Take a fresh look at your lifestyle.

Bu ırkçılıkla işimiz zor

0 5

Selahattin Çelik // “Arap-İslam İlimi” uzmanı ünlü profesör Fuat Sezgin, 94 yaşında öldü. Alanı ve üretkenliği konusunda yaz(a)mayacağım, uzmanlık alanım değil. Ölüyle uğraşma huyum da yok. Ama ölünün etnik kimliğini en barbarca yöntemlerle imha edip, ölüyü ticaret konusu yapan ırkçılık teşhiri hak ediyor.
Bitlis doğumlu Sezgin’in kökü, kalesi Türk ordusunun yıkımına uğrayan Şirvan’ın Kurmaz köyüne uzanıyor. Sezgin, Kürt’tür, Kürt kültürünün güçlü olduğu, diğer etnik unsurların hemen hemen olmadığı bir bölgenin çocuğu. Ama yakınlarına göre; “O kendini etnik olanla değil, İslam kimliğiyle tanımlamış”.
Diyeceksiniz ki; dini ya da sol söylemli enternasyonalistlikle Kürt kimliğinden kaçışın haklı tarafı olamaz. Çünkü ulusalcılıktan değil, son derece ciddi bir insan hakları sorununda sorumluluk almaktan kaçınılıyor. “Dini ilimciliğin” ne gibi bir kavram olduğunu ise, konunun uzmanlarına bırakıyorum.
Fuat Sezgin, Refet Sezgin’in ağabeyi. Refet Sezgin, ismi Yusuf Azizoğlu ile özdeşleşen Yeni Türkiye Partisi’nden milletvekili olmuş (1961-1962), sonradan Demirel’in partisine geçmiş, 1967-1969’da bakanlık yapmış.
Aileyi Kürtlükle ilişkilendirilecek elde mevcut bilgi yok. Fuat Sezgin’in etnik Kürt kimliğine dikkat çeken Kürt medyası da tek kelime yazamıyor. Demek ki yazacak birşey yok.
Amacım Kürtçü yanı varsa övmek, yoksa yermek değil. Türk egemeni, Kürdü nasıl da ustaca suistimal ediyor. Kişi din bağlantılı oldu mu, muhafazakarlar; tersi oldu mu, Kemalistler sahip çıkıyor. Ama iki durumda da Kürt kokusu gelmemeli, yoksa ikisi birden saldırıyor.
Olay, diliyle dünyaya “nanik” yapan atom fiziğinin erişilmezi Einstein’ı akla getiriyor. 6 Nisan 1922’de Sorbon’da Fransız Felsefe Derneği’nde yaptığı nükteli konuşmada Einstein şunları diyordu: “İzafiyet teorim başarılı olursa; Almanya bir Alman olduğumu ileri sürecek, Fransa da bir dünya vatandaşı olduğumu ilan edecektir. Teorimin yanlış olduğunun ortaya çıkması durumunda ise; Fransa Alman olduğumu söyleyecek, Almanya ise bir Yahudi olduğumu ilan edecektir.”
Kendi kimliğinden, kimliğinin sorunlarından kaçarak kariyer yapan bir Kürt ünlünün ölüme gönlü rahat gittiğine inanmıyorum. Ya o kocaman anıt mezarlar? Kasaplar Deresi’nin çöplüğünde çürümeyi, sömürgecinin altın anıtmezarına yeğ tutarım. Kimliğinden kaçış, ağır bir sorunumuz. Utanmak mı? Bilemem. Ama şu net: Türk ırkçıları, yaptığınızdan kötüsü olamaz. Utanın!
Türk basını, Türk ordu işgalindeki Afrin’de M. Kemal’in “karargahını” keşfetmiş. Doğrudur diyelim. Sömürgecilik döneminde Sudan’da İngiliz, Vietnam’da Fransız komutanının karargahı ne ise, Afrin’de M.Kemal’in karargahı da odur.
Afrin, İngiliz-Avusturalyalıların yendiği Osmanlı paşalarının kaçış yolu üzerinde. Bu nedenle, “Falan paşanın İngiliz uşağı olmak için kaçarken gizlendiği yer” demek daha doğrudur. Madem ki konu M. Kemal ve Afrin, şunu hatırlamanın tam yeridir:
“Dersim’de aile bireylerini Kemalist zulme kurban veren, Türkiye sınırları dışında da katillerin adım adım izlediği Nuri Dersimi’nin mezarı Afrin’de. Öne çıkarılması bu dram, bu değerdir, yoksa bir katil değil. Öne çıkarılması gereken, Türk ordu paşalarının, El Nusra ve DEAŞ artıklarıyla, Afrin’de yaptıkları tarih yıkımı ve cinayetlerdir. Utanın!”
“PKK’yi simgeleyen bez parçası”
Bir Türk gazetesinin kullandığı sözcükler bunlar. Antalya’da bir araçta “sarı-kırmızı-yeşil” renkli bir eşarbı ihbar alan polis, alarma geçmiş. Operasyonla eşarbı ele geçirmiş, Kürtleri hatırlattığı için, İran’da ABD ve İsrail bayraklarının ayaklar altında ezilmesi gibi, onu ayakları altında ezmiş. Kutsal bir görev havasında, bir de yakmış eşarbı. Ne büyük Türklük! Utanın!
Neden Kürtler sözkonusu olunca, “bez” oluyor da, Türk bayrağı “bez” olmuyor? Bütün bayraklar bez değil midir?
Peki, bayrak şeref midir? Kesinlikle hayır. Bayrak siyasal bir semboldür. İktidarlar karakterlerini, yaptıklarını bayrakta yansıtırlar. Dünyada vahşetin sembolü olan o kadar çok bayrak var ki…
Ama kültürle bütünleşmiş, kültürün sembolü olan renkler vardır. Kürtlerde sarı-kırmızı-yeşil gibi. Renkler, elbiseye, türküye, şiire, yaşama siner. Bunlar meşrudur. Saygıyı gerektirirler. Çünkü kültürler insanlığın ortak değerleridir.
Kaldı ki Kürt ulusal renkleri, soykırımın, tecavüzün, yıkımın, göç ettirmenin, asimilasyonun sembolü değildir. Öyle olsaydı çekinmeden aktörleriyle birlikte mahkum ederdim. Ama ya Türk bayrağı?
Türk bayrağı, 1920’den beri Kürtlere yapılan katliamların sembolüdür. Son şehir yıkımlarına bakın, yıkıntıların üzerinde Türk bayrakları dikilmiş, hem de onlarca. Türk bayrağı, cezaevi işkencelerinin, özel birimlerin cinayetlerinin, Irkçı motifli tecavüzün sembolüdür…
Kürtleri bir yana bırakalım, onların gücü yetmiyor diyelim, ya siz Türkler? Tahsil görmüş, dini bütün, dünya görmüş Türkler, Kürtleri öldüren, evlerini yıkan, tecavüz eden, dillerini kültürlerini yasaklayan bir politikanın sembolünü nasıl şeref olarak kabul ediyorsunuz? Eğer halen diretiyorsanız, sizin şerefle ilgili bir sorununuz var demektir. Bu bir hastalıktır. Tedaviyi gerektirir. Yoksa yakında halk olarak sarı-kırmızı-yeşile saldırırsınız. Sanki bu toplu delilik yolundasınız.

Rudaw

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

9 + twenty =