ŞÜKRÜ GÜLMÜŞ’E ZİYARET

Ulaş Boz

1975 yılında Dersim/Mazgirt'te doğdu. Marmara Üniversitesi Iletişim Fakültesi/ Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu. Türkiye'de Ulusal televizyonlarda kameramanlık ve kısa bir süre de yönetmenlik yaptı. Eylül 2009'dan beri Almanya'da yaşıyor.

Tüm Yazıları

 

Şubat’ın 23’ü, hava güneşli ama oldukça soguk: 2 derece.

Frankfurt’tan yola çıkmış Essen şehrine gidiyorum. Yaklaşık iki buçuk saatlik yolum var.

Beni yola düşüren şey iki gün önce aldığım bir haber. Telefonumu elime almış, Şükrü Gülmüş’e WhatsApp’tan mesaj yazmıştım.

Şükrü Abi merhaba, nasılsın?

-Sağ ol, Reha Sentrumda tedavi oluyorum.

Geçmiş olsun Ağabey. Yeni bir durum mu var yoksa eski sağlık sorunları mı? Müsaitsen seni arayabilirim birazdan.

-31 Ocakta kısmi felç geçirdim. Şu anda hastanedeyim. Gerekli bilgiler Facebook sayfamda var. Şu anda odamda başka hasta da var. Yatma saati, yatacam. Sabah tedavi egzersizleri var. Yarın görüşürüz.

Hemen Şükrü Abi’nin Facebook hesabına göz atıyorum. Saçı sakalı gitmiş, adeta 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi tıraşı gibi bir tıraşla Şükrü Abi’yi görüyorum.

Şaşırıyor ve üzülüyorum.

Ertesi gün de öğle saatlerinde Şükrü Abi’yi arıyorum ve hastalığıyla ilgili sohbet ediyoruz biraz. Kendisini ziyarete gelmek istediğimi söyleyip tekrar geçmiş olsun dileğinde bulunuyorum ve telefonu kapatıyorum. Telefonu kapattıktan sonra aklıma geliyor ve Şükrü Gülmüş’e “Ağabey, yemek istediğim bir yemek ya da tatlı var mı? Çekinmeden söyle lütfen” diye yazıyorum.

O da bana, “Bu kadar yol geliyorsun, gelişin her şeye bedel. Ama 2 paket beyaz Marlboro alsan 1980’lerin Lübnan Suf Dağları’nı yâd ederim. Pir’le orda başlamıştık” diye yazıyor.

“Alırım, sorun değil”

23 Şubat günü Essen’e doğru yola çıkıyorum.

Haliylen yol boyu o güne dek Şükrü Gülmüş’e dair bildiklerim, ondan okuduklarım aklıma üşüşüyor. Kafamda sorular birbirini kovalıyor.

Saat 13:30’da Şükrü Gülmüş’ün bulunduğu rehabilitasyon merkezinin önüne varıyor, arabayı park edip arkadaşımı bekliyorum. Beklediğim arkadaşım da gelince Şükrü Ağabey’in verdiği adrese doğru yürüyoruz. Binaya girip ikinci kata çıkıyoruz. Ordan da verilen oda numarasını buluyoruz. Oda kapısında iki hastanın ismi var. Biri Alman, diğeri “Mehmet Gülmüş” olmak üzere iki isim kapıda yazıyor. Kapıyı önce yavaşça tıklıyor, sonra içeri doğru yavaşça süzülüyorum, arkadaşım da arkamdan. İçerde tek bir hasta var, ama Şükrü Ağabey yok.

Soruyorum…

“Gülmüş dışarı çıktı” diyor oda arkadaşı.

Dışarı çıkıp koridora bakıyoruz, yok. Telefonumu çıkarıyor, “Şükrü Abi nerdesin, biz senin odanın önündeyiz” diyorum. “Dışardayım, bir sigara yaktım, siz giriş katına kantine gelin” diyor. Hemen iniyoruz zemin katındaki kantine… Kantini göz ucuyla tararken dışarıyı da gözümle tarıyorum. “ Kıyafetiyle Saidi Nursi’yi andıran, sırtı bize dönük bu adam da kim böyle” diye içimden geçirirken, kendisi birden sigarasını söndürüp hastaneye doğru dönüyor. Dizlerine kadar uzayan derviş elbisesi ve onun devamı külahıyla kafasını kapatmış, bir tuhaf adam! Facebooktaki fotoğraflarını görmemiş olsaydım O’nun Şükrü Gülmüş olduğunu çıkaramazdım büyük ihtimalle. “Aha Şükrü Abi dışarda, işte geliyor” dedim yanımdaki arkadaşa . Galiba Şükrü Abi’nin kıyafetine bizim dışımızda başka insanlar da tuhaf tuhaf bakıyordu, ya da bana öyle geldi. Şükrü Abi içeri girdi, içimizi ısıtan dostane bir bakışla sıcak bir merhaba diyerek bizimle öpüştü ve bir masaya geçip oturduk. Yoksa çevredekiler bu haliyle onu daha çok bir Afgan’a mı benzettiler ne!

 

Ben ardı ardına kısa kısa  sorular soruyorum, Şükrü Abi yanıtlıyor. Hemen ardından aklıma geliyor ve araya girip “Pardon, eğer seni yoruyorsa sohbet, hiç kendini zorlama, ben de fazla sorularla seni yormayayım” deyince, Şükrü Abi “yok” diyor, “Aksine doktorlar daha çok konuşmamı öneriyorlar çene kaslarım için”

31 Ocaktan itibaren yaşadıklarını özetliyor bize.

Konuşurken sürekli avcunda tuttuğu kağıt mendille de ağzını siliyor. Sol tarafını vuran felçten ötürü dudak kasları (ağzın sol tarafı) çalışmıyor ve ister istemez konuşmayla beraber tükürük istem dışı dudak arasından sızıyor, o da sarkan tükürüğü sık sık silmeye çalışıyor.

16 Şubattan beri bu rehabilitasyon merkezindeymiş Şükrü Ağabey.

Üstündeki mont kazak karışımı hırkayı taa 1989 yılında Suriye’den bir arkadaşının getirttiğini ve hâlâ giydiğini söylüyor gülümseyerek.

 

Biz sohbete dalmışken hemşirenin biri gelip araya giriyor ve “Sayın Gülmüş sizi arıyoruz, sizin ateşiniz var ve siz yerinizde değilsiniz, hemen odanıza çıkın lütfen” diyor. Biz de kendisine eşlik edip yukarı çıkabilir miyiz dediğimizde, tabiiki diyor hemşire. Beraber Şükrü Abi’nin odasına çıkıyoruz.

Daha sonra doktor geliyor odaya. Şükrü Gülmüş’e  “Diğer değerleriniz normal ama kanınızda iltihap var, siz daha evvel ciğer nakli olduğunuzdan ötürü size her ilacı da yazamıyoruz, bu durum için bugün Üniversite hastanesine sizi göndermemiz gerekecek, bu gece belki orda kalabilirsiniz, ya da hemen bu gece tekrar geri buraya gönderirler sizi, orda kalmanız gerekmeyebilir de”

Şükrü Abi’ye çocuklarının isimlerini, kendisini görmeye gelip gelmediklerini, gerekli alakayı gösterip göstermediklerini soruyorum.

“Ben normal bir evlilik yaşamadım. Topu topu 3 yıl ilk eşimle birarada kalmışlığım var. Örgüt işleri, cezaevi şu bu derken çocuklarla normal bir dialoğum olmadı. Onlara zaman ayıramadım.

Babasız büyüyen bütün çocukların bir kanadı kırıktır. Devrimci mücadelede profesyonelce yer alanlar önce eşlerini ve çocuklarını kaybederler.

Ben kızımı yıllar yıllar sonra kazandım diyebilirim. Adı Mizgin (Kürtçe’de müjde demek). Oğlum ise (Tekoşin, mücadele demek) içe kapanık, bana pek açılmıyor. Hala aramızda bir mesafe var, kapanmamış bir mesafe, aslında beni artık anlıyor diyebilirim” diyor.

93’te turist olarak ama tedavi amacıyla Almanya’ya gelir Şükrü Gülmüş, sonra iltica talebinde bulunur.. “97’de kızımı bakıcı olarak getirttim, eşimi de çok daha sonra ancak 2000 yılında getirebildim. Eşim, bu yine PKK ile hareket eder, yine bizi bırakır gider korkusuyla uzun yıllar direndi, Almanya’ya gelmedi” diyor. Oğlunu da illegal yollarla getirtir.

96 yılında tedavisi için örgütün Avrupa sorumluları Mustafa Karasu ve Kani Yılmaz, Şükrü Gülmüş’ün bir yurtsever bayanın evine yerleşmesini uygun görürler. O dönemde Gülmüş, Apo’ya karşı tavır almıştır ama örgüt bunu fazla dışarıya yansıtmaz. Avrupadakiler kontrol altınta tutmaya çalışırlar Gülmüş’ü. Gülmüş tam bu noktada ciddi bir iddiayı dile getiriyor ve bunu yazmış olduğu kitapta dile getirdiğinin altını çiziyor. “Evinde kaldığım bayana benimle ilgilenmeleri görevini verirken yemeklerime parça parça zehir koyarak benim “uygun hale getirilmemi” de söylüyorlar. Ben evdeyken kötü oluyordum, ne zaman ki evden uzaklaşsam düzeliyordum. Derken bir gün bayan arkadaş bana bunu itiraf etti” diyor.

Başını sallayarak “bize neler neler çektirdiler bunlar” diyor…

Sevgili Şükrü Abi ile bir araya gelip de ona  Diyarbakır Cezaevi’ni sormamak olur mu!

O yıllara gidiyoruz sık sık. Konular hafiften değişse de mecramız aslında hep aynı. Pkk, Diyarbakır Cezaevi, Bekaa,  Mazlum, Kemal, Hayri vs…

 

“Biz yaşamı uğrunda ölecek kadar çok seviyoruz, sözünün aslısı ‘Ölmek istemiyorum ama böyle de yaşamak çok zor’ şeklindeydi. Ben bu sözü Kemallerin şehadetinden sonra Kemal’e uyarladım ve ‘Biz yaşamı uğrunda ölecek kadar çok seviyoruz’ şeklinde formüle ettim” diyor.

Hafif bir şaşkınlık geçiriyorum, sözün onun tarafından bu şekilde sloganlaştırıldığını ilk kez duymuş oluyorum.

“Dörtlerin Gecesi” adlı kitabın kendisinin yazdığını, ama başkalarının ismiyle basıldığını söylüyor, ki ben de bu bilgiyi önceden bildiğimi, Selim Çürükkaya’nın da bunu teyid ettiğini hatırlatıyorum.

“Selim de yazık, orda kaldı” diyor. “O’na da oyun oynanıyor, başına iş getirmek istiyorlar” diyor.

 

Cep telefonumu çıkarıyor, kendisinin paylaştığı Diyarbakır Cezaevi’nden bir fotoğrafı gösteriyorum. Bu fotoğrafta kim kimdir diye bana göstermesini rica ediyorum. Parmaklarıyla başlıca isimleri başlıyor göstermeye, Mehmet Şener, Mustafa Karasu, Mehmet Can Yüce, Selim Çürükkaya, Ben, Fuat Kav, Hamili Yıldırım diye başlıyor göstermeye.

“Senin Başur Bakure sitesi ne durumda Şükrü Abi?” diye soruyorum. Fazla ilgilenemediğinden dert yanıyor. Kısa, günübirlik  yazıları Facebookta paylaştığını, daha uzun yazı yazmak istediğinde ise Başur Bakure’de yayınladığını söylüyor.

 

Şükrü Gülmüş…

64 yıllık ömrüne çok şeyler sığdırmış, saçı sakalı beyazlamış, biraz başına buyruk, biraz mızmız, biraz deli, biraz ters olarak anlatılan bu yaşlı delikanlı şimdi bir hastanede, bir rehabilitasyon merkezinde tedavi görüyor.

İlerde Kürt ve Kürdistan tarihi yazıldığında kimin hayat hikayesinin, nasıl, ne şekilde yazılacağını bilemeyiz. Onu ilerde onurlu, dürüst tarihçiler, araştırmacılar yazacaktır.

Ama biz şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz; Şükrü Gülmüş ve Diyarbakır Cezaevinde kalan diğer tüm yoldaşlarının saf, temiz hayalleri vardı. Onlar bunun bedelini ödediler. Şimdi karşılarına çıkan hastalıklar, perişanlıklar, akıl almaz acılar, kederler hep bu hayallerinin faturasıdır. Tarih bunu ya yazacak ya yazacaktır!

Şükrü Ağabey’e veda ederken koluna girip, “Bana sözün var, belgeselini çekmeden postu sermek yok Şükrü Abi” diyerek takılıyorum kendisine.

“21 Mart’ta Newroz’da burdan çıkmayı planlıyorum. Hedefim odur. Belgeselde çok daha ayrıntılı konuşurum” diyor.

Kendisine şifalar dileyerek vedalaşıyoruz.

Bir odaya sığmayan Xoce’yi oda arkadaşıyla başbaşa bırakarak odadan ayrılıyoruz.

Görüşmek üzere sevgili Şükrü Ağabey…

 

Ulaş Boz Yazıları
1975 yılında Dersim/Mazgirt'te doğdu. Marmara Üniversitesi Iletişim Fakültesi/ Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu. Türkiye'de Ulusal televizyonlarda kameramanlık ve kısa bir süre de yönetmenlik yaptı. Eylül 2009'dan beri Almanya'da yaşıyor.

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


two × two =