MERHABA

Ben İsmet Ablak.
Bu mektup elinize geçtiğinde, ben sonsuzluk âlemindeki yeni yaşamıma, yeni başlamış olacağım. Doğrusunu isterseniz nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü dünyadayken bir doğduğumu, bir de cezaevindeyken yaşadıklarımı biliyorum. Tüm hayatım, anlamlı mahkûmiyet yıllarındaki sessizlikler içinde geçti. Ses olduğum tüm zamanlarda bile, sessizliğe itildim. Sanırım, ben varlığın en sessiz sesiydim.
Annem hep anlatırdı: “Oğlum, tüm çocuklarımın içerisinde en uysal olanı sendin. Sessiz, kendi halindeydin…’’
Kağızman’da yatılı okulu okurken de öyleydim. Türkçeyi pek bilmezdim ve bilmemek de suçtu. Konuşamadığımız için hep dayak yerdik. En çok dayak yiyenlerden biri de bendim. Çünkü sessizdim. Sessizliğim başıma bela olmuştu; tavır olarak bilinirdi. Yine bir ara devlet bize ayakkabı dağıtmıştı. Kara lastiklerimizin yanında, o siyah pabuçlar bize Hint kumaşı gibi görünmüştü. Ama hevesim kısa zamanda gazlı bezlerin sarı renklerinde boğuldu. Ayakkabımın tabanına çakılmış çivilerden biri paslı ucuyla ayağıma batınca, bir-iki günde ayağım irin torbasına dönüştü. Devletin benimle uğraşmaya zamanı olmadığından olacak ki beni bir haftalığına köye gönderdiler. Aradan iki ay geçmişti, ama beni soran kimse yoktu. O kadar sessizdim ki devlet beni ilk ve son kez unutmuştu.
Yazmalı kız, sessiz genç
Yıllar sonra gençliğimin kıyılarındayken, yine Kağızman’da bir inşaatta çalışıyordum. Karşı evde bir kız vardı. Ben iskeleye çıktığımda o da hep bahçede oyalanırdı. Sonra zaman geçtikçe, sessizce ısındık birbirimize. Uzaktan uzağa sessizce mesajlar saldık kalplerimize. Ben sağ elimi saçıma sürerdim. O başını kaldırır, kafasını sudan çıkarmış ördek gibi bir sağa, bir sola sallayarak saçlarını dalgalandırırdı. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilemezdim. Sonra ben çenemi kaşır, ardından da bahara çıkmış toy bir boğa gibi gerinirdim. Buna cevap olarak ‘O’, yazmasını açar, iki eliyle havaya kaldırır, birkaç saniye bekler, sonra yine ağır ağır saçlarına dolardı. Bunun da ne anlama geldiğini bilmezdim. Sadece hoşuma giderdi. Anlamını bilmediğimiz sessiz sözcüklerle, sessiz düşlerde konuşurduk. Birbirimizin isimlerini bilmezdik. Ben onu yazmalı kız olarak bildim. O da beni sessiz genç olarak bildi. Öylece bitti…
Sessizliğimi bozmak istediğim zamanlar oldu. Ama daha ilk adımımda hayallerim kanatlarından vuruldu ve içeri alındım. 20 gün boyunca Aliye bekânın sevgili kara kollarında, kara günlere, kâbuslara budandım. Ben yine sessizdim; bağırmadığım, konuşmadığım için, anamdan emdiğim ak sütü fitil fitil burnumdan getirdiler. ‘Acı’yı hissetmez olmuştum. Çünkü yoksulluk, yaşamı çoktan bir çile yapmış, sırtıma bağlamıştı. Yürek artık her acıyı kanıksamıştı. Ve ben yine sessizliğe devam ettim.
Önce 12 yıl ceza verdiler. Sonra nedense bu az görüldü ve bunu üçle çarpmaya karar verdiler. Hâkim : “Ne diyorsun’’ dedi. (içimden neler neler söylediğim bana kalsın da…) sözlü olarak kimliğimi ve halkların kardeşliğini ifade eden sloganların başına ‘biji’ yi ekleyerek bağırdım. Son 15 yıldır o çığlığımın yankısıyla, sessizce yol aldım ve devlet bunu hiç unutmadı.
Hastasın, hastalığını bilmezsin
Cezaevi yıllarım, çok zor yıllardı. Karartma gecelerini izleyenler, ya da ‘Bu insan çığlıklarını unutmayın’ diyenlerin hayatını bilenler, beni çok iyi anlarlar. Biz ‘insanlık onuru’ dedik. Ve bunun cefasına göğüs gerdik; sürgünler oldu. Dirhem dirhem eriyenler ve alev alev yananlar oldu. Ama biz bu soğuk demir ve duvar ortasında yaşamın sessiz çığlıkları olmaya devam ettik.
Evet. Cezaevi zordu, hele bir yanı var ki daha da zordu. Hastasın, ama hastalığını bilmezsin. Kendi adına hiçbir karar veremezsin. Kesilir-dikilirsin, ne olduğunu yine bilemezsin. Arkadaşlarına ulaşmak istersin ama ranzaya bağlı zincirin yol vermez. Her gün çöktüğünü görürsün ama anlatamazsın. Tükendiğini gören arkadaşlarının gözlerindeki çaresizlikle bir kezzap suyu gibi yakar içini. Çünkü sen eridikçe, onlar da erir seninle… Ve yine sessizce…
Abim bir daha gelmedi
Hastanede ilk ameliyattan sonra biraz düzelir gibi oldum. 12 gün kaldım. Tek başıma geçirdiğim günleri, neydim-ne oldum diye düşüncelerim olmadı değil. Çünkü hala ne olduğunu bilmediğim rahatsızlığımdan kurtulduğumu söylemişlerdi. Bu illet üç yıl önce başlamıştı. Her seferinde bir şurup ya da haplarla geçiştirilmişti. Konulan teşhis ise ‘psiklojik’ti. Hekim sözüydü ve gerisi Allah’a kalmıştı. Oysa midemden alınan bir avuç ur, teşhise ‘amenna’ dedirtecek cinstendi.
Derken bir gece vakti aniden titremeye başladım, gözlerimi hastanede açtım. Yine ameliyata yattım. Ameliyat olurken de kanser olduğumu söylemediler. Hani bilmiş olsaydım, belki sevdiklerimi bir biçimde hazırlardım. Böyle ani olmazdı gidişim. Romanya’da işçi olarak çalışan abim ilk ameliyattan sonra ziyaretime gelmişti. Çok etkilenmişti iki kemik, bir deri kalmıştım. ‘Haftaya yine gelirim…’ demişti. Ama bir daha gelmedi. Evdekilerden sordum. ‘Romanya’ya gitmiş’ dediler. Oysa kalp krizi geçirmiş. Benden önce buraya gelmişti. Çocukları daha çok küçüktü. Ölüm burada da kalleşti…
Burada kendisiyle görüştük. Durumu çok iyiydi. Diğer ağabeylerimi de iyi gördüm. Mazlum, Deniz, Hayri, İbrahim, Kemal, hatta Sokrat baba bile çok iyiler. Dünyadaki tüm erdem savunucularına selamları var. Bizim Berzan ve Mirze de yanımdalar. Zaten hastanedeyken de hep yanımdaydılar. İkisinin de alnında bir tutam ateş vardı ve hep gülümsüyorlardı.
İtiraf etmeliyim ki hastanede kaldığım o izbe yerde, bedenim çok zorlandı. Havasız ve ışıksızdı, hemen her gün ameliyata alınıyordum ve bedenim paralanıyordu. Dışarıdaki dostlar kan vermek için kilometrelerce yol gelip, sıra alıyorlardı. Yoksulluk hepsinin belini bükmüştü. Gözlerinin feri kaçmıştı. Damarlarındaki kan miktarı, hayata tutunmalarına ancak yetiyordu. Onun da yarısını bedenimi diri tutmak için veriyorlardı. Mahkûm arkadaşlarım da kanlarını paylaşmak için başvurmuşlardı. Ama bürokrasinin soğuk çarkları donmuştu.
Baygın olduğum zamanlarda ölümü hep gördüm. Kıyasıya bir hesaplaşma yaşadık. Beni zorlayan tek şey, son günlerimde yaşlı baba ve anamı göremeyişim, onlarla helalleşemeyişimdi. İkisi de çok hastaydı ve yürüyemeyecek kadar takatsizdiler. Zaten bir yıldan fazladır babamı göremiyordum. Artık bir şey işitemiyor, ayakta kalamıyordu. Anam ondan beterdi, dizleri tutmuyordu. Üç ay önce zar zor görüşüme geldi. Giderken duvarlardan tutunduğunu gördüğümde, nefesim bir yılan gibi boğazıma dolanıp vermişti. Kader olmazdı bu…
Bacım hep yanı başımda kalmak istediyse de, günde üç defa, yalnız yarım saatliğine kalabiliyordu. İşte ruhen zorlandığım an o zamandı. Çünkü sancılarım o çıplak duvarlarda kırmızı izler oluşturduğunda, sayıklamalarımın parmaklıklara çarpıp yankılandığında, bacımın nasıl için için kan ağladığını görüyordum. Benden saklasa da, gözlerindeki derin boşluk çaresizliğini ve ıstırabını yansıtırdı. Gözler de çocuklar gibidir ikisi de yüreğin aynasıdırlar.
Kimseye kırgın değilim
Sözü fazla uzatmak istemiyorum. Buradan kimseye kırgın değilim. Bedenim yenik düştü, ama ruhum hâlâ kalan sağlardadır. Üstelik artık dört duvar arasında değilim. Yüreği halkla, özgürlükle yeşeren herkesin sıcak soluğuyum. Beni son günlerimde sevenlerimle vedalaşma şansından mahrum bırakanlara da kırgın değilim. Bilirim ki onlar bir gün annelerinin gözlerinin içine bakma cesaretini kendilerinde bulduklarında, zaten vicdanlarının kahredici masumiyetin utancında boğulacaklardır.
Sözü bitirirken, TARAF’a çok teşekkür ederim. Özellikle Ahmet Bey’e. Benim gibi hukukun azizliğine uğramış insanlara gösterdiğiniz hesapsızlık, ilgi ve alakanın, ödenen bedellerin boşuna olmadığını göstermiştir.
Ben, sessizce yaşadım. Sessizce direndim ve bu dünyayı sessizce terk ettim. Gücümü sizlerden ve daha önce inançları uğruna gidenlerden aldım. Beni hastaneden alan tüm Iğdırlı hemşerilerime ve bana birçok konuda yardımcı olan tüm hastane personeline teşekkür ediyorum. Sizin şahsınızda tüm dostlarıma ve insanlığa veda ediyorum.
Sevgiyle kalın.
İsmet ABLAK
D.T.= 1968 IĞDIR (Alican)
Ö.T.= 2009 ERZ. (Hast. 18 Tem.)

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

Yorum Yap

  1. Merhum Ismet Ablak hevalin ismini yàd ettigi sevgili yolda§i Berzan kanimca iç anadolu Kurdlerinden Berzan olmali.
    Iç anadolu Kurdlerini avrupada orgùtleyen çok yetenekli orgùtçùydù.
    Sonra Abdullah Oçalan bu arkada§i avukat Hùseyin Yildirimi korkutmak için ayaklarindan silahla yaralatti.
    Sonrada geri çagirilip §ehid ilan edildi.
    Tabi yanilmiyorsam.
    çùnkù PKK,de yanliz bir Berzan vardi.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


4 × 4 =