Ağabeyim AHMED ARİF

27 Sene evvel, 2 Haziran 1991 günü, zamansız ve çok erken bir zamanında Ahmed Arif hayata veda etmişti.
Hayatımda ve anılarımdaki varlığı hiç eksilmeyen ve canlılığını daima koruyan çok değerli Ağabeyimi hasret ve saygıyla anıyorum.
Kendisi hakkında geçen sene basnews’te yazıp paylaştığım ve biraz uzun sayılabilecek yazımı da, bir kez daha paylaşıyorum.

Ağabeyim AHMED ARİF

29 Mayıs 2017
1927 yılında Diyarbakır’da doğmuş. İlk şiirleri, 1948 – 51 yılları arasında DTCF Felsefe Bölümü öğrencisiyken, bazı edebiyat dergilerinde yayınlanmış. 1952–53 yıllarında hapiste yatarken, kendisinden uzun zamandır haber alamayan Diyarbekir’ deki annesi oğlunu merak eder ve kız kardeşlerinden ağabeylerinin durumunu sorar. Önceleri annelerini oyalamayı deneyen kız kardeşleri, bir süre sonra bunu artık başaramazlar ve ağabeylerinin hapiste olduğunu itiraf ederler. Suçunun da komünistlik olduğunu söylerler. Ama bunun ne olduğunu bilmediklerini söylerler. Annesi bir fırsatını bulup tanıdık bir bakkala gider ve komünistliğin ne olduğunu sorar. Aslında bakkal da komünistlik nedir doğru dürüst bilmemektedir; ama ortalıkta dolaşan sözlerden falan edindiği kadarı ile bunun gizli ve devlete karşı bir iş olduğunu biraz sezgi, biraz algı ile de olsa kavramıştır. Anneye de “ gizli bir faaliyet işidir, herhalde devlete karşı bir iştir” açıklamasını yapar. Anne rahatlamıştır; zaten sevgili oğlunun ne kadar dürüst ve kimsenin malında mülkünde gözü olmadığından ve yüz kızartacak bir faaliyetinin olamayacağından emindi. Daha sonra Ahmed’ inden haber alıp almadığını soran komşularına, göğsünü gererek, “ Oğlum İstanbul’ da hapishanededir, suçu da komünistlikmiş” der. Komünistliğin ne olduğunu merak eden komşularına da “devletten gizli-mizli yapılan bir iş olduğuna göre, her hal kaçakçılık gibi bir şeymiş; namuslu adamdır benim oğlum. Kimsenin malında namusunda gözü yoktur, kötü bir şey yapmaz benim Ahmedim.” cevabını verir.

Ahmed Arif’le ilk kez, 1970 yılında Ankara Devrimci Doğu Kültür Ocağı (DDKO)’ da kendisiyle sohbet için düzenlediğimiz bir toplantıda karşılaşıp tanışmıştım. 1973 yılında Ankara Zafer Çarşısında bir kitapçı dükkânı açtıktan sonra da yakınlığımız çok daha ilerledi. O sırada Ankara da öğleden sonraları yayınlanan “Yeni Halkçı” isimli akşam gazetesinde çalışıyordu. Gazete çıkışından sonra, akşamüzerleri çarşıya gelirdi. Bir süre sonra gazete kapandı. Bir süre için isteğe bağlı sigorta ödeyerek emeklilik hakkını kazandı ve artık emeklilik dönemi başladı. Böylece hafta içi hemen her gün sabah 11.00 sularında dükkâna gelmeye başlamıştı. Üzerine fazla titrediği için “görmemişin oğlu” olarak adlandırdığı sevgili oğlu Filinta’sını sabah bıraktığı Ayşe Abla isimli yuvadan çıkış saati 15.30’ a kadar dükkânda oyalanır, kendisiyle tanışmak, sohbet edip sorular sormak, kitap imzalatmak isteyen gençlerle vaktini değerlendirirdi. 1979’da dükkânı kapatmama kadar böyle devam etti.

Bir defasında tatil için gittiği Antalya’da dolaşırken, kendi şiirlerinden dizeler bulunan kartpostallar gördüğü bir tezgâhın önünde birkaç gençle karşılaşmış. Gençler yanına yaklaşmışlar ve Ankara’da üniversite öğrencisi oldukları yıllarda kendisini Ümit Fırat’ın dükkânından tanıdıklarını söyleyerek elini sıkmışlar. O sırada ben cezaevindeymişim. 1986 Mart ayı sonlarında infaz yasasında yapılan bir değişiklik sonucu tahliye olduğumda evine yemeğe davet etmişti. Yıllardır içki içmemiş olduğunu, ama bu akşam çare yok perhizi bozacağını söyleyerek sofraya getirdiği rakı şişesinin üzerindeki etiket fiyatına baktığımda, gerçekten yaklaşık 5 yıldır elini sürmediği anlaşılıyordu. Bana dönerek,
“Ulan senin şöhretin beni geride bırakmış, baksana nerede beni tanıyan biriyle karşılaşsam, beni senin dükkânından tanıdığını söylüyor!” demişti. Yemekte TMMOB yöneticilerinden Oğuz Türkyılmaz’la eşi de vardı. Birkaç gün sonra Oğuz Türkyılmaz’la ortak dostumuz rahmetli Avukat İbrahim Tezan’ın ofisinde tesadüfen karşılaştığımızda, “yahu ben Ahmed Ağabeyin evine yaklaşık 4 yıldır sık sık giderdim ve bu adamla hiç rakı içemedim, o gün beraber içtik. Üstelik siz aranızda durmadan Türkçe konuşuyordunuz, bunu fark ediyordum; ama konuştuklarınızdan hiçbir şey anlamıyordum, nasıl bir dildi bu?” diyerek aramızdaki özel muhabbetin tanımını yapmaya çalışmıştı.
Cumartesi öğlenleri Ankara’nın en güzel lokantası olan, Kızılay Bayındır Sokak’taki Körfez Lokantası’na gider ve rakımızı açardık. Gece 23.30 – 24.00‘e kadar oradaki masamızdan kalkmayacağımız için, dükkânımdaki yardımcım Fevzi Gavremoğlu, o gün bizi arayan arkadaşları Körfez’e ve doğal olarak da masamıza yönlendirdi. Pek içmese de, bazen içki masalarında oturup güzel sohbetinden bizi mahrum bırakmayan rahmetli ağabeyimiz Canip Yıldırım da masamızı şereflendirirdi. Birkaç kez sevgili dostumuz İsmail Beşikçi’yi de masamızda ağırlamıştık. Böylece daha önce hayatında hiç içmediği rakının tadını öğrenmek zorunda kalmıştı. Ahmet Ağabeyin rakı içme teklif ve ısrarına ilk tepkisi direnmek olmuştu; ama Ahmet Ağabeyin “Haydi âlim, senin şerefine!” diyerek, sırtını sıvazlayıp kadeh kaldırmaya azmettirmesi sonucu, ter içinde kalan hoca, fazla direnemedi, çözüldü ve miktarı az da olsa rakının tadını öğrenmek zorunda kalmıştı. İsmail Hocanın ilk kez rakı içmesi ülkede büyük bir mesele olmadı, ama yıllardır kendilerinin başaramadığı bir olayı bizim gerçekleştirmemize kıskançlık duyan başta rahmetli kardeşimiz Zülküf Şahin olmak üzere bazı ortak dostlarımızla aramızda bir ihtilafa neden olmuştu.
1975 yılında Rızgari dergisinde, Fikret Otyam’ ın Nisan 1967’de Cumhuriyet’te yayınladığı bir haber-röportajda, Eruh ilçesinde “Barzani adına vergi toplayan ağa” başlığıyla Halil Çiftçi adındaki bir Kürdü ihbar etmesine yer verilmişti. Dönemin İçişleri Bakanı namı diğer Zehir Hafiye Faruk Sükan olaya el koymuş ve soruşturma açılmış; yıllarca sonuçlanamayan dava dosyası 12 Mart döneminde Diyarbekir Askeri Savcısına intikal etmişti. Aleyhte şahit olarak Fikret Otyam’ ın ifadesine başvurulmuş, Halil Çiftçi’ye çete kurup yönetmekten sekiz yıl 4 ay ağır hapis ve Afyon Vilayeti’nde 3 yıl emniyeti umumiye nezareti (sürgün) cezası verilmişti. Mahkeme başkanı, karar metnini okurken, tek kelime Türkçe bilmeyen ve metindeki Afyon Vilayeti kelimelerinden başka hiçbirini anlayamayan Halil Çiftçi, Avukat Şerafettin Kaya’ ya dönmüş ve Kürtçe “Yahu Şeref Bey, bunlar bizi Sivas’tan bu tarafı bölüp ayırmak istemekle suçluyorlardı, şimdi bu Afyon Vilayeti falan da nereden çıktı?” tepkisiyle unutulmaz bir espri yapmıştı.

Tabii Rızgari dergisinin her sayısı çıkar çıkmaz toplanırdı. Ben de polislerin toplatma kararıyla ilk geldikleri dükkânlardan birinin sahibi olarak polise vermek üzere 2-3 tanesini ayırıp gerisini ciddi bir arama dışında pek de göze çarpmayan bir yerlere gizlerdim. Dergideki yazıyı okur okumaz Fikret Otyam’la çok yakın bir arkadaşlığı olduğunu bildiğim için Ahmed Ağabeye söyledim. Fikret Otyam yakın bir tarihte düzenlediği bir fotoğraf sergisinde fotoğraf altlarına Ahmed Arif’in şiirlerinden dizeler yerleştirmiş ve fotoğraflarla oldukça uyumlu olan dizeler nedeniyle, sergi neredeyse Fikret Otyam – Ahmed Arif ortak sergisi gibi değerlendirilmişti. Ahmed Arif, olaydan emin olmak için avukat Ruşen Arslan’dan ve Halil Ağa’nın infaz için yattığı Adana cezaevindeyken orada yatan yayıncı arkadaşımız Abdullah Nefes’ ten de soruşturarak, çok eski ve en yakın arkadaşı olan Otyam’la ilişkilerini kesti ve ölünceye kadar da bir daha barışmadı.

1 Mayıs 1990 gösterilerinde yaralanan Gülay Beceren isimli genç bir üniversiteli ile hastanede küçük bir röportaj yayınlanmıştı. Felçli olarak hastanede ölüm kalım mücadelesi veren Gülay’ın başucunda ‘’Hasretinden Prangalar Eskittim’’ kitabı vardı ve bu, Ahmed ağabeyi çok etkileyip duygulandırmıştı. Kendisini hastanede ziyaret etmek ve kitabını imzalamak için İstanbul’a gelmek istediğini söyledi. Arkadaşlar da bu vesileyle Cumhuriyet Kitap Kulübünde bir imza günü düzenleyip İstanbul’a gelmesine ayrı bir vesile daha yarattılar. Çok yağmurlu bir günde Cumhuriyet’ten Esat Pala kendisini havaalanında karşılayıp Cağaloğlu’na getirdi. Oradan hep birlikte Çapa Tıp Fakültesi Hastanesinde Gülay Beceren’i ziyarete gittik. Gülay’ın başucunda durup elini tuttu ve bir şiirini okudu. Bildik bir şiiriydi, ama sanki ilk kez dinliyormuş gibi bir heyecana kapılıp duygulanmıştık; şiir bittiğinde hastane odasında bulunan hepimizin gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Kasım 1990’da Tüyap Kitap Fuarı için İstanbul’a gelmişti. Cem Yayınevi sahibi Ali Uğur, akşam birlikte yemek yenileceğini bildirdi. Şair Refik Durbaş’ı da ben davet etmiştim. Daha önce Ahmed Arif’le pek bir doğrudan ilişkisi olmamıştı ve kendisini daha yakından tanımaktan memnun olacağını söyledi. Yemeğe otururken Refik’e bir uyarıda bulunarak, -Kulaklarını iyi aç, Ahmed Ağabey konuşurken kullandığı cümleleri iyi dinle ve kafanda alt alta dizmeye çalış. Bir şair olarak alt alta dizdiğin cümlelerin sonunda bir şiir olduğunu göreceksin. Refik mest olmuştu. Mutlaka bir röportaj yapmak istediğini, çok katı davrandığını bildiği için de bu işi benim ayarlamamı istedi. Yalvar yakar kabul ettirebildiğim röportaj, önce Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi ve sonra da kitap olarak yayınlandı. Kendisiyle yapılmış en uzun röportaj da bu oldu. Çok da iyi oldu tabii.

Yıllarca bir ağabey kardeş olarak süren yakınlığımıza rağmen bazı konuları hiç konuşmamıştık. Son görüştüğümüz (27 Mayıs 1991) gece bir sürü soru sordum. Şiirlerindeki aşkının kahramanının kim olduğunu, bu şiirleri yazdığında Aynur Ablayla henüz tanışmadığını ve bu şiirlerin hayal mahsulü ve içi boş aşk şiirleri olmadığını söyledim. Şiirlerinde ifade ettiği sevdanın mutlaka gerçek bir muhatabı veya muhatapları olmalıydı. Bunları sordum. Sanki içine doğmuş gibi o soruları sormamı belki de yakın bulduğu ölümüyle ilişkilendirmiş ve bana Leyla Erbil’i ve bilmediğim birkaç hikâyesini anlatmıştı. Sanki bunları mezara götürmeden öğrenmek istemiştim. Mutlu bir evliliği, saygı duyduğu bir eşi ve canından çok sevdiği bir oğlu vardı ve bu sırlarını kimseyle paylaşmazdım. Ertesi sabah Ankara’ya döndü.

O gece bana bir de müjdesi olmuş, yıllardır beklenen yeni kitabını hazırlamaya ve Kasım ayındaki TÜYAP Kitap Fuarına yetiştirmeye karar verdiğini söylemişti. Bir arkadaşım, ölümünden sonra yayınlanmak üzere Uluslararası Pen Kulübü arşivi için Ahmed Arif’le bir belgesel çekimi yapmak istediğini ve bu teklifini uygun bir dille kendisine anlatıp ikna edecek yegâne insan olduğumu da belirtmişti. Bunu O’na nasıl anlatabilirdim? O gece iletme şansı yakaladım. Yine kendisinin de tanıdığı bir başka arkadaşım daha belgesel yapmak istiyordu, onu da söyledim. Hüzünlü bir ifadeyle olur dedi; ama hele önce ikinci kitap çıksın diye ekledi.
Belgesel için bir senaryo yazılacaktı. Dağlarına bahar gelmiş ve çiçekler açılmış olduğunda memleketimize gidip çekimlerin bir bölümünü gerçekleştirecektik. Ama hayal ettiğimiz o bahar bir daha gelmedi.

5 gün sonra 2 Haziran Pazar günü eşi Aynur Abla telefonla aradı ve sözü uzatmadan, “Ümit! Bu sabah Ağabeyini bir kalp krizinde kaybettik, cenaze töreni yarın öğlen Maltepe Camii’nde” dedi.

Son zamanlarında bazen artık fazla ömrü kalmadığını söylerdi. Her defasında da durumunu abarttığını, tıpkı yıllarca böbrek hastalığını abarttığı gibi, kalp yetmezliğini de abarttığını söyler ve sözlerini ciddiye almazdım. Hiç beklemediğimiz ve hazır olmadığımız bir olaydı ve bu kez haklı çıkmıştı. Erken bir ölümdü, daha yapılacak, tamamlanacak epeyce işi vardı.

Benim hayatımda ne kadar değerli bir yeri olduğunu biliyordum. Ama yine de O’na, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davrandığımı öldükten sonra fark ettim. Keşke yaşanmış bazı anılarımızı tazeyken bir yerlere kaydetmeyi akıl edebilseydim. Günün birinde benim de kendisi hakkında bir şeyler yazabileceğimi akıl edememişim.

Ahmed Arif’le ilgili yaşanmış belki de en zengin anılara sahip olmama rağmen, yıllar sonra bunları eksiksiz olarak aktarabilmek pek mümkün değil tabii. Ne kadar önemliymiş meğer yaşadıklarımız, şimdi daha iyi anlıyorum. Elinizdeki gazetede bana ayrılan koca bir sayfada ancak bu kadar anlatabildim; belki ilerde başka bir yazıda biraz daha detaylı şeyler yazabilirim.

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


four × 2 =