Antranik Paşa’yı nasıl bilirsiniz?

Ermenilere baskı ve zulmün sınırı olsaydı, fedailerin olmasına da ihtiyaç olmazdı. Tıpkı savaş, işgaller ve onun sonucunda koruma arzusu olmasaydı ordu ve askerlere de ihtiyaç olmayacağı gibi.

Antranik ismini ilk kez TRT televizyonunda duymuştum. Iğdırlı yaşlı bir kadın, tam dolduruşa getirilmiş, güzel Türkçesiyle; “Antranik caminin minaresine çıktı ve tüm müslümanları çoluk çocuğu ile ateşe atıp yakın dedi” derken, gülmüş ve bunun ırkçı-şoven güruh tarafından kurgulandığını düşünmüştüm.

Daha sonra bir Ermeni yaşlısı bana; “Antranik Paşa’nın, aç kalan bir askerini, müslüman köyüne giderek rızasız tavuk alıp kesince ölüm cezası ile cezalandırdığını” anlatmıştı.

Bu iki olayın da abartılı olduğunu, en azından yaşlı kadının anlatığının  manipülasyon, zorla tavuk alan askere verilecek cezanın da kesinlikle ölüm cezası olamayacağını düşünmüştüm.

Aradan beş-on yıl geçtikten sonra, Antranik Çelebyan’ın kaleme aldığı, Antranik Paşa’nın otobiyografisini içeren kitabın tekstleri elime geçmişti. İlk okuyuşta pek şaşırtıcı bir durumla karşılaştım. Hep Osmanlı ve Hamid’in Kürt alaylarınca masum insanların katledildiklerini düşünmüştüm. Ancak bu böyle olurken, evveliyatı da olan Ermeni direnişinin 1894’ten sonra da Antranik Ozanyan komutasındaki Ermeni fedailerinin direnişiyle 1920’lere kadar devam ettiğini öğrenince, “Tabi onlar da insan, koyun değiller ki boyunlarını uzatıp ‘buyrun kesin kesebildiğinizce'(!)”  diyemeyeceklerini düşündüm, kafamı sallayarak aradığım cevabı buldum. Ayrıca söz konusu kitap, Türkiye’de yıllardır kaskatı oluşturulan ve adeta beyinleri dumura uğratan Ermeni tabusunu savaşçılarıyla  tanıttığı için de diğer tabuların yıkılmasını kolaylaştırıcı çokça şey yakalanabilineceğini göstereceğini de belirteyim…

 

***

 

Kitabı okuyup bitirdim. Okuduktan sonra da bölgeye ilişkin sorularla yoğunlaştım. Geçmişte birbirlerine yakın, komşu ve birbirlerini tamamlayıcı Medya ülkesinin halklarının, nasıl da işgalciler tarafından birbirlerine düşürüldüklerini, birbirlerine kenetlenip işgalcileri defedeceklerine, işgalcilerle kenetlenip birbirlerini yok ettikleri trajediyi tasavur etmenin bile zor ama gerçek olduğunu yeniden düşündüm. Katliamları ve katledenleri nefretle anarken, “bize yazıklar olsun” demekten de kendimi alamadım. Sürüp giden “özür” tartışmalarının da “özür dilemek erdemliliktir” etik söylemini düşünerek onayladım ve kupkuru bir “özür”ün de bu yaşananları kotarmayacağının  bilinciyle tarihteki geçmiş ile gelecek arasında deyim yerinde ise mekik dokudum.

Bir asırlık kısa bir süre geçmiş ki, bir katliamın henüz taptaze tarihi kanıtları ve tanıkları var. Ermeniler bir yana, Kürt yaşlılarımızın bile çok doğru bir şekilde  1915’i adeta tarihi bir milatmış gibi algılayıp dillendirdiklerini, her Kürt insanı -eğer kasıtlı inkar etmiyorsa- iyi bilir. O ihtiyarlar 20. yüzyılın başını kastederken tıpkı Dersimlilerin ağzında ’38 nasıl bir milat gibi algılanıyorsa, onların da “Dema tertela Ermeniyan” ya da “Tertela Fılan” (Ermenilerin ya da Hıristiyanların topluca mal ve canlarıyla katledilip yok edildikleri zaman) söylemini dillendirirler.  Bizim “ulusal kurtuluşçular” işgalci mirasçıların cephesinden çıkmamalarını “Ermenilerin temsilcileri ve devleti var. Onlar kendilerini savunsun. Bize mi düşmüş Ermenileri savunmak! Kürtleri bu tartışmaya bulaştırmanın anlamı yok!” söylemi, Türk devlet yetkililerinin “Burası Türkiye, kimse içişlerimize karışamaz. Herkes kendi sorunuyla uğraşsın!” deyip, evrensel suçlarından kaçınmanın yollarını aradıkları “Ben Kürt yok derim. İşkencehaneleri insan mezbahanelerine  çeviririm. Katleder, katliam yaparım. Asarım. Keserim. Doğrarım. Yaptıklarımın yazılıp çizilerek tarihe geçmesini yasaklarım. Ermeni’nin jenoside uğradığını yazanları da hain, vatan düşmanı, arkadan hançerleyen olduklarını dillendirir, sokakta linç edilmelerini sağlarım. Ancak kimse sen bunları neden yaptın diye soramaz. Onlar gitsin önlerindeki işlerine baksınlar…” söylemine bir başka açıdan ne kadar da yakın duruyor.

Kendilerini solcu/komünist değerlendiren bu arkadaşları, tabii ki Ahmet Barzani’yle Antranik Paşa’nın dayanışma içerisinde olduklarını ve Geliyê Guzan’da sıkışan Ermeni fedailerini kurtarmak için gencecik Mola Mustafa Barzani’nin de içinde bulunduğu birliğin Antranik’in yardımına koştuğunu düşününce, solcuların “bana ne”ci duruşlarıyla bu milliyetçilerimizden daha “dar” bakışa sahip olduklarını, Marksizmin bu olmadığını yeniden düşünürüm.

 

***

 

Trochki, 1913 yılında Antranik Paşa ile Balkanlar’da karşılaşır ve bir röportaj yapar. Antranik (Ozanyan) Paşa, röportajının bir yerinde; “Sivil halka hiçbir kinim yok. Ben yalnız beyler ve devlete karşıyım. Milliyetçi değilim. Bir tek millet tanırım. O da bütün ezilenlerin milletidir! Çünkü bütün ezilen milletlerin umutları, büyük milletlerin küçük çıkarlarının çemberinde kaybolup gidiyor” der. Böyle olunca; “Keşke savaşlar ve savaşların yarattığı kahramanlar olmasaydı!” arzusu da havada kalıyor.

Viktor Hugo, “En güçlü ordular bile bir düşünce karşısında dağılabilir” der. Ancak savaşlar fetişleştirilince düşünce sersefil, kahramanların da önüne geçilemez olur. Bilgi, sanat ve humaniteyi önce işgalciler, sonra da fedailer basite indirger. Çünkü ikisinin de kafasını saran can korkusu ve gerilim bedenlerini sarmış, “korkunun ecele faydası yok” diyerek fedailiği ortaya çıkarmıştır. Köylü ve geri toplumlar ise fedaileri pek kutsarlar. Gecikmiş “modernite”yi fedailerle çabuklaştırarak yakalamayı düşünmekten başka tüm çüzüm yolları kapatılınca, ne yapsın bir bedeniyle ortada bırakılan onurlu insan? Ya ölüp kahraman olarak kimliğini var edecek ya da öldürerek çatışma gerilimi içinde kendini var edecek. Bu daraltmışlığa aklıselimler karşı çıkmadıkça toplumsal yara derinleşerek azacak ve insanlığın her yanına yayılacak. Tıpkı şimdiki gibi…

“Fedai”; amaçladığı değerler uğruna kendini feda eden kişidir. Kendini feda arzusu bir çözümsüzlük ve tıkanma karşısında devreye girer. Fedainin eylem anı, etik değerleri ve onuru çiğnetmemek uğruna ölümü hiçe sayarak yaşamın ilerisine konulan ruh halidir.

Ermenilere baskı ve zulmün sınırı olsaydı, fedailerin olmasına da ihtiyaç olmazdı. Tıpkı savaş, işgaller ve onun sonucunda koruma arzusu olmasaydı ordu ve askerlere de ihtiyaç olmayacağı gibi.

İşte Ermenilere karşı Osmanlı devleti, koca imparatorluk olarak küçüldükçe küçülmüş, milletleşememenin derin sancılarıyla merkezileşme ihtiyacını Anatoliya, Medya topraklarında giriştiği soykırımlarla gidermeye ve böylece milletleşmeye çalışmıştır. Tüm yalanların ve gizlenmek istenen tarih, halk ve kültürlerin kıyımı bu proje üzerinden geliştirilmiştir. Yalnız yerli halkların değil, kendi tarihlerini, dillerini ve talan kültürlerini inkar ederek her şeye sıfırdan başlama ihtiyacı ile adeta beyinleri dondurup kılıçlarını “çağdaş” dünyanın ve söylemin gölgesinde kuşandılar. Bir vahşetti yaşattıkları. Ona da Kemalizmin ve arkayıkı olan Jön-Türkler’in sömürgecilikten farklı bir şey olmayan “Güneş, dil, tarih” teziyle teorik kılıfını çektiler.

Artık “Ermeni bu topraklara uğramadı”. Onların “var” olduğunu söyleyenler “yalancı ve vatan haini” oluyordu. Yanlız Ermeniler de değil, bu topraklarda “Türkten başka hiç kimse yaşamadı ve yaşamıyor”du. Artık “Türkiye Türklerindir” olmuştu. Oynanan oyun kaba deyimle kurt ve kuzu oyununa benziyordu. “Türkün dışında bu topraklarda insanlar yaşadı, yaşıyor demek ne çirkin bir şey, ne kaba bir hainlik(!)” oluyordu. Dağdan inip “Suyumu bulandırdın, seni cezalandıracağım” diyen kurda, kuzunun “Beni yiyeceksen ye. Ben çayırda otluyorum. Suyu eğer bulandırdıysan sen bulandırdın. Neden bahaneler arıyorsun?”  demesi misalindeki gibi, işgalcilerin uydurmaları, karakterleri gereği beklenir bir şey. Ya ulusal kurtuluşçularımızın tutumu da neyin nesi? Anlamakta güçlük çekiyorum.

 

***

 

Peki Osmanlı, Jön-Türk ve yeni Türk yöneticileri, yanlarına aldıkları Hamid’in mekteplileri aşiret çocukları ve bu çocukların çobanları Kürtler ile bunu gerçekleştirirken, Ermeniler ne yapıyordu? İşte gözden ve bilinçten uzak tutulmak istenen de asıl bu idi. Zira Ermeniler bu katliama karşı fedaileriyle Batı- Ermenistan topraklarından kopmak istemiyordu. Sanatçı, zanaatçı ve komşu halklara göre en yerli ve ileri halk olarak yaşam verip aldığı bu topraklara “talancı emretti” deyip, sırtını dönüp terketmesi beklenebilir miydi?

Antranik Çelebyan’ın Antranik Paşa isimli kitabı bu soruya cevap olmaktadır.

Hiç duydunuz mu, ölünün başının kesilerek birkaç dirhem uğruna pazarlandığını?

Hiç duydunuz mu, tarih boyunca yaşanıp yaşatılan medeniyetlerin un-ufak edilerek yok sayıldığını? Hiç duydunuz mu, “Asıl müslümanları, Kürtleri, Türkleri katledenler Ermenilerdir” dediklerini? Eğer böyle ise neden bu topraklarda Ermeniler değil de Kürtler, Türkler ve müslümanlar yaşıyor? Ermenilerin de yaşlılarının ağzında kalan anıları, yerleşim yerlerinin isimleri ile define avcılarının geceleri dadandıkları mezarları kalmadı mı? Bu nasıl olur? Hiç duydunuz mu, eski  yerleşim yerlerinin kayıtlara geçmiş isimlerini? (Örneğin; Pêrî Vadisi’nde misal babında dahi 1930’lara kadar Türkçe ve Kürtçe bir köy ya da yerleşim yerinin ismini bulmak mümkün değil ve tamamı Ermenice’dir.) “Türk kültür, ses uyumu ve ananelerine uygun değil” deyip isim ve tüm kalıntılarıyla tahrip edip değiştirme icratının, yalnızca Kürtlerin başına getirilince hatırlanması ne kadar bencil ve ikiyüzlüce!.. Dünyanın bir köye dönüştüğü bir dönemde “ben yalnızca evimle ilgilenirim” demek ne kadar da dar ufukluluk!..

Ermeni parti ve kurumlarının siyaset ve mücadele tarihinin, düşmanlarına karşı olduğu kadar, kendi iç çelişme ve çekişmeleriyle geçtiğini biliyor muydunuz?

Avrupa ve Rusya, dindaş ve ilk kiliseyi kuran halk olan Ermenileri umutlandırdıktan sonra, ortadan kaldırma fiiliyatını duymayan, görmeyen, bilmeyen tutumlarını takındılar ve sağırları oynadılar. Sonra “soykırım önerileri” ile katledilenlerin çocuklarının duygularıyla oynama davranışlarıyla da utanmazca tüm etik değerleri insanlık nezdinde hiçe sayıp, pazarlarını kutsayarak katliamcılarla “dostluk ilişkilerini geliştirme”yi esas aldılar. Oh! Ne karlı iş! Soykırımdan bahset, Ermenilerden oy al! Pazara in, Türk devletiyle dostluk ilişkilerini kur, kutsal tarihi unut. İşte ikiyüzlülük demek yerine, çıkarların insanlığın önüne geçirildiği, insana yabancı ve yabancılaşan insanın pazar ve çıkarcı politikaya uyumu. Ve son sözün pazara verildiği kapitalist cihan!.. “Her şey pazar için(!)”

Antranik Çelebyan “Antranik Paşa” kitabında işte tam da bu çifte standardı Antranik Ozanyan’ın duruşuyla deşifre ediyor.

 

***

 

Kürtlerin, Ermeni tarihinde kendilerini görüp değerlendireceği çokça malzeme vardır. Bugün AB’ye katılım sürecinde “Kürtler ve Aleviler azınlıktır” söylemi zayıf bir olasılık olarak tartışılmak isteniyor. Kürtler, “Azınlık veya etnisite olarak bizi kabul ederlerse bizim sorunumuz da çözülür. Ulus olduğumuzu kabule kimse yanaşmıyor. Bunu kabul edersek, masanın bir köşesinde bize de yer verilir, sorunumuzu masaya getirme şansımız olur” demektedirler. Masaya oturmak amaç değil, amaca varmak içindir. Eğer masa seni amacına varmaktan uzaklaştırıyorsa masadan vazgeçmeyi de bileceksin. Sorunun altında ezilen biziz ve bu ağır ezilmişlikten kurtulmayı elbette bir an evvel ve herkesten önce biz isteriz. Ama Ermeni sorunu “azınlık statüsü”ne indirgendikten sonra, sürece “yok” sayma, “yok” etme, kendine katma ve rencide etme durumu egemen oldu. Bu geri statüyü yeniden kurup eski “ulus” istemlerini de başaramayınca katliamcılar maalesef amaçlarında başarıyı yakalamış oldular. Bizde de aynı süreç yaşanmasın mı!.. Benden hatırlatması…

Batı Ermenistan’da toplumsal yapı olarak yok edilen Ermeniler için şimdi Avrupa ve Amerika parlamentolarında “Ermeni soykırımı kabul edilip kınandı” deyip geçmenin de pek fonksiyonel olmadığı görülmektedir. Bu durumu gören Türk devleti çok ciddiye de almamaktadır. Zira AB sürecinde Ermeni katliamını öne alarak “Kürt ulusu ve Kürdistan sorunu”nu işlemeyi geriye itme ve gündemden uzak tutma tehlikesi de vardır. Ermeni soykırımını gerçekleştirenler, şimdi de Kürtleri tarih sahnesinden “ulus” olarak kaldırmanın planını bizzat Kürtlere kabul ettirerek(!) yapmaktadırlar. Kürtlerin yapması gereken şudur; iki ulusun diriliş ve katliamlarını gerçekliği ile dillendirerek, kendilerini ve Ermeni sorununu korkusuzca birlikte işleyerek sonuca ulaşmayı hedeflemelidirler. Yoksa Kuzey’in en büyük örgütlü gücünü de yanlarına alarak, Kürtleri de Ermeniler gibi ulusal ve toplumsal istemlerinden vazgeçirmeleri, etnisite (Türkiye’deki Boşnaklar, Pomaklar gibi) düzeyine düşürmeleri ve yok edilme sürecine yatırmaları, birkaç kırıntı ile (haftada iki gün ve saat gecenin 6.30’unda 30 dakkikalık Kürtçe TV gibi haklar) ile kandırıp geçiştirmeleri tehlikesi vardır. Kürtler, Ermeni tarihini ve direniş pratikleri ile yaşadıkları katliam tarihlerini ve direnişlerini analizci bir gözle incelemeksizin, sanat, kültür ve ananelerini bilmeksizin, kendilerini ve üzerlerindeki sömürgeci politikayı derinlikli kavrayamayacaklardır. Çünkü Ermenistan ve Kürdistan sorunsalının tarihi birlikteliği vardır. Bu kavranmaksızın Kürt tarihi sağlıklı kavranamaz. Kurtuluşu da…

 

***

 

Toplumsal ve kültürel karakterinde köylülüğün ağırlıklı olduğu uluslar, her yana ve cepheye yatabilecek durumda olurlar. Kendilerine yaramadıkları gibi başkalarına da zarar verirler. Bu kavranmaksızın, köylülüğün gücünü kullanmak güçleşir. Köylülük dar ufukludur. Uzun erimli çıkarlarını değil, kısa erimli çıkarlarını esas alır. Kürt köylü toplumunda da yaşanan, tarihte stranlarda da  sıkça vurgulandığı gibi “Kurd xaîn in”  sözü, her direniş karşısında devletin bu toplumsal yapıyı çok rahatlıkla kullanmasından dolayı düştükleri “hain”lik durumudur. Bu sahiplenilerek Kürtlerin savunulamayacağı artık anlaşılmalıdır. Kaldı ki yalnız Ermeni’ye de değil, ziyadesiyle kendine ihanet etmiş ve bir ulus refleksini topyekün gösterememiştir. Bu yalnız Kürtlerde böyle değildir. Dünyanın 2/3’ü demokratik sosyalizme geçiş yaptı, ancak bu toplumlar moderniteyi yaşamayan, devrimde “temel güç köylülük” olan ülkeler idi. Temel olan, sonra dönüp sosyalizmi yıkmakta da temel rolünü oynadı. Bizlere “köylü milletin efendisidir” demek düşmez; köydeki çobanların sırtları sıvazlanarak “aydınlanma” yakalanamayacağı gibi, tarihi onlarla yakalamak da mümkün olmayacaktır. Zira siyaset dedikodu derekesinden ve tüm tabulardan arınarak ele alınmalıdır. Dedikodulara kapıları aralayan siyasete en çok köylüler ve bilinçsizler sevinir. Yıllardır aynı politikalarla “Kürt halkının enerjisi”  boşa harcanmadı mı? Aynı politikalarla önderler “ruhani lider”ler durumuna getirilmedi mi? Onlar peygamberlik mertebesine geri köylülüğün sayesinde ulaşırlarken; aydınları, eleştirip tartışanları, okuyup çizen ve ileriye dönük olan eylemliliği şerhlerini koyarak destekleyenleri bile küçük düşürenler de o peygamber ve müridi köylü çobanlar değil miydi?

Tarihi toplumsal derinliklerine inerek ele almayanlar, suçlama ve savunma psikolojisiyle paranoyak duruma düşünce körleşmek durumunda oldular. Bunun da kendine zarar verip, gelişmeye kapattığı aşikardır. Eğer böyle değilse, Kuzey’de parlayan Kürt romantizminin birkaç yılda dibe vurması, toplumsal tahliller dışındaki savlarla açıklanırsa doğru olmaz.

Acaba çoban köylülere göre ayarlanan Kürt siyaset sınıfının geri politikası, aynı popülist yaklaşımı Ermeni değerlendirmelerinde de göstermiş olmasın?

 

***

 

1915 katliamını bilince çıkarmayanlar, Halepçe katliamını insanlık bilincine yerleştiremez.

Xoybûn’un Kürt siyasi yaşamında neden ilk kez “bağımsızlıkçı” bir programla ortaya çıktığını anlamak isteyenler, Ermeni partileri Armenagan, Hınçag ve Taşnak partilerinin programlarına bakmaksızın o dönemi anlamakta güçlük çekerler. Zira konuyu Kürt şair Cegerxwîn “Hatıratım” isimli kitapta açmıştır.

Ermeni parti ve aydın girişimlerinin diplomasi, kongre ve konferanslarından dersler almak istemeyen bir Kürt girişimi, yapmak istediklerine eksik bilgilerle başlamış olur.

Ermeni Sason Ayaklanmaları, Dilmen Savaşı, Arakelots Savaşı ile Bitlis, Erzincan, Erzurum, Kars, Van’daki Ermeni kırımı kavranmaksızın, Ağrı, Dersim, Mahabat, Amed çatışma ve katliamları zor anlaşılır.

Ermenilerin ve Kürtlerin ülkelerinin parçalanmaları karşısında güttükleri politikalar ve yarattıkları ruh hali karşılıklı analiz edilmeden, kaba Kürt benciliği kavranamaz ve aşılamaz.

Ermenilerin yaşadığı süreç bilince çıkarılmadan Türk şovenizmi, Kürt bencilliği ve katil durumuna getirilişleri anlaşılamaz. Bugün tarihsel olarak Türklerin ve Kürtlerin, Batı Ermenistan topraklarını “kendi tarihi toprakları” olarak kabul etmeleri ne kadar doğru? Tarihi olarak Ermenistan’a ait Erzurum ile Kürdistan’a ait Kerkük yaklaşımlarını çifte standartsız ele almak neden yanlış olsun ki?

Savaş ve katliamlarla yaşanan bunca demografik değişiklikten sonra, Kürdistan, Ermenistan, Belucistan, Persiya, hatta Afganistan’a varan ve derin Ari-Zerdüşti halklarının birlikteliğini savunmak neden yanlış olsun ki? Demokratik tarzda herkesin siyasi iradesiyle özgürce ata topraklarında yaşaması stratejisini savunmak neden birilerini hiddetlendirsin ki?

Derin tarihi kökleri ve yakın gelenekleri ile yan yana yaşamı güzelleştiren Medya ülkesinin halkları arasına çitler çekmenin bir anlamı var mı? Biz ki hep açlık, zindan, sürgün ve katliamlarla terbiye edilmeye çalışıldık, kendimizi kışkırtıcı birer malzeme ve başkasının elinde kılıç olmaktan çıkararak temiz ve onurlu bir yaşayışı neden yaşamayalım?

Antranik Çelebyan’ın, Ermeni efsanevi komutanı Antranik Ozanyan’ın otobiyografisini içeren “Antranik Paşa” isimli kitabını okurken, Antranik Paşa’nın bizzat işin başında biri olarak yukarıdaki sorunlara kendi cephesinden muhatap kaldığını düşündüm. Bir Kürt olarak bugün bu sorunlarla yüzleşmeye devam ediyorum… Peki siz bu sorunların neresindesiniz? Bunları düşünmeye ihtiyacınız yok mu? Tüm katiller işledikleri suçun unutulmasını isterler. Tartışmamak unutturmak değil midir?

Ha unuttum sormayı: Gerçekten siz Antranik Paşa’yı bilir misiniz?

Biliyorsanız nasıl bilirsiniz?!

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


eighteen + 18 =