AK Parti/MHP’nin Yeni Yönetim ve Devletinde de Kürt/Kürdistan Sorunu Çözülmez…

İbrahim Güçlü

1949 yılında Ankara Şerefli Koçhisar Hecîyan köyünde doğdu. Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu. TİP; Fikir federasyonu üyeliği., Alarızgari gurubunun liderliğini yaptı. Çok kez tutklanıp cezaevlerine konuldu. Uzun süre Stockholm de mülteci olarak kaldı, şu anda Diyarbakır da yaşıyor.

Tüm Yazıları

İbrahim Güçlü // 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra birçok konu da olduğu gibi, siyasi partilerin konumları ve nitelikleri, Kürt/Kürdistan sorunu karşısındaki tutumları da yeniden konuşulmaya ve tartışılmaya başlandı.

Ben de bu konularda görüşler dile getirdim ve analizler taptım. Bir önceki makalemde CHP’yi yazdım. Bunun üzerine haklı olarak “AK Parti’nin yeri ve konumu, niteliği, Kürt/Kürdistan Sorunu karşısındaki yeri ve konumu nedir sorularıyla” karşılaştım.

Bu makalemde bu konuyu ele alacağım. Ama AK Parti’yi ele alırken, MHP’nin de onun önemli ve onunla iç-içe geçmiş bir partneri olduğunu da unutmamak lazım.

AK Parti/MHP’nin yeni yönetime hâkim olmaları, devleti her açıdan yeniden yapılandırarak ele geçirmeleri, Kürt/Kürdistan Sorunu konusundaki tutumları, yapacakları, politikaları ve stratejileri daha anlamlı olacaktır.

Hep yazdığım gibi, Kürt/Kürdistan sorunu bir devlet sorunudur. Çözümü de devlet eliyle olacaktır. Eski devlet, Kemalist Devlet Kürt düşmanı, Kürdistan’da işgalci ve sömürgeci olduğu için, sorun karşısındaki tutumu ve stratejileri ona göreydi. Çözümsüzlük, Kürtlere zulüm ve katliam sundu.

Eğer seçimlerden sonra AK Parti/MHP’nin yeni bir yönetim tarzı ve devlet yapısı söz konusu ise, bu dönemde de Kürt /Kürdistan sorunu karşısındaki tutum önemli olacaktır. Geçmişte Kemalistler her konuda suçlayan yeni yönetim ve devlet sahiplerinin tutumu, bundan böyle tayin edici bir konu olacaktır. Yeni yönetim ve devlet yapısı bu yeni niteliğiyle hedef haline gelecektir.

Bundan böyle Kemalistlere değil, yeni yönetim ve devlet sahiplerine bakılacak, onlar yaptıkları ve yapmadıklarından dolayı sorgulanacaklar, eleştirilecekler, suçlanacaklar.

AK PARTİYİ TANIMAK VE YÖNETİM/DEVLET SAHİBİ OLMADIĞI ZAMANDAKİ KONUMU AÇIĞA ÇIKARMAK…

AK Parti, 28 Şubat Darbesi’nden sonra REFAH Yol’un hükümetten uzaklaştırılması sonrası, Refah Partisi’ndeki bölünme sonucu, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve arkadaşlarının öncülüğünde kuruldu. AK Parti, Refah Partisi’nin milli yol konseptini hem benimsedi ve hem de belli yönleriyle ret etti. Açıkça söylemek gerekirse, 28 Şubat Darbesi’nin ürünü olarak siyaset sahnesine çıktı. Kuruluşundan 6 ay sonra da,  2002 yılı genel seçimlerinde, asker-sivil bürokrasiye, 28 Şubat Darbesi konseptine karşı da tek başına hükümet oldu.

AK Parti’nin İslami geçmişinden dolayı,  Kemalist Devlet İktidarı ile çelişkileri ve çatışmaları somut olarak gün yüzüne çıktı. AK Parti, bir yandan meşruiyetini sağlamaya çalışırken, bir yandan da devlet iktidarını, asker-sivil bürokrasinin iktidarını sınırlamaktan öteye bir yolunun olmadığını biliyordu.

AK Parti’nin ilk hükümet döneminde, liberallerin, Alevilerin, demokrat sosyalistlerin, Türkiyeci Kürtlerin açık bir desteği görülmedi, kamuoyunda kavramlaştırılmış bir tutuma dönüşmedi. AK Parti Hükümeti, hükümet olduğu ilk iki yılda bilindiği gibi ciddi bir açılım ve değişiklik yapamadı. Hükümet oluşunun ilk yıllarında, ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkilerini sağlaştırmaya çalıştı. Devlet iktidarına karşı meşruiyetini, uluslararası ilişkilerle, özellikle de ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkilerle sağlamaya çalıştı. Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri konusunda başarı sağladı. Belirli hukuki düzenlemeler yaptı. Bu konuda da başarılı oldu. AK Parti’nin bu alanda başarılı olduğunu gören devlet iktidarı da AK Parti’ye karşı zaman-zaman kendisini sınırlandırdı. Ama giderek kavga keskinleşti.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 2005 yılında, Diyarbakır’da başarısız bir kitle toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Kürt Sorunu’nun olduğunu kabul etmesi, bu sorunun daha fazla demokrasi ve özgürlüklerle çözümleneceğini ifade etmesi; AK Parti için bir milat oldu.

Ama ne yazık ki, Tayyip Erdoğan Diyarbakır’da yaptığı açıklamayı Ankara’da başka bir şekilde ifade edince, kafalar karışmaya başladı. Buna rağmen, AK Parti konusunda, Türkiyeci Kürtler, liberaller, demokrat sosyalistler, iyimser bir yaklaşım içinde oldular. Nisan 2007 yılında Genel Kurmay Başkanlığının, Nisan 2007 yılında post modern darbesini bir bildiri ile açığa çıkarmasından sonra, ismi geçen kesimler AK Partiye daha çok yaklaşmaya başladılar.

AK Parti, 2007 genel seçimlerinde Meclis’te güç oluşturdu ve ezici bir çoğunlukla hükümet oldu.

AK Parti’nin, 2009 yılında, kendisi hakkında açılan kapatma davasının Anayasa Mahkemesi’nde kapatma ile sonuçlanmasından sonra, önce “Kürt açılımı”, daha sonra “demokratik açılım”, ondan sonra “milli birlik, huzur ve kardeşlik açılımı” dediği açılım, Alevi açılımı, Romen açılımı; yazarlar, sanatkârlar, edebiyatçılar, müzik adamları ile yaptığı açılımlar, giderek anayasada yapılan kısmi değişiklikler üzerine; liberaller, Türkiyeci Kürtler, demokrat sosyalistler, Aleviler, Romenler, diğer toplumsal kesimler, AK Parti etrafında toplanmaya, onu açıkça desteklemeye başladılar.

Ama son yıllarda, AK Parti’nin, hayata ve yargıya, demokrasiye ilişkin alanlarda ana rotasından sapmaya başladığını düşünen liberaller, AK Partiye yönelik sıkı bir eleştirel yapı ve tutum içine girmekle kalmadılar, AK Parti’den desteğini çekmeye başladılar.

Liberallerin tutumu yoğun tartışma konusu.

Aleviler konusunda yapılan büyük toplantılara rağmen, Alevi taleplerinin, yasal ve toplumsal açıdan rasyonel bir biçimde gerçekleşmesi hiç de zor değildi. Cem Evi’nin bile ibadet yeri olarak benimsenmemesi, Alevilerin AK Parti’den uzaklaşmasına yol açtı.

Benim açımdan, bu yazımda asıl Türkiyeci Kürtlerin AK Parti Hükümeti karşısındaki konumlarına bakmak daha önemli.

*****

Daha önceki satırlarda da belirttiğim gibi, 2005 yılında Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’daki açıklamalarından sonra Türkiyeci Kürtler, yeni bir gelişmenin olacağı umudunu taşıdılar. Bunun için destekleme ve taleplerini hükümete iletmek için toplantılar yaptılar. Ama ne yazık ki, Tayyip Erdoğan’ın açıklamasından sonra herhangi bir icraatın yapılmaması ve bir projenin gerçekleşmemesi, Türkiyeci Kürtlerde şüphe yarattı ve umutsuzluk doğurdu.

Ama AK Partinin, “Kürt Açılımını” dilendirmeye başlaması ile birlikte Türkiyeci Kürtlerde yeniden umutlar yeşermeye başladı. AK Parti’nin bir yasaya dayanmadan de facto TRT 6 Kürtçe televizyonunu, bir devlet televizyonu olarak yaşama geçirmesi, umutları daha da arttırdı. Üniversitelerin bünyelerinde “yaşayan diller” bölümü altında bölümlerin açılması, üniversite bünyelerinde “Kürtçe kurslar” umudu daha da arttırdı. AK Parti’nin yeni anayasa değişikliği ile demokratikleşmeyi daha ileri düzeye çekeceği ve “Kürt sorununda” yeni adımlar ve açılımlar yapacağı; özellikle de “Kürtlerin de haklarını kapsayacak yeni bir anayasa sözünün verilmesi, Türkiyeci Kürtlerin yüzünü fazlasıyla güldürdü.

Ne yazık ki, Anayasa Değişikliğinin referandumla kabul edilmesinden sonra, Başbakanın  “Kürtçe de eğitim ve öğretimin kesinlikle olmayacağını” açıklaması, Kürt alanı ile ilgili bir adım atmaması, Türkiyeci Kürtlerin umudunu kırmakla kalmadı, Türkiyeci Kürtlerin AK Parti Hükümetinden uzaklaşmasına, en azından eskisi kadar rahat savunmamalarına yol açtı.

Türkiyeci Kürtlerin bu öngörüsüzlüğü yeni değil, tarihi bir vakıadır. Türkiyeci Kürtler, 1959 yılında başkaldırılar sonrasında Birinci Kürt Baharı’nın verilerinin yeşermeye başladığı, 1965 yılında Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulmasıyla Kürt Baharı için son karların eridiği, DDKO ile Birinci Kürt Bahar’ının ortaya çıktığı tarihi dönemeçlerde de, Türkiyeci Kürtlerin Türk siyasi partilerine karşı hep umut besledikleri görülmüştür. Adalet Partisi’nin ve Ecevit’in desteklenmesi,  Türk siyasi partilerindeki Kürt yurtseveri milletvekillerinin desteklenmesi bunun en somut olgularını ortaya koyar durumdadır.

AK Parti’nin de kendisi için yeniden devleti yapılandırırken, iç ve dış meşruiyeti açısından demokrasi ve Kürt enstrümanını kullanmak istediği, AK Partinin yapısal olarak “Kürt Sorununu” çözemeyeceği ve çözmek istemeyeceği hep söylendi ve yazıldı. Ama buna rağmen tarihi yanılgı devam etti.

ŞİMDİKİ DURUM VE YENİ ANAYASAYI UNUTMA…

12 Eylül 1983 yılında askerlerin siyasi iktidarı kendi istekleriyle bırakmaları ve Turgut Özal öncülüğündeki ANAP’ın sivil iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, anayasa sorunu ile ilgili tartışmalar baş gösterdi. Oysa 1982 Anayasası, halk oylamasında, halkın % 92’sinin onaylamasıyla kabul edilmişti.

Anayasa’nın bu kadar yüksek bir halkoyu ile kabul edilmesine rağmen, hakkında hemen değişikliklerin gündeme gelmiş olması, bu anayasanın halkların anayasası olmadığı, halkların özgür iradesi ile bu anayasanın kabul edilmediği; ideolojik baskılar ve içselleşmelerin, askerin içselleştirdiği korkuların ve açık baskıların, 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünü hazırlayan koşullardan halkın kaçışının, bu sonuca yol açtığını ortaya çıkarıyordu.

Bu nedenle, çok kereler 1982 Anayasası’nda değişiklikler yapıldı. Ama bu değişiklikler, Anayasa değişikliği sorununu gündemden düşürmedi. Bu trajikomik gelişme, sadece 1982 Anayasası’nın da bir sorunu değildir. Bu sorun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda miras aldığı 1876 ve 1908 Meşruiyetlerin ilanından sonra baş gösteren bir “hastalıktı”. Bu hastalık, 1921, 1924, 1960 Anayasalarının da baş sorunu olmaya devam etti.

Bütün bu değişiklik hikâyesinin nedeni, yapılan anayasaların Türkiye’nin ihtiyaçlarına ve objektif gerçekliklerine uygun yapılmaması, anayasaların bürokratik oligarşi ve diktatörlüklerin kendi egemenliklerini devam ettirmek, üniter devleti korumak, Kürtleri ve diğer etnik grupları devletin baskısı altına almak, devlet sahipliğinden uzak tutmak için yapılan anayasalar ve değişiklikler olmalarıdır.

Yeni anayasa ve anayasa değişikliği, aynı zamanda, AK Parti İktidarının da sorunu oldu. Bu nedenle, AK Parti de kuruluş bildirgesinde yeni bir anayasanın yapılmasını gündemine aldı. Bu konuda avantajlı bir durum da vardı. Çünkü yeni anayasa isteği bütün toplumsal kesimlerin, siyasi elitlerin, değişik etnik grupların, en başta da Kürtlerin ortak isteği durumundaydı. Çünkü 12 Eylül 1980 Darbesinden önceki askeri darbeler, Kürtlere ve Komünistlere, Burjuvazinin batıcı kanatlarına karşı olmasına rağmen; 12 Eylül Darbesi, asker ve sivil bürokrasi dışındaki bütün kesimlere karşıydı.

AK Parti kuruluş bildirgesine ve programına yeni bir anayasayı almasına rağmen ve 2002’de tek başına iktidar olmasına rağmen, yeni bir anayasa yapma konusunda ciddi teşebbüslerde bulunmadı. 2007 Temmuz’unda yapılan genel seçimler sonucunda % 47 oy almasıyla birlikte, yeni bir anayasa taslağını Prof. Dr. Ergün Özbudun öncülüğündeki bir akademisyen gruba hazırlattı. Ama bu taslağa devletçi güçlerin saldırısı sonucu, taslaktan vazgeçti ve taslağa sahip çıkmadı. 2009 yılının sonları ve 2010 yılının başlarında, yargı alanında karşı karşıya kaldığı engellerden dolayı, anayasa değişikliğini gündemine aldı. Bu bağlamda, kısa sürede bir Anayasa Değişikliği Taslağı hazırlayıp, kamuoyuna, siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına sundu.

AK Parti, bu taslağı, gerçek anlamda demokrasinin çoğulcu bir hayat tarzı haline gelmesi, federal ve kimlikler demokrasisinin hayat bulması için hazırlamadı.

Türk Devleti, 20 Yüzyılın başlarında jakoben, otoriter zihniyetli İttihat Terakkicilerin öncülüğünde, tek ulusa, tek dine, tek mezhebe, dar egemen bir egemen sınıf elitine ve tek ideolojiye dayalı olarak kuruldu. Kürtleri dışlayan, karşı alan, yok sayan bir devlet oldu.

Almanya ve İtalya Faşizmiyle beslenen ve faşizmi içselleştiren, Kürdistan’ı işgal ve ilhak ederek klasik sömürgecilikten daha geri ve daha tehlikeli bir yapı kazanan bir devlet yapısı oldu. Soğuk savaş koşullarında da faşist ve otoriter darbecilik ve Stalincilikle güçlenen bir yapı oldu.

Bu nedenle, Türk Devleti’nde demokratikleşme her zaman sıradan bir olayın ötesinde daha kapsamlı ve daha çetin bir olay olmuştur. İnsan hak ve özgürlükleri konusundaki her adım ve her proje, kapsamlı demokrasi projesinin hayata geçirilmekte olması anlamına gelmiyordu. Demokratikleşmenin olmazsa olmaz koşullarından biri, üniter, tek ulusa, tek dine, tek mezhebe, tek ideolojiye dayalı devlet yapısının değişmesini öngörüyordu.

Bulunduğumuz aşamada da, Türk Devleti hem yeniden yapılanma ve hem de demokratikleşme sorunu ile karşı karşıya. Soğuk Savaş sonrasında, birçok çok uluslu devletin ve otoriter-faşizan yönetimlerin becerdiği şeyi becermek durumundadır. Ne yazık ki, bu konuda geç kalınmış durumda.

AK Parti’nin, Kürt, Alevi, Roman ve diğer açılımlardan bahsetmesine, bu açılımlar üzerine aylardır tartışmalar yapmasına rağmen, AK Parti Anayasa Değişiklik Taslağında, bu konulara yer verilmemesi,  yapılan işin ve değişikliğin demokrasi projesinin bir sonucu olmadığını; başka kaygıların, elitik çıkarların korunması kaygısının egemen olduğuyla ilgili güçlü ipuçları ve veriler sunmaktaydı.

Her ileri adım demokratikleşme ile izah edilemez.

Türkiye entellektüel yapısında, her olayı, ilgisi olmayan kavramlarla ve sistemlerle açıklama geleneği söz konusu. Bu nedenle, mevcut statüyü eleştiren her olay, mevcut statüden biraz farklı görülen her gelişmenin demokrasiyle açıklanması geleneği var.

Bu yaklaşım yanlıştır.

AK Parti geçmişte hazırladığı Anayasa Değişikliği Taslağı, mevcut anayasal statüye göre bir parça farklı ve olumlu olanı anlatabildi. Ama bunun AK Parti’nin kapsamlı bir demokrasi ve demokratikleşme projesine sahip olduğu, yapılan işlerin bu kapsamlı demokrasi ve demokratikleşmenin ürünü ve neticesi olduğu anlamı çıkmaz.

Bu bağlamda, bu olayı “ileri”, “olumlu” ve benzeri kavramlarla açıklamak daha doğrudur diye düşünüyorum.

Taslakta genel olarak neler vardı ve neler yoktu…

AK Parti Anayasa Değişikliği Taslağı, 29 Maddeyi kapsamaktaydı. Bu 29 Maddenin birkaç maddesi nötr hak ve özgürlükleri genişletme maddeleri, bir maddesi Parti kapatılmasıyla ilgili, diğer birçok madde de Yüksek Yargının yapılandırılmasını ilgilendiren maddelerdi.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan, o dönemde “Kürt Sorunu”nu Türkiye’nin merkezi ve stratejik sorunu olarak tespit etmelerine ve “Kürt Sorunu” ile ilgili açılımdan bahsedilmiş olmasına rağmen, değişiklik taslak metinde Kürtlerin varlık olarak tanınmaları, Kürtçenin eğitim öğretim dili olması, Kürtlerin kendi partilerini kurmaları konularında bile hiçbir önerme yoktu.

Yine aynı şekilde, Alevilerle ilgili çok şey konuşulmasına rağmen, taslakta, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısının değişimi ve laikliğin tanımıyla ilgili de bir önermede söz konusu değil.

Taslakta, parti kapatma konusunda zorlaştırma yapılmasına rağmen, Kürt ve Kürdistan kimliğiyle parti kurma; Kürtlerin Bağımsızlığını talep eden ve edecek olan partilerin kuruluşu konusunda bir açılım yoktu.

Kürtlere ve diğer etnik gruplara ait bireylerin Türk olduğuyla ilgili anayasa tanımı olduğu gibi devam ediyor ve bu konuda bir değişiklik yoktu.

Taslağın bu yapısı da, Anayasa Değişiklik Taslağının halkların ihtiyaçlarını karşılamak için bir değişikliğin yapılmakta olmadığını, bazı kaygı ve dar elit ihtiyaçlardan dolayı bir değişikliğin yapılmakta olduğunu ortaya çıkarmaktaydı.

AK Parti açısından bu yazdıklarımdan çıkarılacak bir sonuç var ki, AK Parti’nin yakın geçmişte anayasa diye bir sorunu vardı. Bugün bu anaysa sorununu unutmuş, tümden rafa kaldırmış durumdadır. Kendi anayasasını yapmanın hesap, telaşı, plan ve programı içindedir.

AK PARTİ/MHP’NİN YENİ YÖNETİM VE DEVLET YAPISINDA KÜRT/KÜRDİSTAN SORUNU KESİNLİKLE ÇÖZÜLEMEZ…

Bu yeni yönetim ve devletin sahiplerinden birinin, Kürtleri ret eden, ırkçı, her anlamıyla Kürt karşıtı MHP olması; Kürt ve Kürdistan sorununun çözümünün bu yönetim ve devlet sisteminde olanaksız olduğunu hemen gösteriyor.

Yeni yönetim ve devlet yapısının, Kemalist parametreleri muhafazakâr milliyetçi ve dinci nitelikle benimsemiş olmasından dolayı da, Kürt/Kürdistan sorununun bu yeni yönetim ve devlet yapısında da çözülmeyeceğinin önemli bir kriteridir.

Bunun yanında yeni yönetimin ve devlet yapısının tek tayin edici parametresinin, tekçilik olması; tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak olması da Kürt/Kürdistan sorununun bu yeni yönetim ve devlet yapısında çözülmeyeceğini mutlak anlamda anlatıyor.

Yeni yönetim ve devlet sahiplerinin, “Cumhur İttifakı Protokolünde), her partinin kendi seçim bildirgelerinde de Kürtlerden hiç bahsetmemiş olmaları, “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” misali, Kürt/Kürdistan sorununu  çözme dertlerinin olmadığını kesinlikle ortaya koyuyor..

İbrahim Güçlü Yazıları
1949 yılında Ankara Şerefli Koçhisar Hecîyan köyünde doğdu. Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu. TİP; Fikir federasyonu üyeliği., Alarızgari gurubunun liderliğini yaptı. Çok kez tutklanıp cezaevlerine konuldu. Uzun süre Stockholm de mülteci olarak kaldı, şu anda Diyarbakır da yaşıyor.

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


one × 5 =