Kürtlersiz Siyaset

İbrahim Halil Baran // Türkiye siyasal tarihinin dönüm noktalarından biri şüphesiz tek parti döneminden çok partili sisteme geçiştir. Bu geçişin sebebi sadece Türkiye içindeki dinamikler değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası arenada ortaya çıkan değişimler ve modern liberalizmin yükselişidir. Katı devletçi ve cumhuriyetçi kurucu partiye karşı, liberal ve demokrat partilerin kurulması tesadüf değildir.

Türkiye’nin uluslararası piyasaya ve NATO’ya dahli, hür teşebbüs, halkın iktidarı ve kalkınma hikâyeleri hep bu döneme denk gelir. Olan şey, sadece yeni partilerin kurulması değildir. Bu, devlet açısından bir reorganizasyon dönemidir ve bu atılım ceberut devletin sistem dışına attığı kesimlerle de barışma imkânı sağlamıştır. Mesela 1925 başkaldırısı ile budanan ve 1938 sonrası Türkiye siyaset arenasından neredeyse tamamen çekilen Kürtler de meclise peyderpey dönmüşlerdir.

İlginçtir ama hem CHP hem de DP içerisinde, daha sonra devlet tarafından “Kürtçü” olarak yaftalanacak onlarca isim vardır. İttihat ve Terakki tarafından 1914 başkaldırısı sonrası asılan Seyyid Ali’nin oğlu Selahattin İnan’dan tutun da Ağrı Dağı başkaldırısında komutanlık yapan Halis (Öztürk) Ağa’ya ve Şeyh Said’in torunu Melik Fırat’a kadar onlarca isim. Nitekim DP’nin kurucusu Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığı sırasında hazırlattığı Kürt raporunda, kendi partisinden birçok milletvekili de “Kürdistan istiklaline [bağımsızlığına] gönül vermiş biridir” diye işaretlenmiştir.

Hâsılı, devlet gerekli gördüğü bu değişimle kendi geleceğini belirleyip uluslararası sisteme eklemlenirken bu arada özellikle aşiret reisleri üzerinden Kürt/çü temsili de iç etmiş ve 90’larda zirveye ulaşmış bir kendine bağlama sürecinin de temellerini atmıştı.

Bir zamanların Kürtçüleri ve onların yarı Kürtçü oğulları ve çeyrek Kürtçü torunları vekil edilerek “ehlileştirilmiş”, günün birinde artık ağzına Kürt kelimesini almayacak kadar Türkleştirildiklerini bile fark edemeyecek düzeye getirerek bir “başarıya” imza atmıştı.

AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana Türkiye’de tıpkı çok partili sisteme geçiş dönemine benzer bir hava var. Erdoğan’ın kendisini sık sık Menderes’le özdeşleştirmesinin temelinde de bu benzerlik var.

Sekiz dönemlik iktidarın ilk birkaç döneminde, Türkiye’yi uluslararası piyasaya yeniden dâhil etme, yeni bölüşümden pay alma ve görünür bir oyuncu olma çabasıyla, liberal-demokrasi adına çok önemli adımlar atıldı. Ve ilginçtir ki partinin bu çıkış dönemlerindeki vekil listelerini oluşturan üç kanattan biri de Kürt kimliğiyle tanınanvekillerdir.

Hatta AKP’nin siyasal rakipleri, Öcalan’ın da Erdoğan’ı birkaç kez ipten kurtardığını söylemesi üzerine, bu iktidarın bir İslamcı – Kürtçü koalisyonu olduğu iddiasına giriştiler. Hatta bazı yazarlar hızını alamayarak TC’nin Güney Kürdistan ile ilgili çok rasyonel politikası ve o dönem Barzani ile kurulan dostane ilişki sebebiyle Erdoğan ile Kürt vekiller arasında Nakşibendilik kaynaklı bir bağın olduğunu yazdılar.

AKP iktidarlarının Çok Partili Sistem dönemine bir diğer benzer özelliği de Türkiye’deki mevcut sistemi değiştirmeye yönelik hamledir. Bu yönüyle Kürtler için de tarihin bir devrinde umut olduğu gerçeği inkâr edilemez. Neticede, Balyoz ve Ergenekonmeselelerinde bir encama ulaşamayan operasyonlar iktidarın hızını kesti ve 17-25 Aralık 2013 operasyonları onu çok ağır bir ‘tek’leme dönemine soktu.

Denilebilir ki değişim inancı, yeniden, değişmek istemeyen devleteuyum sağladı. Kısa bir süre sonra AB ile ilgili müzakereler rafa kaldırıldı, çözüm süreci sona erdirildi, federatif bölgelere dayalı bir başkanlık hayali yerini her şeyiyle “Türk tipi” başkanlık sistemine bıraktı, Kürtlere ve Kürdistan illerine yönelik şiddet dalgası başladı ve eski ortaklar arasındaki çekişme, başarısız bir askeri darbeye kadar vardı.

Hatırlarsanız, Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in başbakan olduğu DP iktidarı da 27 Mayıs 1960 darbesi ile son bulmuştu. Son bulmayan Erdoğan iktidarı ise Türkiye’yi OHAL ile yönetilen bir ülke haline getirdi ve kendisi dışında kimsenin nefes alamadığı totaliter bir yönetimde karar kıldı. Türkiye’deki bütün muhalif kesimler ve her devrin mazlumu Kürtler, dibe vuran bir adalet mekanizmasının kurbanları oldular.

Bu arada bir anayasa değişikliği referandumu ile Erdoğan, “Türk tipi” başkanlık sistemini getirmiş oldu.

Celal Bayar ve DP’lilerin Ocak 1947’deki ilk kongrede Tek Parti iktidarına karşı savundukları en önemli tez, cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması gerektiğiydi. Oysa Erdoğan, partili cumhurbaşkanlığını istedi ve referandum sonrası yeniden AKP genel başkanlığı koltuğuna oturdu.

Şu an bir geçiş süreci yaşıyoruz. Parlamenter sistemden “Türk tipi” başkanlık sistemine geçiş.

Yeni sistemde iktidarda olmak demek %50+1 demek. Bu yüzden de ister istemez zaten iktidarın büyük çabayla kamplaştırdığı ve iki kutba ayırdığı Türkiye’de geleceğin siyaseti de iki partili olacak. Tıpkı İkinci Meşrutiyet’in ilanı sonrası İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasında ikiye bölünen siyaset gibi, bugün de ittifaklar üzerinden benzer bir ikilik var.

Milliyetçi muhafazakârlar bir tarafta, ulusalcı laik ve dindarlar diğer tarafta.

Denkleme bir tek Kürtler uymuyor. Uymuyor zira 1990’lardan bugüne üçüncü bir taraf olarak arz-ı endam ediyorlardı.

Tasarlanan sistemin bozulmaması için Kürtler mecburen ya iki kutup arasında dağıtılacaklar -ki bu mümkün değil- ya da tümüyle siyasetin dışına itilecekler. %10 barajının düşürülmemesi ve HDP’nin barajı aşma garantisi olan partilerle ittifaka sokulmamasının nedeni de tam olarak buydu.

Artık HDP’nin ciddi bir baraj sorunu olduğu yöneticilerinin de söylemlerine yansıyor. Böylesi bir durumda Halkın Emek Partisi’nden bu yana oluşmuş Kürt siyasi merkezini tasfiye etmiş olacaklar. Bundan kurtuluşun tek çaresi ideolojik savrulmasına bakılmaksızın bütün Kürt fraksiyonlarının tek çatı altında ve Kürtlük etrafında birleşmeleri olacaktı ama görünen o ki bunun olmasına da izin verilmedi.

Aslında sadece HDP’den değil, dikkat edilirse devlet, bu son süreçle AKP ve CHP içindeki “Kürtçü”lerden de kurtulmuş oldu. Zira iki partinin de listelerinde Kürt kimliğine özgülenmiş hiçbir adaya yer verilmedi.

Merkezileştirme politikası gereği ortadan kaldırılan Kürt emirlikleri ve baskıya duçar edilen isyancı Kürtler, İkinci Meşrutiyet ile siyasete dâhil edildiler. Buradan kalan bakiye ise savaş zamanı kullanıldıktan sonra Cumhuriyet ve Tek Parti döneminde siyasetten diskalifiye edildiler.

Çok Partili Sistem’e geçiş ile yeniden meclise dönmüşlerdi, fakat şimdi yeniden ihraç ediliyorlar.

 

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


two × 1 =