• Zeynel Abidin Kızılyaprak

    Zeynel Abidin Kızılyaprak

    İki Seçim Notu

    Zeynel Abidin Kızılyaprak // (1) Akıl alacak gibi değil ve üstelik pek de tartışılmadı: Muhalefet, OHAL koşullarında seçimlere katılmakta sakınca görmüyor, görmeleri halinde kendilerinin ve demokrasinin epey kazanacağı çok açıkken…
    Açalım: OHAL’den sonraki ilk seçim, 16 Nisan 2017 referandumuydu. Yapılması gereken çok basitti: OHAL koşullarında bir seçimi prensip olarak kabul etmemek ve katılmamak… Tabii bunu asıl ‘ana muhalefet’in yapması gerekirdi; tek başına HDP’nin böyle bir karar alması etkili olmazdı. (Ama HDP, kamuoyu önünde CHP’yi bu konuda sıkıştırabilirdi; yapmadı.) Düşünün: Yalnızca AKP ile MHP’nin katıldığı bir referandum yapmayı Erdoğan göze alabilir miydi?.. Haydi alabilirdi diyelim; Türkiye ve dünya nezdinde bu referandum sonucunun ‘meşruiyeti’ kaç gün sürerdi?..
    Böyle bir boykot faşizan rotada ilerleyen AKP’ye ders olmakla kalmazdı; bunun yanında hem referandumla getirilen ve başkanlık sistemiyle ilgisi olmayan diktatoryal modelin önünü kesebilirdi, hem de OHAL’in tez elden kaldırılmasını sağlayabilirdi… Kimse “AKP’nin gözü kara, devam eder giderdi” demesin: Dünyanın hiçbir yerinde, ana muhalefet partisinin katılmadığı bir seçimin sonuçları üzerinde hiçbir iktidar uzun süre oturamaz.
    O tren, ‘boykot’, ‘sokak’ gibi hayatın içindeki kavramlara yabancı devletlû CHP’nin tutumu nedeniyle kaçtı.
    Şimdiki trene ise bakan bile olmadı; ‘muhalefet’ partilerinin hepsi derhal o şans trenine el sallayıp arkalarını döndüler. Üstüne üstlük ana muhalefet partisi genel başkanı, 24 Haziran 2018 günü için erken seçim kararı alındıktan sonra, boykot ihtimalini soran gazetecilere, “Kazanacağımız bir seçimi niye boykot edelim?” diyebildi! Demek ki OHAL şartlarında bir seçimi kabullenmemek için, kaybetme ihtimalinin kesin olması lazımmış; prensip-mrensip hepsi hava cıvaymış!..
    (2)
    HDP, 25 Nisan’da, cumhurbaşkanı adaylarının Selahattin Demirtaş olacağını açıkladı; Demirtaş’ın bunu kabul ettiğini de ekleyerek… Herkesin bildiği sırdır: HDP, ‘normal’ bir parti değildir; orada kimse kendi gönlüyle genel başkanlığı da bırakamaz, cumhurbaşkanlığı adaylığına da kendi başına heves edemez. PKK yönetimi, genel başkan adayı olmamasını istediği Demirtaş’ı şimdi de cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istedi ve Demirtaş son azil ‘görev’ini kabul ettiği gibi bu ‘görev’i de tabii ki kabul etti; o harekette başka türlüsü olamaz… (Söylemeye gerek var mı: Bu yazı, bizle dalga geçmeye namzet “Ne alakası var PKK ile HDP’nin?” diyebilecekler için değil…) Öyle görünüyor ki, PKK Demirtaş’ı aday göstermekle Demirtaş’ın gönlünü alma amaçlı bir jest peşinde değil; hayır, ‘oralar’da kendi insanlarına jestler-mestler önemsenmez… Asıl beklenen, Demirtaş’ın gerçekten var olan popülaritesinden yararlanmak ve ‘Barikat savaşları’yla birlikte aşınan imajına merhem sürmek…
    Neyse, asıl konumuz bu değil. Ne diyorduk: 25 Nisan’da HDP Demirtaş’ın adaylığını duyurdu; bir gün sonra da Yeni Özgür Politika gazetesinde KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı’nın bildirisi yayımlandı. Bildirinin gazete tarafından da vurgulanan (ve aslında yeni de olmayan) bölümü şöyle: “Kürt Özgürlük Hareketi olarak tüm Kürtlerin düşmanı olan AKP-MHP faşist iktidarına karşı mücadele edip bu iktidarın saldırılarını püskürterek tüm Kürdistan halkını ve Ortadoğu halklarını özgür ve demokratik yaşamı önündeki bu engeli mutlaka ortadan kaldıracağız.”
    HDP’nin cumhurbaşkanlığına aday göstermesi ile (ki, halk oyuyla cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk kez yapıldığı 10 Ağustos 2014 seçiminde de göstermişti) KCK açıklaması birbiriyle uyumlu: Sistem içi oyuna katılma arzusu var, her iki açıklamada da… Bunu bir sorun olarak gördüğüm için söylemiyorum, altını çizmek için yazıyorum.
    Şudur: Cumhurbaşkanlığı seçimi parlamento seçimleri gibi değildir, yerel seçimler gibi ise hiç değildir. Aritmetik ortalama istenirse, yerel seçimlere katılma, sistemin (aşağı yukarı) % 5 oranında kabulüne işarettir. Parlamento seçimlerinde bu kabul mesajı oranı % 10’dur. Cumhurbaşkanı adaylığında ise % 100’dür; politik aklın zorunlu gereğidir bu… Kazanma-kaybetme seçeneklerinden bağımsız olarak, cumhurbaşkanlığına talip olmak demek, ‘Ben bu sistemin sacayaklarını kabul etmekle kalmıyor, onun yöneticisi olmak istiyorum’ mesajı demektir… Öyle yeminden filan söz etmiyorum; yemin metnini filan sonradan da değiştirebilirsiniz, kabul… Ama cumhurbaşkanlığına aday gösterdikten sonra, “Ben bu ülkeyi yönetmeyi kabul eder gibi yaptım ama aslında ne yönetmesi, ben devrim yapmak istiyorum” ya da “Hem cumhurbaşkanı olurum hem de başı olduğum devletle elde silah savaşırım” diyemezsiniz; kargalar bile bunu komik bulmaz…
    Zaten KCK bildirisi de PKK çizgisinin yalnızca ideolojik değil politik boyutunun da sistem içi olduğunu çok açık ortaya koyuyor: Üniter yapıyı (da) içselleştirmiş sisteme karşı bir söylem yok; onun yerine sistem içinde seçmecilik bile yaparak “AKP-MHP iktidarını ortadan kaldırmak” söylemi var. Bu öyle bir sistem içi söylemdir ki, en yakıcı/aktüel sorunların bile AKP’yi-MHP’yi aşan boyutları olduğunu dile getirmeye çalışan ılımlı sol söylemden daha geridedir ve ‘Kürt düşmanlığı’ yarışında AKP’yi açık ara geçecek sistemin diğer fraksiyonlarına (CHP, vs) dostluk/işbirliği önermeyi saklamayan bir noktadadır. O noktada, biz, “tüm Kürtlerin düşmanı” olarak yalnızca iki partinin bulunduğuna; ‘bu iktidarın saldırıları püskürtülerek tüm Kürdistan halkının ve Ortadoğu halklarının önündeki engelin ortadan kaldırılmış olunacağına’ inandırılmak isteniyoruz: Yani adam akıllı sıkıntılı bir sistem-içilik…
    Abartılmış hali bir yana: Sistem içi konumlanma, kendi başına, tuhaf mıdır? Elbette hayır! Bu bir bakıştır, tercihtir. Tuhaf olan, aktardığımız iki gelişmeden (adaylık ve KCK bildirisi) bir gün sonra Fırat Haber Ajansı’ndan rastgele seçtiğimiz bir haberle sembolize olan duruştur ve o rastgele haber şöyledir: “HPG Basın İrtibat Merkezi, Hakkari’nin Çukurca ilçesi ile Güney Kürdistan’ın Lêlîkan bölgesinde düzenlenen eylemlerde 6 Türk askerinin öldürüldüğünü duyurdu.”
    Zekâmızla alay etmeye yeltenmeden, bu ‘duruşlar’ın hep birlikte ve birarada normal olduğunu söyleyebilecek bir allahın kulu çıkar mı? Hem sistemde konumlanma arzusu hem de silahlı mücadele: Eğer bu normalse, tüm lügatlardan ‘anormal’ maddesini çıkarıp bir kenara atmak lazım…
    ‘Sistemde konumlanış’ elbette sistemin verili düzenini hepten kabul anlamına gelmez, zaten değişik partiler de kendilerince bir şeyleri değiştirmek için vardırlar, ama ‘normal’ partiler değişim taleplerini silahlı mücadele ile dile getirmiyorlar; bu, eşyanın tabiatına uymaz… ‘Eklemlendiği uluslararası sosyoekonomik sistem ile ülke sınırları’ diye özetleyebileceğimiz sistem sacayakları içindeki oyunlara ve oyun kurallarına da itiraz edebilirsiniz, ama “oyunu ben silahla oynayacağım” diyemezsiniz; meğer ki sınırlar da dahil devrimsel altüst oluş hedefleriniz yoksa. Varsa, o zaman şu parti-bu parti demeniz saçma olacağı gibi cumhurbaşkanlığına adaylık da komik-ötesi kaçar…
    Ve ortamın komedi kaldıracak hali yok: İşin içinde kanların/canların olduğu epey pahalı bir tuhaflıktan söz ediyoruz.
    Bu tuhaflığı dile getirmeye bile korkanlar, üstüne bir de korkaklıklarının mükafatlandırılmasını istemiyorlarmı; gel de yanma…

    Eğer meraklısı varsa ve hala anlaşılmamışsa, kişisel bir not: Bu seçimlerde de beni sandığa çekebilecek bir halt yok…

    Yazarın biyografisi:

    İlk yorumu siz yapın

    Cevap bırakın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


    *


    17 + 16 =

  • Tüm Yazıları

  • Afrin Notları

    Şubat 13, 2018

  • Bir geziden, bir tutam insan manzarası

    Kasım 10, 2017

  • Referandum ve asıl kazanç

    Ekim 22, 2017

  • Akıl tutulması

    Eylül 10, 2017

  • Devletlû milliyetçilik

    Ağustos 28, 2017

  • Yakın-Uzak Ermenistan ve bir çağrı

    Temmuz 20, 2017

  • ‘Model’ sezonu açılıyor mu?

    Haziran 29, 2017

  • İç karartan gelecek

    Haziran 12, 2017

  • Şeker de katılsa, ‘mecburiyet’ tatsızdır

    Mayıs 25, 2017

  • Kahrolası Eksenler

    Mayıs 15, 2017

  • Başına silah dayalı sorular…

    Mayıs 5, 2017