım. Bildiri ve afiş paketlerini koridorda üst üste koymuşlardı. Paketleri almamı söylediler. Taşıyabildiğim kadarını aldım. Kalanları da polisler taşıdı. Hepsini kapıda bekleyen arabanın bagajına yükledik. Beni arka koltuğa oturttular, yanımda biri daha oturuyordu. Yüzüne baktığımda sorgu odasına bir ara getirdikleri ve bana tanıyıp tanımadığımı sordukları Ahmet Kan olduğunu gördüm. Onu ele vermişim duygusuyla ezilmeye başladım.

Büyükçe bir binanın önünde durduk. Bagajdaki paketleri alıp üst kata çıktık. Koridorda İbrahim Güçlü’yle karşılaştık. Yanında birkaç kişi daha var ve çok rahatlar. Konuşmaya başlıyoruz. Yanımızdaki polisler engel olmuyor.

– İbrahim abi, ben savcıya nasıl ifade vereyim?

– Karakolda verdiğinle tutarlı bir ifade ver.

Savcıyı bekliyoruz. Bir ara baktım, polislerden biri benim uğrunda akşamdan beri dayak yediğim afişlerin üstüne oturmuş. Beynimden vurulmuşa döndüm; yerimden fırlayıp polise, “Onların üstüne oturamazsın!” diye bağırdım. Polis şaşkın, oradaki arkadaşlar şaşkın. Polis hiçbir şey söylemeden kalktı. Sonradan arkadaşlar bu olayı biraz da abartarak bol bol anlattılar.

Savcıya karakolda anlattığım senaryoyu aynen tekrarladım. En iyi senaryo buydu. Zaten aklıma da başka bir şey gelmemişti. Savcı, tutuklama istemiyle mahkemeye sevk etti beni. Hâkime de aynı şeyleri söyledim. Tamam bitti derken hâkim soru sormaya başladı.

– Kürt müsün?

– Evet efendim.

– Türkiye’de Kürt var mı?

– Peki amacınız ne?

-Benim amacım, bağımsız birleşik Kürdistan’ı kurmaktır.

– Peki bu nasıl olacak? Yöntemleriniz ne? İşte burada sıkıştım. Silahlı mı desem acaba, yoksa daha yumuşak bir şeyler mi söylesem, karar veremiyorum.

-Efendim, barışçıl yollarla iktidara gelmek istiyoruz. Buna ben de hâkim de inanmadık.

-Peki bu nasıl olacak?

– Efendim, Şili’de Allende barışçıl yollarla iktidara gelmişti. Bu yöntem denenemez mi?

Allende ‘nin gidişi kanlı olmuştu ama hâkim bunu bilmiyordu. Azarlamadan,

– Tamam oğlum, sen biraz içeride yat da aklın basma gelsin, dedi. Dışarı çıkarıldım. Tutuklanmıştım. Tabii Ahmet de.

Deve Ahırı:

Cezaevi, yıllar önce deve ahırı olarak yapılmış; geniş, uzun, yüksek tavanlı, çirkin mi çirkin bir yapı. Tutuklanmış olmak çok da beklemediğim bir şey değil. Adliyeden cezaevine ellerim kelepçeli getirilirken, Sinan Sabri’nin bir şiiri dudaklarımda:

“Saray kapısından geçtim

Elleri kelepçeli

Çocuklar kelepçeme el sallıyordu Jandarma namlularına aldırmadan”

Kimler geçmemiş ki elleri kelepçeli buradan, onlardan biri de ben oluyorum işte. Yedi yıl önce Diyarbakır’da babam yatıyordu, şimdi ben yatacağım. Nöbeti babamdan devralmış olmanın gururu hafifçe yüreğimi ısıtıyor.

Büyükçe bir kapıdan içeri girdik. Gardiyanlar etrafımızı sardı. Bir sorun var gibi ama anlayamıyorum ne olduğunu. Ne olabilir ki? Dövecekler mi? Dövsünler. İşlemlerimiz hızla yapıldı, apar topar; bir koğuşa götürüldüm. Koğuşta beni Hasan Çakır karşıladı ve hemen kol kanat gerdi. Komal’ın eski Diyarbakır sorumlusu. Beni tanıyormuş. Cezaevinde sayılan, sevilen bir insan. Kısa boylu, posbıyıktı, kel kafalı, güleç yüzlü bir arkadaş. Dışarıda gardiyanlarda bir panik var. Benim bırakılmam gereken koğuş bu değilmiş. Savcının kesin emri varmış ama dost gardiyanlar diğer gardiyanları atlatarak, beni siyasilerin olduğu koğuşa apar topar atmışlar. Diğerleri şimdi beni oradan çıkarmaya çalışıyorlar ama çıkaramıyorlar. Hasan beni vermiyor. Ben bu olanlardan habersiz, ranzada sohbet ediyorum. Konuştukça koğuştakileri tanımaya başladım. On kadar devrimci arkadaş var, kalanları adli suçlu. İçlerinde kimler yok ki? Baba katili, ana katili, namus cinayeti, kan davası suçluları, esrarkeşler, hırsızlar. Benden daha genç yaşta katiller bile var. Siyasi olmanın o dayanılmaz gururu var içimde.

Gardiyanlar, beni bulunduğum koğuştan alamıyorlar, savcı da fazla ısrar etmiyor anlaşılan. Mahkemede çok cesurca, siyasi bir savunma yapmış olmam, üstelik henüz on sekiz yaşıma bile girmemiş olmam etkiliyor belki de.

Koğuşumuzda kurallar yıllar önce konulmuş. Belki on, belki de otuz yıl önce. Ama bu kurallar bize uygulanmıyor. Biz siyasilere, özellikle de Kürt soluna müthiş bir saygı var. Bizden önce sadece Kürt solundan Hasan vardı. Tek başına tüm siyasileri temsil etmiş; güleç yüzüyle takındığı tavizsiz tavırları, olgun davranışları, yiğitçe idareye karşı koyuşuyla haklı bir saygı kazandırmış siyasilere.

Akşam yemeğinden sonra, yediğim dayakların sızışını duymaya başladım. Üzerime bir yorgunluk çöktü, uyumak istiyorum. Hasan bana yanında bir yer ayırmış; oraya kıvrılıp uyuyorum. Deliksiz bir uykudan sonra sabah uyandım. Tuvaleti sordum, gösterdiler. Koğuşun sonunda, içinde kocaman bir çukur bulunan, kapı yerine battaniye asılı bir bölme. Ben burada tuvalete çıkamam; çişimi yaptım, elimi yüzümü yıkayıp geri döndüm. Hasan arkadaş uyanmış. Dışarı çıkıp bir yandan volta atarak sabah sohbeti yapıyoruz. Sonu gelmez sorularımla Hasan’ı bunaltıyorum. Acemi voltacı olduğumdan herkesin gözü üstümde Hasan’a koğuştaki siyasileri soruyorum, birkaç Acilci, birkaç kişi de Halkın Kurtuluş’undan var; sayımız on beşi geçmiyor.

Bugün Bir Mayıs. Alanlarda işçiler, öğrenciler yürüyor. 77 katliamının rövanşı olacak. Kulağımız radyoda; Türkiye genelinde sessiz bir miting var, beyaz boş pankart açan bir gruptan söz ediliyor. (Tertip komitesinin Kürtçe pankart taşınmasını yasaklaması üzerine Rızgari grubu yazısız pankartlarla alana giriyor, böylece istenen mesaj verilmiş oluyor.) Akşam diğer siyasilerin ranzalarına gidiyoruz. Hasan beni tanıştırıyor ve mahkemedeki ifademi, polislere nasıl kızdığımı, afişlerin üstüne oturtmadığımı anlatıyor. O bunları anlatırken kendimle övünüyorum.

Ertesi gün dışarıda sabah kahvaltımızı henüz yapmıştık ki koğuşta bir kargaşa başladı. İçeri girdik. Türk solundan arkadaşlar kendi aralarında kavga ediyor, şişler, bıçaklar çekilmiş. Ayırmak için araya giriyoruz. Bu arada karnıma bir şiş geliyor. Delmiyor ama canımı yakıyor ve iz bırakıyor. Kavgacıları ayırdıktan sonra Hasan’a gösteriyorum karnımı. Çok kızıyor. Akşam kavgacılara “bir arkadaşımızı şişlemişsiniz,” diyerek çıkışıyor. Ben “abi, bana karşı kasıt yoktu, arkadaşın elinden şişi almaya çalışırken karnıma değdi” diyorum ama Hasan işin ciddiyetinin farkında. Ya şiş batmış olsaydı. Özeleştiri veriliyor, ben hepsini çok seviyorum.

Savcı beni o koğuştan çıkartamayınca siyasileri bir koğuşa toplamaya karar vermiş. Öncelikle beni, Hasan’ı ve Ahmet’i çocuk koğuşunun yanındaki bir koğuşa göndermek istiyorlar. Uzun bir tartışma ve pazarlıktan sonra Hasan kabul ediyor, diğer siyasiler istemiyor. Hazırlanıp çıkıyoruz. Gittiğimiz yer cezaevinin arka tarafında, diğer mahkumlardan izole edilmiş bir yer; betonarme küçük bir koğuş.

Torpillilerin koğuşuymuş sanırım. En fazla yirmi kişilik. Yan tarafımızda çocuk koğuşu var. Sadece bir kapıyla ayrıldığımız çocuk koğuşu apayrı bir dünya, apayrı bir işkence yeri. Çocuk tutukluların adli mahkumlarla bir arada kalmasının nasıl sakıncalı olduğunu orada görüyorum.

Koğuşumuza yerleştik. Yanımızda bir iki torpilli mahkûm var. Diyalogumuz iyi onlarla. Birkaç gün sonra diğer siyasiler de geliyor yanımıza. Güzel insanlar. Bir arada sohbetler, siyasi tartışmalar ve günler hızla geçiyor. Acilci arkadaşlarla sohbet ediyorum. Eylemlerini anlatıyorlar. Benim birkaç gün önce dayak yediğim yer sıradan, basit bir karakol değil, Emniyet Müdürlüğüymüş. Devrimcilere orada işkence yapılıyormuş. Bu yüzden oraya bomba koymaya karar vermişler. Bir arkadaş bombayı atacak, diğerleri gözcü olacak. Önce her şey planlandığı gibi gitmiş. Ama sonra bomba zamanından önce patlamış, bombayı taşıyan arkadaş paramparça olmuş, yakınındaki arkadaş yaralanmış. Yaralanan arkadaşın ismi Bozan.

Bozan’ının vücudu şarapnel parçalarıyla parçalanmış, sağlam tek bir santimetre kare yer yok. İnsanı ürküten bir korku filmi canavarı gibi görünüyor. Nasıl o hale geldiğini bilip de saygı duymamak mümkün mü? Aynı eylem ekibinden Doğan Özzümrüt var, lakabı Kör Doğan. Bir gözü takmaymış. Yiğit çocuklar. Sadece Engin diye biri dünyasının yıkıldığını söylüyor. Hasan arkadaş yine Engin’in böyle yakındığı bir konuşma sırasında;

– Engin tamam, dışarıdaki dünyan yıkıldı, sen de içeride bir dünya yarat kendine, diyor.

Engin o günden sonra mızmızlığı bıraktı ve kendine bir dünya yarattı.

(Cezaevinden çıktıktan uzun bir zaman sonra Kör Doğan’la İstanbul Aksaray’daki köprünün üstünde karşılaştık. Ayaküstü sohbetten sonra bana bir gazete gösterdi. İçerideyken gerçekten onlara benzediği için Japon dediğim biri vardı. Halkın Kurtuluş’undan, korkunç yalancı biriydi. Kendisini dönemin Adalet Bakanı’nın oğlu olarak tanıtmıştı. Savcılar, gardiyanlar dokunamıyordu. Foyası ortaya çıkıncaya kadar biz de ona bakan oğlu olmanın nasıl bir şey olduğunu sorardık. Bize hikayeler anlatırdı. İşte Doğan bana onun resmini gösteriyordu. Yaralıydı, dayak yemiş bir hali vardı; provokatör denilmişti onun için. Doğan, onunla karşılaşırsam dikkat etmemi söyledi ve ayaküstü sohbetten sonra görüşmek dileğiyle ayrıldık. Ne kadar sonraydı bilmiyorum, bir sabah gazete okurken Hürriyet Gazetesinde bir manşet gördüm: ‘Devrim nikahlı Doğan Özzümrüt öldürüldü.’ Beynimden vurulmuşa döndüm. Doğan pusuya düşürülmüş, kanlar içinde yerde yatıyor. Bir başka resimde eşiyle bir parkta. Korkunç duygularla gazetedeki tüm yazıları birkaç kez okudum. O gece uzun bıçaklılar gecesiydi; bir gecede onlarca Acilcinin evi basılıyor ve hepsi ölü ele geçiriliyor. Sadece Doğan’ın eşi sağ kurtulmuştu.

Yıllar sonra Ankara’da gazete ilanıyla arabamı satarken Japon da arabaya alıcı oldu. Önce o beni tanıdı. Siyah gözlüklerini çıkardığında ben de onu tanıdım. Ama iyi bir fiyat vermiş olmasına rağmen arabamı ona satmadım.)

Bir gün sabaha karşı korkunç çığlıklarla uyandık. Saat henüz dört bile olmamış. Adli tutuklu ve mahkumların tarafından korkunç çığlıklar geliyor. Bomba sesleri, patlamalar çığlıklara karışıyor, ilk şoku üstümüzden attıktan sonra seslere kulak verdik.

– Siyasiler yardım edin!

– Bizi öldürüyorlar!

İmdat çığlıklarıydı bunlar; adli mahkumlar bizden yardım istiyorlardı. Ne yapabilirdik ki? Kapıya vurmaya, bağırmaya başladık. Kapıyı tekmeliyoruz, yetmiyor, piknik tüpüyle vuruyoruz; bomba sesi gibi sesler çıkıyor. Kapıyı sökmeye çalışıyoruz, bağırıyoruz; tam bir isyan havasındayız. Diğer koğuşlarda onlarca ölü var gibi geliyor bize. Bu duyguyla daha çok bağırıp daha çok kapıyı tekmeliyoruz. Demir kapı zonkluyor. Bir rütbeli geliyor.

– Sakin olun, sizinle alakalı bir şey değil.

– Ne demek sakin olun? Diğer tarafta adam öldürün, sonra da sakin olun deyin. Bunu söyleyen Hasan’dı.

-Bakmayın bağırdıklarına, sevk var şevke direniyorlar. Ben zıvanadan çıkmışım; rütbeliye küfür, tehdit yağdırıyorum, kapının açılmasını istiyorum. Adam bizi sakinleştiremiyor ve çekip gidiyor Halkımız dayak yiyor, işkence görüyor. Sessiz kalamayız. Gardiyanlar geldi arabulucu olmak için ama faydası yok. Tek istediğimiz sevkin durdurulması. Sabah olmuş, saat 08.00’e geliyor; biz hâlâ bağırıyor, kapıyı yerinden sökmeye çalışıyoruz. Avluya eli coplu 20- 30 kadar asker girdi. O ana kadar kapıyı sökmeye çalışırken bu kez barikatlar kuruyoruz kapının arkasına. Kapıyı açmamızı söylüyorlar. “Katil herif, kaç kişi öldürdün bu sabah!” diye bağırıyorum. Rütbeli kimseye bir şey olmadığına dair yemin ediyor. Cevabım küfür oluyor. Diğer taraftan sesler kesildi. Bize bağırdılar, “Kapıyı açın! Size bir şey olmayacak!” Hasan, askerler coplarını atıp geri çekilirlerse barikatları kaldıracağımızı söyledi. Sadece copların atılması kabul edildi, asker çekilmeyecek. Asker coplan attı, barikatı kaldırdık Gardiyanların kapıyı açmasıyla birlikte askerler içeri daldılar. Rütbeli, “O küçük siyasiyi istiyorum!” diye çılgınlar gibi bağırıyor. Hasan ve ötekiler hemen beni koruma altına almaya çalışsa da askerler aramıza girerek beni çekip aldılar. Bir meydan dayağı başladı. Ağzıma, burnuma, bacaklarıma onlarca tekme, yumruk alıyorum. Hasan, arkadaşlar ve gardiyanlar beni askerin elinden almaya çalışıyor, alamazlarsa sürgüne gideceğim kesin. Durmadan bağırıp küfür ediyorum. Tam bir ana baba günü. Rütbeli;

– Ulan bugüne kadar kimse anama küfür etmemişti, alın şu orospu çocuğunu diye bağırıyor. Neyse ki arkadaşlar beni çekip almayı, içeriye atıp kapıyı kapatmayı başardılar.

Ranzada üstüm başım param parça, kan revan içinde yatıyorum. Bir köpek sürüsünün saldırısından çıkmış gibiyim. Arkadaşlar bir yandan benim kanlarımı temizleyip bir yandan da kapının» ardına yeniden barikat kurmakla meşgul. Herkes çok yorgun. Sadece hızla nefes alıp vermeler duyuluyor koğuşta. Bense hareket edecek halde değilim; öylece yatıyorum. Bir süre böyle geçtikten sonra askerler gidiyor, gardiyanlar gelip kapıyı açıyorlar, biz de barikatı kaldırıyoruz; ortalık yatışıyor.

Aklımız gecenin bilançosunda. Gardiyanları soru yağmuruna tutuyoruz. Kaç yaralı var, sevk işi ne oldu? “Bir tek yaralı var, o da Ferhat” diyorlar. Nasıl yani? O bomba sesler, o bağırıp çağırmalar? Tek yaralı ben miyim? Meğer göz yaşartıcı bombalar atılmış, herkes etkisiz hale getirilmiş ve sevki çıkanlar alınıp götürülmüş. O feryat figan göz yaşartıcı bombadanmış.

Direnişimiz tüm cezaevine yayılıyor. Siyasilerin halkın hiçbir durumda yalnız bırakmayacağı mesajını yollamış olduk. Ve beş bin kişilik cezaevinde tek dayak yiyenin ben oluşuma bıyık altından gülüyoruz. Diğer koğuşlardan geçmiş olsun dilekleri geliyor; bir de pantolon ve gömlek. Bu dayanışma çok hoşuma gidiyor. Bütün gün gelip beni almalarını bekliyoruz endişe içinde. Hastaneye gitmeye korkuyorum; oradan alıp götürürler diye. Tedavim gece gizlice revirde yapılıyor. Postallar vücudumda morarmadık yer bırakmamış.

Günler geçiyor…

Bir sabah uyandığımızda bir baktık çocuk koğuşundakilerin hepsi hâlâ uyuyor. Oysa hep bizden önce kalkarlardı. Gardiyanlar gidip geliyor; bir telaş var herkeste. Çocuklar teker teker uyanmaya başladılar. Uyanan çocuk ortalıkta ruh gibi dolaşıyor. Sonradan öğrendik ki gece çocukları esrarla uyutup tecavüz etmişler. Olay örtbas edildi.

Başka bir gün Hasan ağabey,

– Ferhat cebimden para aldın mı? Diye sordu.

-Yok abi, almadım.

– Tamam.

Ahmet’e sordu, o da almamış. Öğrendik ki Hasan’ın cebinden beş yüz lira çalınmış. Pek üstünde durmadım. Akşam kapılar kapandıktan sonra Hasan.

– Arkadaşlar, dün gece cebimden beş yüz lira alınmış, haberiniz olsun içimizde bir hırsız var, dedi.

Koğuşumuzda her zaman bir iki esrarkeş bulunurdu. Bizim aramızda böyle şeylerin olmadığını bilen idare, bunları tedavi olurlar diye yanımıza verirdi. O sıralarda da yanımızda birkaç torpilli adli mahkûmun yanı sıra bu amaçla yanımıza verilen, hırsızlıktan yatan, esrarkeş bir genç de vardı.

Hasan’ın olayı duyurmasının ardından konu sorgulanmaya başlandı. Ahmet’le üst ranzadayız. Benden şüphelenirler diye korkuyorum, en gençleri benim çünkü. Ama hayır, benden şüphelenen yok; o esrarkeş gençten şüpheleniyorlar. Çocuğu sıkıştırıyorlar ama Nuh diyor peygamber demiyor, almadığına dair yeminler içiyor. Gerçekten de onun almadığını düşünüyorum ben. Sorgu dayağa dönüşüyor. O birkaç adli mahkûm, tekme tokat derken piknik tüpüyle dövmeye başlıyorlar genci. Hasan’dan müdahale etmesini istiyorum.

– Sus, diyor. Buranın kuralları var.

İçimden başlıyorum tüm kurallara. Tuvalete soktukları çocuğun bağırmalarını duymamak için yastığı kulaklarıma bastırıyorum. Keşke “ben aldım deseydim” diyorum içimden. Lanet okuyorum. Tuvaletten sesler geliyor,

– Ulan şerefsiz, sen siyasilerin parasını nasıl çalarsın?

– Orospu çocuğu, bunlar bizim için buradalar, babalarının keyfine mi gelmişler?

– Abi, ekmek kuran çarpsın ben almadım!

Üstü arandı para yok. Çocuk kan revan içinde, yalvarıyor.

– Bir şeyler yap Hasan abi, bunlar çocuğu Öldürecekler, diyorum.

– Tamam arkadaşlar, boş verin önemli değil, diyor Hasan.

-Olur mu Hasan kardeş? Bugün sana, yarın bize yapar bu şerefsiz, sen karışma.

Hasan da bizim gibi sessizleşip sonucu bekliyor. Bir bıçak çıkardılar. Biri bıçağı ucundan tutup yarım santim kadar çocuğun kaba etine sokup çıkarmaya başladı. Çocuk çığlık çığlığa bağırıyor. Üzerinde sadece külotu var, bacaklarından kanlar akıyor. Sesleri duyan bir gardiyan geldi, neler oluyor diye sormaya. Gardiyana birisi fısıltıyla bir şeyler söyledi; gardiyan çekip gitti. Çocuğun bağırmalarına dayanamayıp isyan ettim sonunda. Ranzadan atlayıp,

– Ben çaldım! Tamam bırakın onu, parayı ben çaldım! diye bağırdım.

Hasan hemen beni ranzaya çıkartıp sert bir bakışla susturdu. Ranzada içim içimi yiyor, insan insana, mahkûm mahkûma böyle işkence yapmaz ki!

İşkence sabaha kadar sürdü. Bir ara piknik tüpünü yaktılar. Ben, tamam bitti, çay yapacaklar diye düşünürken çocuğun elini yakmaya başladılar. Çocuk elini çektikçe iki kişi tutup tekrar alevin üzerine tutuyordu. Eli yanan çocuğun bağırışları içler acısı. Sonunda çocuk;

– Tamam Mustafa abi, söyleyeceğim, deyip bayıldı. Ben işkence bitti diye rahatladım. Ama rahatlamak için erkenmiş. Çocuğu ayıltılar, işkenceyi yürüten iri yarı, kıvırcık saçlı Mustafa abi çocuğu alıp tuvalete götürdü. Biraz sonra döndüler. Mustafa,

– Tamam, dedi.

Çocuğu betona yatırıp uyumaya bıraktılar. Bir sessizlik çöktü koğuşa.

Bu gece gördüklerimin göz bebeklerimi kirlettiğini hissediyorum.

Sabah geç vakit uyandığımda çocuk ortalarda yoktu. Nerede olduğunu sormadım bile. O sabah kimse kahvaltı yapmadı. Bir ara avluya çıktığımda çocuğun çıplak olarak oradaki kümeste durduğunu gördüm. Hali çok içime dokundu. Bu çocukla sabahlara kadar konuşup aşklarımızı anlatmıştık birbirimize. Şimdi ise bir hayvan gibi kümesteydi ve gardiyanlar da biliyordu durumu. Hırsızlıktan yatıyordu burada ama mahkûmun parasını çalmak daha da büyük bir suçtu. Hele de siyasilerin parasını çalmak!

Günler geçti. Tutuklanışımdan elli dokuz gün sonra mahkemeye çıktım ve ilk mahkemede serbest bırakıldım.

Sıcak, güzel bir Diyarbakır günüydü. Özgürdüm, elimi kolumu sallayarak çıkacaktım. Çok mutlu olacağımı düşünmüştüm ama, ne olduysa mutlu değildim işte.

Cezaevinin kapısında bir an durdum. Karşılamaya kimse gelmemişti. Yalnızdım, Diyarbakır’ı bilmiyordum ve Saray Kapısından bu kez kelepçesiz çıkıyordum…

24 Haziran 2002

ANKARA

1 yorum
  1. Barzan diyor

    Bende bu hapishanede 125 madde den yattim.Yanilmiyorsam 4 kogu§tu.
    Merhum Muhterem Bicimli vardi.
    Arkada§ini oldùrùp bavula koyup denize atan solcu Hikmet K…… vardi.
    Yolda§ini oldùren ilk solcuyu orada tanidim.
    Merhum Ya§ar Adlim vardi.
    Ziya Ulusoy ve PKK li gozlùklù Ali vardi.
    Turk solundan Tuncelili Alivi solcular ilà Kurd milliyetcileri arasinda her gece geç saatlere kadar tarti§ma olurdu.
    §imdi dù§ùnùnce solcu ve mezhebci hareketlerin neden ya§atildigini anliyorum.
    Kogu§lardaki nemli rutubet ve tuvaletlerin durumu korkunc kelimesi az kalir.
    Siyasi olmadan bu ceza-evlerinde yatanlarin asla normal insan olacagina asla inanmam.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

four × 4 =