• Mazlum Doğan

    Mazlum Doğan

    Bir Kahramanın Ardından (Orhan Aydın üzerine)

    Mazlum Doğan / Bu yazı, PKK taraftarı Orhan Aydın’ın 1980’de idama mahkum edilmesi üzerine, onun devrimci yaşamını yakından tanıyan ve böyle mücadeleci bir kişilik kazanmasında kendisine önderlik eden Mazlum Doğan tarafından kaleme alınmıştır. Ancak, Orhan Aydın’ın idam kararı daha sonra bozulmuş ve davasına yeniden bakılmaya başlanmıştır. 1991 Turgut Özal döneminin kısmı af yasasından 1991 Tarihinde Malatya cezaevinde serbest bırakılan Orhan Aydın, PKK içinde kurulan diktatörlüğe karşı ölüm ölüm orucuna girmiş, Adullah Öcalan’ın talimatıyla tutuklanarak Bar Elias kasabasında Filistinlilerin bahçeleri olarak bilinen bir bölgede hapse konulmuş, Rıza Altun, Halit Yıldırım, Suriye Kürtlerinden Hamit ve Hamza Bindal tarfından boynuna geçirilen bir elektrik kablosu ile boğdurulmak suretiyle öldürülmüş, cesedi Filistin bahçelerindeki çam ağaçlarının altına gömülmüştür. Yazar Aytekin Yılmaz’ın son romanı “Ernesto’nun Dağları”  Orhan Aydın’ı anlatıyor.

    “1977 Mayısı’nda Haki Karer yoldaşın katledildiğini duyar duymaz Diyarbakır’a geldim. Diyarbakır’da görevli olan arkadaş, Haki yoldaşın cenaze törenine katılmak için Antep’e gittiğinden, ondan boşalan sorumluluğu üstlenmek amacıyla Diyarbakır’da kalmayı uygun gördüm.

    Arkadaşları çağırarak kendileriyle birlikte bir durum değerlendirmesi yaptık. Sayımız 7-8 kadardı. Fakat Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde okuyan birkaç sempatizanımız daha vardı. Parasal imkanımız, iki tabancadan başka silahımız, teksir makinamız, daktilomuz falan yoktu. Buna rağmen Haki yoldaşı anmaya ve katledilişini protesto etmeye karar verdik. Yapacağımız şeyler duvarlara sloganlar yazmak ve okullarda forumlar düzenlemekten ibaretti. 19 Mayıs’ı 20 Mayıs’a bağlayan gece içinde esmer çocuksu birinin de bulunduğu 8-9 arkadaş zar zor topladığımız iki kutu yağlı boya ile slogan yazmaya çıkarken, ben de okullarda okunacak yazıyı hazırladım ve hatırladığım kadarıyla ertesi gün 16-17 yaşlarındaki esmer delikanlının içinde olduğu üç-dört arkadaş ve sempatizanla birlikte Eğitim Enstitüsü’ne gittim.

    O sıralar Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü DDKD denetimi altında tutuyor, TİKP, HK vb “Maocu” dediği sosyal şoven örgütlerin taraftarları DDKD’den koparak “Kava” adlı yayınevi etrafında toplanan burjuva milliyetçilerini okula bırakmıyordu. Fakat bizim o zamana kadar herhangi bir örgüt veya hareketle politik çatışmamız yoktu. DDKD’liler de halk arasında yaptıkları propagandada, bizimle aralarında ciddi bir çelişkileri olmadığını, hatta bizimle aynı ideolojik görüşte olduklarını söylüyorlardı. Sabahleyin okula gidince DDKD’in kendilerini yakından tanıdığımız sorumlu kadrolarına, ‘hareketimizin önder kadrolarından Haki Karer’in MİT tarafından oluşturulan ajan bir örgüt tarafından katledildiğini, yoldaşımıza sıkılan kurşunun onun şahsında tüm Kürdistan halkına ve devrimcilerine sıkıldığını’ söyleyerek, ‘yoldaşımızı anmak için bir forum yapmak istediğimizi, kendilerinin de bize yardım etmeleri’ni istedik.

    DDKD’liler Haki Karer’in adını duyduklarını, gerçekten de üzüldüklerini fakat kimin tarafından öldürüldüğünü bilmediklerinden, hemen bir karar veremeyeceklerini söylediler. Fakat bizi oyalamak, o sıralarda Diyarbakır’da olduğunu bildiğimiz şeflerine haber uçurarak, kanımca ne tavır takınmaları gerektiğini saptamaya çalıştılar.

    Nitekim yarım saat sonra (08.00-08.30 civarı) bize kesin olarak forum yaptırmayacaklarını belirttiler. Ancak bizim arkadaşımızı anmaktaki kararlılığımızı gören DDKD’li şefler “biz ne idüğü belirsiz bir insan için anma toplantısı mı düzenleyeceğiz. Yaptırmıyoruz.Gücünüz varsa deneyin” gibi küfür ve hareketler savurarak işi zorbalığa döktüler. Bu durum karşısında kısa bir durum değerlendirmesi yaparak forum yapmadan döndük.

    Evde DDKD’nin tavrı ve kendi tavrımızı değerlendirdiğimiz sırada esmer delikanlının bir köşeye çekilerek sessizce ağladığını gördüm. Arkadaşlara, daha önce görmediğim bu delikanlının nereli olduğunu, adının ne olduğunu sorduğumda, “Diyarbakırlıdır. Tunceli Öğretmen Okulu son sınıfta okuyor. Adı Orhan Aydın’dır” dediler.

    Diyarbakır’daki arkadaşın sorumluluğunu üstlendiğimden ertesi günden itibaren eğitim gruplarının yöneticiliğini de üstlendim. Eğitim çalışmalarımız önceki arkadaşın saptadığı kitap ve yazıları ortaklaşa okumak ve açılamak şeklinde idi. Orhan’ın da içinde olduğu yeni grup henüz Komünist Manifesto, Toplumlar, vb gibi temel kitapları inceliyordu. Bazen gruplarda doğrudan bulunmadığımdan kitapları kendilerinin ortaklaşa okumalarını ve tartışmalarını istiyordum. Daha sonra okunan kısım üzerinde beraber konuşuyor ve tartışıyorduk.

    Mübalasız olarak diyebilirim ki gruptaki en açıkgöz, Marksist bilgileri en iyi kavrayan, komünist bir kişilik kazanmak için en çok gayret eden kişi Orhan’dı. Bu durum kendisini bireysel kitap okumada, okuduklarını kavrama ve başkalarına aktarmada da ortaya koyuyordu. Öyle ki Orhan çok kısa bir sürede bilinç bakımından grubunu aştı. Yeni sempatizanlar bulup getirerek onlardan oluşturduğu bir gruba eğitim çalışması yaptırmaya başladı.

    Hızla gelişip devrimcileşen Orhan, çok kısa bir sürede ailesiyle çatışmaya girdi. Babası devrimci fikirleri benimsemesine, devrimcilerle gezmesine ve devrimci mücadeleye katılmasına karşı çıkıyor, bütün gün eve hapsederek devrimci faaliyete katılmasını önlemeye çalışıyordu. Bunun üzerine Orhan evi terkederek bizim kaldığımız eve gelip yerleşmek zorunda kaldı. Fakat bizim ev kirasını ödeyecek, bir karın doyuracak kadar maddi imkanımız bile yoktu. Öyle ki, bırakalım lokantada da yemek yemek, kahvede çay içmek, gazete ve ekmek almak için dahi para bulamıyorduk.

    Orhan’dan iş bulup çalışmasını istedik. Orhan tuğla imalatçılarının yanında iş bulup çalışmaya başladı. O yaz boyunca bir yandan çalışarak harekete maddi destek olmaya çalışıyor, bir yandan da düzenli kitap okuyarak okuyup öğrendiğini başkalarıyla tartışarak Marksizm-Leninizm’i kavramaya çalışıyordu. Bu arada gücü oranında işçi ve gençlik kitlesi içinde propaganda yapıyordu. Hareketimizin ideolojisini, burjuva milliyetçiliği ve sosyal şovenizme karşı mücadele içinde kitlelere taşırmak için didindi durdu. Denebilir ki, 1977 yazı Orhan’ın devrimcileşmesinde, zorluklara göğüs germesini öğrenmesinde, kararlı, çalışkan, disiplinli bir kişilik sahibi olmasında önemli bir rol oynadı.

    1977 sonbaharından itibaren Orhan’a hareketin çeşitli kademelerinde çeşitli görev ve sorumluluklar verilmeye başlandı. İdeolojik olarak epeyce yetkinleştiği ve hareketimizin sempatizan çevresi geliştiği için kendisine verilen başlıca görev eğitim çalışmalarını örgütlemek ve yönetmek ile propaganda yapmaktı. Orhan 1978 baharına kadar bir yandan devrimci bir kadro olarak yetkinleşmeye çalışırken, bir yandan da kendisine verilen görevlerin üstesinden gelmek için elinden geleni yaptı. Tabii bu arada her sempatizan ve kadromuzun yaptığı gibi sık sık bildiri dağıttı, afişleşmeye çıktı, iş bulduğunda çalışarak harekete maddi destek sağladı.

    1 Mayıs 1978’de bir gurup arkadaşla birlikte bildiri dağıtmak için Diyarbakır TÖB-DER şubesine giden Orhan arkadaş dernekte DDKD’liler tarafından dövülmüş, hayli hırpalanmıştı. Bu olaydan sonra DDKD’lilere, “arkadaşımızı neden dövdünüz?” dediğimizde, “tanımadık” cevabını almıştık. Fakat Orhan 18 Mayıs 1978’de Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde bildiri dağıtırken, DDKD’liler tarafından yeniden dövüldü. Arka arkaya gelişen bu saldırılar bizi DDKD ile silahlı bir çatışmaya zorladı. Bu çatışmada Orhan dışında birkaç arkadaşımız daha DDKD’liler tarafından dövüldüler. Bir arkadaşımız da bıçakla ağır yaralandı.

    Bizim karşı saldırımızda ise, İlkel Halil adında bir DDKD’li yaralandı. Bu çatışma Halil yoldaşın Hilvan’da Süleymanlar adlı aşiretçi feodal eşkıya çetesi tarafından katledildiği haberi bize ulaştığında, tarafımızda tek taraflı olarak durduruldu.

    Fakat DDKD’nin hareketimize yönelik saldırı ve iftiraları daha sonra da değişik şekilde sürdü. Aslında Orhan’ın TÖB-DER’de ve Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde dövülmesi, DDKD’nin hareketimize karşı duyduğu düşmanlığın açığa çıkmasına vesile teşkil etti. Çünkü bizim her türlü çabamıza ve iyi niyetimize rağmen bugüne kadar DDKD bize karşı düşmanca faaliyetlerini hızlandırarak sürdürdü.

    Hareketimizin gelişmesinden duyduğu korku onu eski düşmanlarıyla (örneğin KUK) kol kola girmeye kadar götürdü. Orhan, 1978 yazından itibaren amatörlükten arınarak profesyonel devrimci bir formasyon kazanmaya başladı. Delil arkadaşla birlikte Diyarbakır’da o zaman faaliyetlerimizin en yoğun olduğu Bağlar semtindeki komite üyeliğine getirildi. Orhan, Bağlarda hareketimizin gelişmesi için üzerine düşeni başarıyla yerine getirmekle kalmayıp, aynı zamanda, gençlik saflarında devrimci ideolojinin gelişmesi için de aktif olarak çalıştı. Diyarbakır’ın fırın işçileri, öğrenci gençlik, tuğla işçileri ve boyacılar arasında faaliyet yürüttü. Onların örgütlenme ve eğitme çalışmasında aktif görevler üstlendi ve bu görevlerde üstün başarılar sağladı. Payas başta olmak üzere Diyarbakır’ın çevre köyleri ile ilişkiler kurdu. Köylüleri feodallere karşı toprak mücadelesine sevk etti. Köylü direnişlerini diğer yoldaşlarla birlikte örgütleyip yönetti.

    Artık Orhan sıradan bir devrimci değil, bir gençlik ve işçi önderi, iyi bir örgütleyici, eğitici ve propagandacı idi. Hareketimizin ideolojik ve politik hattını çok iyi biliyordu. Kitlelere devrimci ideolojinin taşırılmasında ve onların örgütlendirilmesinde büyük başarılar sağladı. Bu nedenle 1978 sonbaharının başında, yakalanmadan önce arkadaşlar tarafından Diyarbakır bölgesinin genel propaganda ve eğitim sorumluluğuna getirilmesi düşünülüyordu. Fakat plansız ve kendi başına gelişen bir olay tutuklanmasına neden oldu.

    Orhan’ın ve onunla birlikte hareketimizin sempatizanı bazı öğrencilerin yakalanmasına neden olan olay örgütsüz ve plansızdı. Hatta olaydan sorumlu arkadaşların haberleri bile yoktu. Söylendiğine göre, Diyarbakır Anadolu Lisesi’ne faşist bir öğrencinin geldiği

    söylenmiş. Bu öğrenci, içlerinde hareketimizin bir kısım sempatizanlarının da olduğu bazı liseli gençler tarafından dövülmüş. Fakat olayın gelişme seyri içinde Orhan arkadaşın sorumluluğunda olan bir silahı korumak için kendisine verdiği bir unsur, üzerinde taşıdığı tabancayı çekerek faşisti öldürmüş. Polis, olaydan sonra çeşitli liselerden rast gele insan tutuklamış.

    Bu öğrencilerden, bizim sempatizanlarımızın yanı sıra DDKD, Özgürlük Yolu ve diğer siyasetlerin de taraftarları varmış. Olay geniş bir çevre tarafından bilindiğinden kavgaya karışan sempatizanlarımızın ve silahı kullananın ismi verilmiş. Polis, bu öğrencileri okullarından tek tek toplamış. Olayın faili durumunda olan kişi, tabancayı Orhan’dan aldığını ve tekrar kendisine iade ettiğini söylemiş. Eve yapılan baskında Orhan, olayda kullanılan tabanca ve bir kutu mermi ile yakalanmış.

    Orhan poliste hareketimize sempati duyduğunu kabul etmekle birlikte, ilişkileri hakkında asla bilgi vermedi. Ağır işkencelere rağmen olayın faili, tertipçisi olduğu şeklindeki düzmece ifadeyi imzalamadı. Buna rağmen tutuklandı. Orhan’ı cezaevinde ziyarete gittim. O sıralar siyasi tutuklular, Diyarbakır sivil ceza ve tutukevinin ayrı bir bölümünde kalıyorlardı. Siyasilerin görüşmecileri yanlarına (koğuşlara) gidip kendileriyle oturup sohbet edebiliyorlardı. Ben de Orhan’ların koğuşuna gittim. Koğuşta ve havalandırmada uzun uzun sohbet ettik. Orhan’la birlikte yakalanan hareketimizin sempatizanlarını da gördüm. Kendilerine mücadelemizin niteliği ve zorlukları hakkında bir konuşma yaptım.

    Fakat beni dinleyenlerin sadece iki-üç kişi olduklarını, bazılarının beni dinleme gereğini bile duyamayarak kendi aralarında sohbete daldıklarını gördüm… Kendi kendime “Orhan’ın işi zor, bunları nasıl adam edecek, bunlarla nasıl geçinecek” dedim. Bir yıl sonra 1979’un sonbaharda sıkıyönetim askeri ceza ve tutukevinde Orhan dışındakilerle görüştüğümde o ipe sapa gelmezmiş gibi görünen insanların her birinin tutarlı, çalışkan, kararlı ve bilinçli bir devrimci haline geldiklerini anladım.

    Evet!

    Orhan hapiste de üzerine düşeni yapmış. Marksizm nedir bilmeyen, oturuş ve kalkışları bile faullü olan insanları eğitmiş, her birini disiplinli, kararlı, çalışkan, ülkemizin, halkımızın ve partimizin menfaatlerine sıkı sıkıya bağlı bilinçli bir devrimci kadro yapmayı başarmıştı. Bu arkadaşlar sivil cezaevinden getirildikleri 4 Nolu (istihkam) askeri ceza ve tutukevinde devrimci direnişin temellerini atmışlar, sağlıklı komün yaşamının yerleşmesine öncülük etmişlerdir. Tutarlı ve bilinçli davranışları, tüm devrimci sempatizanların ve sıradan dürüst insanların gözünü kamaştırıyor, onlar için canlı birer örnek teşkil ediyordu.

    Orhan’ın arkadaşları her bakımdan yoldaşça dayanışmanın, sömürgeci zindanlarda direnişin, disiplinli bir komünist yaşantının, fedakarlığın, kararlılığın simgesi haline gelmişlerdi. Orhan’la birlikte yakalanarak tutuklanan ve daha sonra sıkıyönetim askeri cezaevine nakledilenlerden Orhan’ın neden kendileriyle birlikte olmadığını sordum. Bana Orhan’ın sivil cezaevinde kaldığını ve daha sonra parti tarafından cezaevinden kaçırıldığını söylediler. Duruşmaları ise yaklaşık olarak tutuklanmalarından bu yana bir yıl geçmiş olmasına rağmen henüz başlamamıştı.

    Söylediklerine göre, ” duruşmalar başlayınca, olayla ilişkisi olmayan ve üzerlerinde herhangi bir suç kanıtı olmayan beş kişinin derhal tahliye olması gerekiyordu. Sömürgeciler bu nedenle duruşma tarihlerini geçiştirip duruyorlardı. Geriye kalan üç dört kişinin de –Abddurrahman hariç– üzerinde bir şey yoktu. Polisteki sahte ifadelerin işkenceyle alındığına ilişkin aldıkları raporları vardı. Örneğin, Ahmet Seri’nin tek suçu legal bir liseliler derneğinin yönetim kurulu üyesi olmaktan” ibaretti.

    1980 baharında Diyarbakır 1 Nolu askeri ceza ve tutukevinde bulunduğum sırada, ziyaretçilerden Orhan Aydın’ın Diyarbakır’ın Çermik ilçesinde yakalandığını duydum. 15-20 gün sonra da Orhan’ın kendisi çıkageldi. Uzun zaman ayrı kalmış iki dost, iki yoldaş olarak kucaklaştık. Devrimci mücadelede ölüm gibi tutuklanmanın da olduğunu bilmeme rağmen Orhan’ın yakalanmasını bir türlü içime sindiremiyordum.

    Bir gün kendisine “niye yakalandın? İnsan ayağıyla idama gider mi?” dedim. Orhan gülerek, “ben yakalanmadım. Beni yakaladılar. Asıl yakalanan sensin. İdamsa idam. Ben idam edileceğim de sizi serbest mi bırakacak sömürgeciler. Hem merak etme sizin gibiler dururken, benim gibilere sıra mı gelir?” diyerek cevapladı.

    Doğrusu niye yalan söyleyeyim, Orhanların davasında bir idam kararının çıkacağını tahmin ediyordum. Fakat bunun Orhan’a değil, Abdurrahman’a verileceğini sanıyordum. Orhan’a “seni idam edecekler” dediğimde sadece şaka yapıyordum. Ama bazen şakalar da gerçek olurmuş!.. 12 Eylül cuntasından önce 1 Nolu ve öteki cezaevlerinin iç yönetimi tamamen elimizdeydi. Arkadaşlar idareyle ilişkiler, komün yönetimi, koğuşların yönetimi, diğer siyasi gruplarla ilişkiler, sağlık, temizlik, eğitim çalışmaları, eldeki dokümanların çoğaltılması, istihbarat vb, konularında çeşitli arkadaşlara görev vermişlerdi. Orhan geldiği andan itibaren eğitim çalışmaları yaptıran grupta görev aldı.

    Ayrıca belirli aralıklarla yapılan durum değerlendirilmesi, hareketimizin durumu, içte ve dışta gelişen çeşitli olayların irdelenmesi, hapishane özelindeki politikamızın gözden geçirilmesi, gerekiyorsa politikamızda taktiksel düzenlemeler yapmak vb gibi toplantılara da katılıyor ve çok değerli görüşler ileriye sürüyordu.

    Bu toplantılarımızdan birine değinmeden geçemeyeceğim. Hatırladığım kadarıyla Orhan’ın katıldığı ilk toplantı, çocuk koğuşunda yapılan “UDG” ile ilgili toplantımızdı. Bu toplantıda söz alan Orhan arkada, UDG’ yi oluşturan DDKD, Özgürlük Yolu ve KUK adlı grupların sınıfsal ve yığınsal temellerini, sınıfsal menfaatleri tarafından belirlenen politikaları üzerinde öz olarak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “DDKD ve Özgürlük Yolu bugün hemen hemen aynı sınıfsal temele dayanmakta, benzer ideolojik ve politik yapı arz etmektedir. Özgürlük Yolu’nun sosyal-şoven ve reformist Türk solu ile, DDKD hareketinin de feodal burjuva karakterli Barzani KDP’si ile uzun süre kucak kucağa yaşaması, bugün her iki siyasi hareketin de Türk devlet çarkının döndürülmesinde görev alan bir kısım Kürt kökenli bürokratlar, avukat, doktor, mühendis, müteahhit gibi serbest meslek sahipleri ve Kürdistan Türk pazarına açıldıkça palazlanan kompradorları temsil etmelerine engel değildir. Yani her iki hareket de politik olarak kompradorları ve Türk devlet çarkında görev alan bir kısım uşak Kürt aydınlarını temsil etmeye çalışmaktadırlar. Saflarında üç-beş öğrencinin, iki-üç işçi ve köylünün olması bu gerçeği değiştirmez. Örneğin, DDKD yıllardır Kürdistan’da gelişen Türk kapitalizmini övmekte, “ilericidir” diyerek göklere çıkartmakta, sömürgeciliğe karşı mücadele etmeyi adeta gerici olarak damgalamaktadır. Her iki hareket de asimilasyon ve ulusal imhaya yol açan sömürgeci Türk kapitalizminin Kürtleri uluslaştırdığını, feodalizmi çözerek Kürt toplumunu geliştirdiğini ileri sürmektedirler. İki hareketin de Kürtlerin tarihini incelerken, Kürt egemenlerinin ihanetçi karakterlerini gizlemeleri şeyh Sait, Barzani gibi feodalleri ulusal önderler olarak nitelendirmeleri Kürt feodallerinin kendi çıkar ve statülerini korumak için sömürgecilerle girdikleri çatışmaları ulusal hareket olarak lanse etmeleri de DDKD ve Özgürlük Yolu’nun Kürt egemenlerinin çıkarlarını savunduklarının açık kanıtıdır. Zaten üyelerinin dörtte üçü bürokrat ya da feodal kompradorların çocuklarından ibarettir. “KUK’a gelince … düne kadar KDP içinde yer alıyor, resmen ve alenen Kürt feodal kompradorlarının jandarmalığını yapıyorlardı. Pek çok feodalin emrinde köylülere karşı bir saldırı ve cinayet bölüğü rolünü yürüttüler. KDP’nin gerici yapısının, SAVAK, MİT, MOSAD VE CIA ile içli dışlı oluşu kimsenin yabancı olduğu bir şey değildir.

    Bence KUK direk olarak emperyalist ve sömürgeci devletlerin istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilmektedir. Halka ve özellikle partimize yönelik saldırıları bunun kanıtıdır. Örneği, TC’nin Şikestûn’da, Hilvan’da, Siverek’te katliamlara giriştiği, şehir ve köy basarak yüzlerce devrimci ve yurtseveri yakalayarak en zalim işkencelere tabi tuttuğu, Süleymanların Hilvan’da gemi azıya alarak yedi yurtseveri kurşuna dizdiği, Ramanlıların tüm güçleriyle Batman’da devrimci harekete saldırıya geçtiği bir dönemde; KUK’un tüm bu güçlerle işbirliği içinde Diyarbakır’da, Ceylanpınar’da, Kızıltepe’de, Derik’te, Batman’da, Nusaybin’de ve diğer yörelerde onlarca PKK kadro ve sempatizanını katletmesi, arkadaşlarımızın barındığı köyleri, mahalleleri, evleri sömürgecilere ihbar etmesi tesadüf müdür? Eski İçişleri Bakanı H. Fehmi Güneş’in, Mardin’deki olaylar üzerine yaptığı açıklamalarda “hükümet tehlikeli bir yol deniyor. Örgütü örgüte kırdırma politikasını uyguluyor” derken, KUK’un hareketimize saldırıldığını ima ettiği açık değil midir? Fakat bu, bir sınıfsal temeli olmadığı anlamına gelmez. Aksine KUK’un da menfaatlerinin savunucusu olduğu bir sınıf vardır. Ve bu sınıf feodallerin, Türk kapitalizminin ülkemizdeki gelişmesine bağlı olarak burjuvalaşan Kürt komprador sınıfıdır. KUK’un da KDP’den ayrılması, feodal burjuva politikasını kompradorların çıkarlarına uygun olarak değiştirmesindendir. Kısaca Özgürlük Yolu, DDKD ve KUK’un sınıfsal temelleri birbirinin aynı sayılabilir. Ortak sınıfsal çıkarları, Türk sömürgeci egemenliğinin yumuşatılması, işçi sınıfına ve hareketimize düşmanlıktır. Yayınladıkları deklarasyonda siyasal ve milli bağımsızlık lafı etmemeleri, taleplerini yalnızca rejimin yumuşatılması, sömürüden kendilerine yeterli pay verilmesi ile sınırlandırılmaları bu sınıfsal gerçekten kaynaklanmaktadır. Ayrıca deklarasyonda açıkça yazmış olmamalarına rağmen temel ilkelerinden birinin de “Anti Apoculuk” olduğundan şüphe etmemek gerekir. Bu nedenle bu birlik ulusal bir cephe değil, aslında sömürgecilerle aynı safta, partimize ve halkımıza karşı oluşturulmuş bir ulusal ihanet cephesi, bir milis örgütüdür.

    Elimizde bu cephenin direk olarak sömürgeciler tarafından örgütlendirildiğine dair bilgiler olmasa da UDG’nin örgütlenmesi ve programı dikkate alındığında, sömürgecilerin arzu ve çıkarlarıyla uygun olduğu görülmektedir. “UDG’yi oluşturan siyasetler, partimiz ve partimiz önderliğinde gelişen Kürdistan Kurtuluş Hareketi’nden rahatsız olmakta, ülkemiz ve halkımız üzerinde yoğunlaşan ve bu siyasetlerin de dernekçilik ve dergiciliği aşmayan faaliyetlerini engelleyen sömürgeci baskının nedeni olarak partimizi görmektedirler. Bu anlayış onları sömürgecilerle aynı safta yer almaya, partimize karşı iftira, saldırı ve cinayetlere girişmeye, parti kadrolarımızı ihbar etmeye götürmektedir. Bilindiği gibi bu siyasetlerden her biri bize karşı mücadeleyi politik platformda yürüteceklerini açık açık söylemekte, ‘düşmanlarımız arasındaki çelişkilerden yararlanıyoruz’ diyerek, barındığımız köylerin, bizimle ilişkisi olan insanların listelerini çıkarıp sıkıyönetim mercilerine vermektedirler. Özgürlük Yolu’nun Ağrı ve Bingöl’de, KUK’un Urfa, Mardin, Diyarbakır, Siirt vb illerde sömürgeci kolluk kuvvetlerine arkadaşlarımızın ve barındığımız köylerin listesini verdiğini biliyoruz. Daha dün Kozluk’ta DDKD ve KUK’çular tarafından dövüldükten sonra birlikte götürülüp jandarma karakoluna teslim edilen bir arkadaşımız sömürgecilerce tutuklanıp cezaevine getirildi.

    “Bu cephenin dayandığı ortak sınıfsal ideolojik temel, politik çıkar birliği vardır. Fakat cepheyi oluşturan güçlerin ihanet ve teslimiyete dayanan birlik yanlarından başka, aralarında çıkar çekişmesi de vardır. Cephe sömürgecilerin şu andaki politikaları ile uyumludur ve onun bir sonucudur. Partimizin gücünü koruyup geliştirmesi, sömürgecilerin politikalarında bir değişmenin ortaya çıkması, cepheyi oluşturan güçler arasındaki çelişkiyi derinleştirecek ve her biri can telaşına düşecektir. Bu ise cephenin gümbürtüyle çökmesine yol açacaktır.

    Partimiz bu siyasetlerin tabanına yönelik propaganda yaparak ülke çapında gerçek bir antisömürgeci cephe oluşturmak için esnek bir politika doğrultusunda çaba sarf ederek bu ulusal ihanet cephesinin çöküşünü hızlandırabilir. Böylece bunların, halkın birlik doğrultusundaki taleplerini sömürmeleri, tabanlarındaki yurtsever eğilimli insanların gerçek devrimci saflara geçmesini önlemek istemeleri, kendilerini diğer ülke devrimci hareketleri ve halklarına Kürt halkının temsilcisi olarak lanse etme çabaları da boşa çıkarılmış olur.”

    Bir gün havalandırmada arkadaşlar voleybol oynuyorlardı. Ben ve Orhan yan yana oturmuş maçı izliyorduk. Genel olarak KUK’çular havalandırmaya pek gelmiyorlar, gelseler bile voleybol falan oynamıyor, spor yapmıyorlardı. Fakat o gün oyunda KUK davasından yargılanan Zeki diye biri vardı. Söz KUK’çuların davalarına ve iddianamelerine geldi. Ben KUK’çuların iddianamelerini ısrarla diğer siyasi gruplardan sakladıklarını, birkaç kez görmek istememize rağmen, bize göstermediklerini söyledim. Ardından onların iddianamelerine bakarak, bizimkinin nasıl olacağı hakkında bir fikir sahibi olacağımızı belirttim. Orhan onlarınkiyle bizimkinin aynı olmayacağını, sömürgecilerin onlarla bizim aramızdaki farkı çok iyi bildiklerini, onlardan çoğunun PKK kadro ve sempatizanlarının katil zanlısı olarak yakalandıklarını, idarenin KUK’çuların koğuşuna “bizim koğuşumuzdur” dediğini, idareyle sıkı fıkı olduklarını, oysa bizim koğuşlarımızın birer direnme üssü olduğunu vb belirttikten sonra:

    “Bizim davalarımız siyasidir. Sömürgecilerin bize karşı politik tavrı vardır. Bizim davalarımız KUK’çularınki gibi normal adli davalar değildir. Bizim iddianamelerimizi, yargılanma şeklimizi ve cezamızı politik durum belirler. Türk siyasal yaşamında belirsizliğin hakim olduğu, partimizin gücünü koruduğu bir ortamda bize ağır cezalar verdirilip, bunu uygulayacak cüreti bulan bir siyasal iktidar olamaz. İdam cezaları yağdırıp, kalem kıracak yargıç olmak yürek işidir. Zaten seneler ve aylardır davalarımızın açılmamış olması, örneğin Ankara ve Elazığ’da tutuklu olan arkadaşların iddianamelerinin bile hazırlanmaması, davalarımızın bölge bölge mi, topluca mı ele alınacağının henüz belli olmaması bunun kanıtı değil mi? Bakarsın yarın öbür gün faşist bir cunta yönetime el koyar, o zaman davalarımız açılır. Savunma diye, avukat diye bir şeye izin vermezler.

    Daha şimdiden DDKD ve Özgürlükçülerin başta olmak üzere, bir iki kişi hariç Diyarbakır ve yöresindeki avukatlar korkudan davalarımıza girmiyor. Davalarımızı üstlenen avukatlar ise ikide bir tutuklanıp ağır işkencelerden geçirilerek yıldırılmak isteniyor. Düşün, faşist bir iktidar altında bugün davalarımıza “anti Apocuyuz” diye girmeyenler bile, o zaman yargılanıp çeşitli cezalara çarptırılacaklar. Bizim davalarımızda mahkemeler idam makinası gibi çalışacak, içinde sıradan arkadaşların olduğu onlarca ve yüzlercemiz ya çeşitli provokasyonlarla mahkemesiz katledilecek ya da düzmece mahkemelere çıkarılıp idam cezasına çarptırılacaklar. Belki idam edilenlerin içinde benim gibiler bile olabilir. Dünya ve bölge durumu böyle bir uygulama için elverişli görünüyor” dedi.

    Orhan’ın, idam kararından sonra düşünüyorum da, söyledikleri aynen gerçekleşiyor. Diyarbakır’da binlerce tutukluyu barındırabilecek yeni ceza ve tutukevi açıldığında, Orhan Aydın arkadaşın da içinde olduğu ve sömürgeciler tarafından “durumu ağır” diye nitelendirilen 120 civarı PKK kadro ve sempatizanının dışındaki tüm tutuklular bu arada ben de 1 Nolu’dan yeni cezaevine (5 Nolu askeri ceza ve tutukevi) taşındım. 12 Eylül, cezaevi üzerine yeni baskılar getirdi. Her koğuştan alınan arkadaşlar hücrelere atıldılar, dövüldüler. Hepimizin saçları ve bıyıkları kesildi. Sayımlarda zorla sıraya konulmaya çalı- şılıyorduk. Koğuşlarımız arasında her türlü haberleşme imkanı ortadan kaldırıldı.

    Avukatlarımız ve görüşmecilerimizle görüşmemize bin bir türlü zorluk kondu, görüşme süremiz 5 dakika ile sınırlandırıldı. Küfür, dayak, lağım temizletme vb hakaretler, zulüm ve zorbalık doruğuna çıktı. Kantinden ihtiyaçlarımızı gidermemiz bile yasaklandı. Dayak ve hakaretlere sömürü ve soygun eşlik etmeye ve günden güne yoğunlaşmaya başladı. Tabii Orhan’dan ve kendisiyle birlikte yargılanan arkadaşlardan hiçbir haber alamıyor, durumlarını kestiremiyorduk.

    Beş Kasım 1980 tarihinde radyo ve televizyondan kamuoyuna Orhan’ın idam cezası yayınlanmadan bir gün önce, mahkemenin sonuçlandığını, Orhan’ın idama mahkum olduğunu, Abdurrahman Kayıkçı’nın 33 yıl, Ahmet Serin’in 30 yıl, Mehmet Çelik’in 18 yıl, Adem Çiftçi’nin 15 yıl, Hüseyin Gürbüz’ün, Rıfat Özdemir’in, Hasan Hayri Gedik’in, Mehmet Turan Çelik’in 7 yıl, 6’şar ay ceza aldıklarını öğrendik.

    Arkadaşlarımız duruşmada gayet soğukkanlı davranmışlar, mahkemenin kararını açıklamasından hemen sonra “Yaşasın PKK”, “Yaşasın Bağımsız ve Demokratik Kürdistan”, Yaşasın Marksizm-Leninizm”, “Kahrolsun Sömürgecilik ve Emperyalizm” gibi sloganlar haykırmışlar, hatta dinleyicilerin arasında oturan Abdurrahman Kayıkçı’nın küçük kardeşi de slogan atan arkadaşlarımıza katıldığı için, mahkeme tarafından derhal 5 yıl cezaya çarptırılmıştır.

    Arkadaşlarımız slogan attıkları gerekçesi ile mahkeme salonunda askerler tarafından dövülmüşler, hatta silahlarına kurşun süren askerler tarafından katledilmek istenmişlerdir. Arkadaşlar cezaevine getirilirken dövülmüşlerdi. Aynı akşam ceza alan tüm arkadaşlar hücreye atıldılar ve dövüldüler. 5 Nolu cezaevinin hücresine atılan arkadaşlarla bir gece yarısından sonra görüşmeye giden o zamanki cezaevi yöneticisi sadist yüzbaşı Orhan Şahin ve yanındaki bir sivil “arkadaşlara pişman olup olmadıklarını” sormuşlar. Tüm arkadaşlar cevaben “pişman değiliz, inandığımız dava yüce bir davadır, bu uğurda ölmek bizim için büyük bir şereftir” dedikten sonra, “sizin hücreye atılmanız emri yukarıdan geldi, ziyaretçilerinizle görüşmenizi kolordu yasakladı, benden kaynaklanmıyor” demiş.

    Aslında normal olarak ne Orhan’ın cezası idam gerektiriyordu, ne de Abdurrahman Kayıkçı dışındaki arkadaşların cezası 15-30 yılı gerektirecek bir cezaydı. Orhan hariç hepsi yakalandıkları zaman sıradan bir devrimci sempatizandılar.

    Hiç kimse cezaların bu kadar ağır olabileceğini aklından bile geçirmemişti. Hatta daha önce serbest bırakılan iki sanık dışarıdan mahkemeye gelmişler, dava sonuçlanıp kendilerine de cezalar verildiğinde yeniden tutuklanarak cezaevine konmuşlardı. Buna rağmen 12 Eylül sonrası koşullar dikkate alındığında yine de bu cezaları normal bir şey olarak karşılamak gerekir.

    Çünkü, cunta, tutuklama, katliam, işkence ve idamlarla kitlelerin gözünü korkutmak ve yıldırmak istiyor. Cezaevine düşmüş kararsız ve kaypak kişiler poliste diz çöküp partimize ihanet etmiş, düşmana teslim olmuştur. Cunta, çeşitli zaafları olan insanları ürküterek mahkemede pişmanlık belirtmeye, arkadaşlar üzerinde ifade vermeye zorluyor.

    Bu amaçla önceden satın alınmış, partimize ihanet etmiş, saflarımıza tesadüfen katılmış ya da bizden yana görünmeyi geçmişte çıkarlarına uygun bulmuş korkak, kararsız, çıkarcı unsurları kazanmak ve partimize karşı kullanmak için ne lazımsa yapıyor. Örneğin, hareketimizin saflarından atılan, ya da çeşitli nedenlerle partimize kin duyan insanların bulunduğu 5 Nolu Cezaevi’ndeki 14. koğuş, hapishanede bize yönelik karşı devrimci örgütlenme ve saldırıların üssü haline getirildi. İfadesi alınmak için savcılığa götürülen arkadaşlarımıza ağza alınmayacak küfür ve hareketler yağdırıldı, arkadaşlarımız bizzat savcı tarafından dövüldüler. Tutukluluk ve gözaltı süresi ayrımı tamamen kaldırıldı. Çeşitli koğuşlara gece ve gündüz giren gardiyanlar önceden saptanan kişileri sebep göstermeksizin alıp dövdüler, hücrelere attılar vb.

    Orhan ve kendisiyle yargılananlara verilen ağır cezalar bir yandan dışarıdaki devrimcileri ve halk kitlelerini, bir yandan da cezaevlerindeki tutuklu kitlesini korkutmak, yıldırmak ve teslim almaya zorlamak için sömürgecilerin koyduğu politik bir tavırdı. Sömürgeciler Orhan arkadaşın şahsında tüm devrimcileri yargılamışlardır. Orhan’ın biricik suçu PKK üyesi olmaktı. Bu suç Türk sömürgecilerince biliniyordu. Bu suçun cezasının sömürgeciler nezrinde idam olması, aynı zamanda Orhan arkadaştan sonra, sömürgeci mahkemelerin huzuruna çıkarılacak diğer PKK kadro ve sempatizanlarının alacakları cezalara bir örnek teşkil etmektedir. Orhanların poliste işkence gördüklerine dair aldıkları raporların mahkeme dosyasından “uçarak” kaybolması, sömürgeci mahkemelerin niteliğinin ne olduğunu göstermektedir.

    Sömürgecilerin Orhan hakkında verdikleri idam kararı 1938 Dersim isyanından bu yana geçen kırk yılı aşkın sürede Türk mahkemelerince “bölücülük” yaptığı için Kürdistanlılar için verilen ilk idam kararıdır. Tabii sorgusuz sualsiz olarak her gün sınır boylarında kurşunlanan Kürt insanlarını, şehir ve köylerde alçakça katledilen Ahmet Kurt, Mehmet Kurt, Mazhar Tüzün, Davut Ulaç, Delil Doğan ve diğer yoldaşlarımızla, ajan örgütler ve aşiretçi feodal eşkıya çeteleri tarafından alçakça katledilen yoldaşları saymazsak… sömürgecilerin bu kadar uzun bir aradan sonra artık mahkemelerinde yeniden insanlarımıza idam cezaları yağdırmaları, ve bu cezaların PKK kadro ve savaşçılarına verilmesi bir tesadüf müdür?

    Hayır değildir. Bu karar, sömürgeci Türk devletinin, PKK önderliğinde gelişen Kürdistan Kurtuluş Hareketi’ni, kendisine bağlı milis güçlerini harekete geçirmekle, çok sayıda PKK kadro ve savaşçısını tutuklamakla, tarihte eşine rastlanmamış ağır işkenceler uygulamakla, bireysel ve toplu katliamlar gerçekleştirmekle engelleyemeyeceğinin kanıtıdır.

    Bu karar, Türk devletinin Kürtler için verdiği idam kararının (Kürtleri ulusal imhaya tabi tutmanın) PKK’nin doğuşuyla uygulanamaz hale gelmesinin yol açtığı öfkenin dışa vurmasıdır.

    Bu karar, PKK’nin doğru devrimci rotada olduğunun, sömürgecilerin ülkemiz üzerindeki baskı ve zorbalığının sonucunun yaklaşmakta olduğunun kanıtıdır. Tutuklamalar, işkenceler, katliamlar, TC’nin ülkemiz üzerindeki hakimiyetini korumak için başvurduğu

    son çaredir. Ama Orhan Aydın gibi kahramanların gülümseyerek idam sehpasına çıktığı, darağaçlarında bile “Kahrolsun Faşist Türk Sömürgeciliği,” “Yaşasın PKK,” “Yaşasın Bağımsız ve Demokratik Kürdistan,” “Yaşasın Marksizm-Leninizm” diye haykırdığı bir ülkede, artık sömürgeciliği yaşatmak için hiçbir çaba yeterli olmayacaktır.

    Orhan Aydın idamını beklerken, hücresinde yazarak tutuklu yoldaşlara ilettiği son mektubunda ‘insanlık tarihinin halkların bağımsızlık ve özgürlükleri için, ulusal ve sınıfsal zulümden kurtuluş için, her türlü sömürü ve zulmü yok etmek için yürüttükleri mücadelelerle dolu olduğunu vurguluyor. Kendisinin “PKK saflarında ülkemizin ve halkımızın kurtuluşu için verdiği mücadeleden kıvanç duyduğunu” belirterek “idama giderken de PKK’ya ve proletarya davasına layık bir tavır takınacağından yoldaşlarının kuşku duymaması gerektiğini” söylüyor.

    Orhan yoldaş, senin devrimci tutumundan, kararlılığından fedakarlığından, çalışkanlığından, devrimci disiplin ve iradenden hiçbir zaman şüphe etmedik. Senin yaşamın, komünist kişiliğin, parti ve halkın davasına bağlılığın somut bir örneğiydi. Yaşamın ve mücadelen gibi, ölümü soğukkanlı ve cesurca karşılayışın da onurumuz olacaktır.

    Orhan yoldaş, sana söz veriyoruz. Biz de senin gibi hep PKK davasına bağlı kalacağız. Yüce komünizm davası, Kürdistan halkının bağımsızlık ve özgürlüğü için kanımızın son damlarına, son nefesimize kadar tüm gücümüzle çalışacağız. Kızıl yıldızın bağrında kenetlenen orak çekiçli şanlı bayrağı biz de senin gibi yaşamımızın sonuna kadar şerefle taşıyacağız. Orhan yoldaş, partimizin duru Marksist-Leninist çizgisini daima korumak, onu revizyonizme ve her tülü sapmaya karşı sürdürmek, senin gibi, bizim de yaşamımızın sonuna dek bağlı kalacağımız bir idealdir. Reformist teslimiyetçi burjuva milliyetçiliğine, ulusal inkarcılık ve ihanete, yerel ve bölgesel şovenizme karşı daima partimizin doğru devrimci çizgisini savunacak, proleter enternasyonalizmini yaşatacağız.

    Orhan yoldaş, yiğitliğini, kararlılığını, kahramanlığını, cesaretini, devrimci disiplin anlayışını, PKK davasına olan inancını, sapmalara karşı uzlaşmazlığını, emperyalizm ve sömürgeciliğe duyduğun soylu kinini, teslimiyet, ihanet ve uşaklığa duyduğun sonsuz nefreti, arkadaşlar arasında yerleştirmeye çalıştığın devrimci demokrasi ve hatalara karşı mücadele anlayışını, direnme ve mücadele ruhunu aynen devir alacak, partimizin saflarına her yeni katılan kadroya, Kürdistan işçi sınıfı ve halkına kadar ulaştıracağız.

    Orhan yoldaş, gözbebeğimiz, önderimiz, öğretmenimiz PKK’yi yaşatacağız. Ona kan ve can veren önder kadroları korumak için geçmişe göre daha çok çaba sarf edeceğiz. Partimize düşman unsurların sızmasını önlemek için hep uyanık olacağız. Partimizi bölüp parçalamak isteyen hainler olursa, tıpkı senin gibi, kendilerine karşı amansız olacağız. Onların alçakça emellerini kursaklarında bırakmak için ne lazımsa yapacağız.

    Orhan yoldaş, senin de kuşkun olmasın, partimiz ve ona kan veren kadrolarının önderliğinde emperyalizm ve sömürgeciliğe, yerli hainlere ve her türlü zorbalığa karşı mücadelemiz güçlenerek devam edecek, Kürdistan proletaryası ve halkı senin saflardan boşalttığın yeri doldurması için onlarca evladını sömürgeciliğe, emperyalizme, her türlü zulüm ve sömürüye karşı mücadelenin ateşine sürecektir. Taşıdığın bayrak ne pahasına olursa olsun asla yere düşürülmeyecek, kirlenmesine ya da alçakça lekeletilmesine izin verilmeyecektir.

    Orhan yoldaş, rahat uyu, müsterih ol. Yoldaşların yarım bıraktığınız görevi tamamlamak, kızıl bayrağı yere düşürmemek ve hep yükseklerde tutmak için gece gündüz, elverişli elverişsiz koşullar demeksizin tüm çabalarıyla ışıklı yolunuzdan yürüyorlar. Senin uzun yaşamanı, mücadelemizin zaferini görmeni isterdik, fakat fiziki kişiliğin aramızdan ayrılsa da, manevi kişiliğin bizimledir. Seni sömürgeciliğe, emperyalizme, her türlü ulusal ve sınıfsal zulme karşı verdiğimiz mücadelede, dağda ovada, işkence hanede, tutukevlerindeki direnişlerimizde, şiirlerimizde, türkülerimizde ebediyete kadar yaşatacağız.

    Orhan Aydın’ın anısı yolumuzu aydınlatan bir meşale olarak daima yanmaya devam edecektir!

    Yolumuz devrim şehitlerinin yoludur!

    Kahrolsun sömürgeci faşist Türk devleti ve emperyalizm!

    Yaşasın bağımsızlık ve özgürlük mücadelemiz!

    Yaşasın şanlı önderimiz PKK!

    Diyarbakır Askeri Cezaevi

    Mazlum Doğan

    NOT: Bu yazı,  Mazlum Doğan’ın “Toplu Yazılar” adlı kitabından alınmıştır.

    Mazlum Doğan’ın mektubundan sonraki orhan Aydın’ın öyküsünü öğrenmek isterseniz bu linki tıklayınız:

     

    Yazarın biyografisi:

    Mazlum Doğan Tunceli ilinin Mazgirt ilçesinde doğdu. Uludağ Üniversitesi'ne bağlı Eğitim Fakültesi'ni bitirdi. Hacettepe Üniversitesi ekonomi bölümünde okudu. Serxwebûn adlı derginin ilk genel yayın yönetmenliğini yaptı.
    1979 yılında PKK üyeliği ve kurucularından birisi olmaktan dolayı tutuklandı. Diyarbakır Cezaevi'ne konuldu. 21 Mart 1982'de Newroz gününde hapishane koşullarını protesto etmek amacıyla kendisini astı.

    İlk yorumu siz yapın

    Cevap bırakın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


    *


    1 × five =

  • Tüm Yazıları

  • Mazlum’un Mektubu: 4

    Nisan 28, 2017

  • Mazlum’un Mektubu- 3

    Nisan 13, 2017

  • Mazlum’un Mektubu -2

    Nisan 10, 2017

  • Mazlum’un Mektubu -1

    Mart 30, 2017

  • Manevi Yazarlarımız

    Mart 17, 2017