Take a fresh look at your lifestyle.

Vera Koyi / Bermuda Üçgeninde Kadınlar

Vera Koyi, Kürdistan dağlarında bulunmuş bir Günlük ten parçalar yazıyor.

0 611

Vera Koyi /

Kürt Yanım Vuruldu

Ortadoğu coğrafyasında kadın olmak, körkütük sosyal düzenlerde, erkeğin olmayan gölgesinde kadın olmak, esir olmak ve köle pazarlarına sürülmek.

Düzende, düzen dışında, dağda kadın olmak zordur. Yeni bir yaşamın düşlerini kurmuşsan, yeniden bir düzen için gemileri yakmışsan ve arkadaşlarının, yoldaşlarının gözü önünde düzenden daha düzenci yönelimlere maruz kalmışsan, işte o zaman dünyalar başına yıkılır, ne yere ne de göğe sığarsın, aklın, ruhun, bedenin lime lime olur.

Hayallerin, umutların elinde patlar, yüreğin kan gölüne döner.

Bir süreden beri elimde kayıp bir kadının günlüğü var, onu okuyorum ve yaşamın her alanının görünenden ibaret olmadığını daha iyi anlayabiliyorum. Günlüğü yazan kadının kim olduğunu hala öğrenemedim ve onu arayacağım ve yaşıyorsa mutlaka bulacağım. Yazıma yine günlükten uzun bir alıntıyla devam edeceğim.

”Kürt Yanımız Vuruluyor ”

… Ülkeye yeni geldiğimde öyle sevinçli, öyle sevinçliydim ki; anlatamam, muazzam bir coğrafyanın kalbindeydim sanki, her yer ,her şey ilahi bir tablo gibiydi ve bazen doğaya bakmaya kıyamazdım. Öyle güzel, öyle güzeldi.

Aradan yıllar geçti, sevgim saygım inancım hiç değişmedi. Kendimizi önemli ve değerli görürdük, sanki dünyanın kalbi bizimle atıyordu.

Yaşamın bütün zorluklarıyla ölesiye mücadele ettik. Ölümle alay ettik, karda kışta halay çektik, acıkmayı susamayı, yorulmayı, ağlamayı ve gülmeyi ayıpsadık, gözümüzde gönlümüzde varsa bir sevdamız, sır gibi sakladık, içimize gömdük bireysel sevda ve beklentilerimizi.

En büyük sığınağımız ölüme tutunmaktı, ölümü göze almaktı, ondan olsa gerek cesurduk. Ancak zaman ilerledikçe, yaşamın birçok alanında bizlerin inandığı, kabul ettiği doğrular üzerinde gelişmediğini zor da olsa öğrendik. Buna rağmen savaş gerçeğidir deyip izahsız ve izansız her hali açıklamaya çalıştık. Ancak savaş gerçeği bahanesi beni ikna etmeye yetmiyordu ve sustum. Ardından önerimi yaptım. Oramar alanına gideceğimi söyledim. Bir takım bayan arkadaşla yola koyulduk. Az gittik, uz gittik yerimize ulaştık.

Mevsim sonbahar, manga yerlerimiz için uygun yer arıyorduk, bu esnada yönetim tarafından çağrıldığım söylendi. Talimat gereği yönetim mangasına gittim, mutfak görevlisi bayan arkadaş Esmer’e yönetimdeki arkadaşları sorduğumda, beklememi söyleyip taze demlenmiş çaydan ikram etti, yanında siyasi sigara, (filtreli sigara) ardından kuru fasulye yedirdiler bana.

Kısa bir süre sonra başım dönmeye, dilim damağım ağırlaşmaya başladı. Güç bela ayağa kalkıp şıkefte (mağara) doğru yürümeye çalıştım. Ama takatim yoktu. Düşmemek için taşlara tutunarak yürüyor ve nefes alamıyordum. Bu esnada arkadan bir el hızlıca beni içeri itti. Sonrasını hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda, battaniyeye sarılı bir şekilde yatıyordum. Gözlerimden yaşlar akıyordu… Öyle üşüdüm, öyle üşüdüm ki; anlatamam! İçim buzdağı gibi, tir tir titriyorum. İçerde teneke bir soba gürül gürül yanıyor ve ben donmak üzereyim! Gözümü bir açıp bir kapatıyorum ama bedenimin hiçbir yerini hissetmiyorum. Bir ara takım komutanı More’yi başucumda farkettim ve yardımcısı Piré’ yi

Ne oldu, neredeyim? sorusunu ancak sorabildim. Takım komutanı, Moré şımarık, karanlık ve sırnaşık bir yüz ifadesiyle, “bize Moré aşireti” derler, dediğini anımsıyorum, anlamadım, bildiğim tek şey ölü gibiydim. Nasıl kalktım hatırlamıyorum, Piré kolumdan tutup beni sürüklercesine şıkeftın (mağara) üst tarafındaki kayalık bir yere bıraktı, oraya kar yeni düşmüştü ve bir ağacın altında sabaha kadar şuursuzca oturdum. Derin bir boşluğun içindeydim ve bir gün sonra bir mangaya verildim. O günden sonra bütün hayatım değişti. Aylarca konuşmadım, Türkçe, Kürtçe bütün sözcükler, cümleler zihnimde kayboldu. Ben konuşmaktan, düşünmekten, aslında yaşamdan koptum. Arkadaş yapısı benim neye maruz kaldığımı hiç bilmediler. Öğrenmenin, anlamanın derdine düşmediler. Çünkü sadece gözün gördüğüyle yetiniyorlardı. Örgüte tepkiliymişim, Kürt gerçeğine yabancı ve Kürtleri küçümsüyormuşum, dağ yaşamında zorlanıyormuşum vb vb.

Bir süre sonra dahada çok güçten düştüm, üstüm başım yırtık pırtık, ayakkabılarım yok hükmünde. Ve paslı bir çivi gibi taş parçaları ayaklarıma batar aklım ruhum acırdı.

Aylarca dağda ayakkabısız yaşamak zorunda kaldım. Yokluktan değil, zaten zor olan hayat benim için cehenneme çevriliyordu. En sarp kayalıklarda taş çekmekten, en ağır yükleri taşımaktan dolayı her yanım yara bere içinde kaldı. Bazen parmaklarımdaki acıyı hissetmezdim, burnum kanardı, bedenim şişerdi, defalarca mayınlı arazilere tek gönderilirdim. Ve en soğuk kış gecelelerinde dışarıda bırakılır ya bir ağaç kovuğuna ya bir kaya dibinde ıslanmamış bir toprak parçasıyla ısınır, donmaktan korunurdum. Ve ben ne esirdim, ne de tutsaktım. Ben arkadaşlarımın arasında her gün aylarca bunları yaşadım.

Artık benim için dağ teorisinin hiçbir anlamı ve masumiyeti kalmadı. Kürt yanım vuruluyordu en acımasız ve insanlık dışı yöntem ve yönelimle.

Bir gün bu günlüğümü okuyan olursa tepkilerini görebiliyorum, nasıl olur, mutlaka bir sebeb vardır, deyip tuhaf sayabilirsiniz, haklısınız ben de yıllarca aynen sizler gibi düşündüm. Suçluyum tabi, Kürttüm, dürüsttüm, çalışkandım

Muktedir olma perspektifinden uzak bir kimliğin, bir anlayışın özel savaş yönelimine maruz kaldım ve hep Kürt yanımız çarmıha gerildi dağların en kuytuluğunda, çünkü hiçbir sebeb yurtsever ve mücadelede karar kılmış blr kadının ilaçla duygu ve düşünce sistemini dağıtmayı haklı kılamaz.”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

3 × 1 =