Take a fresh look at your lifestyle.

Aysel Çürükkaya

0 102

Aşık Veysel “ömür” denen serüveni “iki kapılı bir han” olarak tasvir eder. Hanın giriş kapısı dünyaya gelişi, hanın diğer kapısından çıkış ise bu dünyadan göçü sembolize eder. Ömür, bu iki kapının açılıp kapanması arasındaki zaman dilimidir.

Dünyaya gelerek hak kazandığımız bu zaman dilimini nasıl ve neyle dolduracağımız, hayatta verdiğimiz kararlarla ilintilidir. Küçüklüğümüzde anne ve babamızın, yetişkinlikte ise kendi inisiyatifimizle aldığımız kararların toplamı “hayat” serüvenimizi oluşturur.

 

Şu hayatta öyle insanlar vardır ki, onlarla tanışıp sohbete başladığınızda kendi serüveninizi bir tarafa bırakır, gözlerinizi dört açarak onları dinlemeyi yeğlersiniz. “Ulan bizim yaşadığımız da bişey miymiş” dersiniz.

Benim bugün size anlatacağım insan da bende tam bu duyguyu yaratmış biridir. O konuştuğunda benim kendi sorunlarım buhar olup gitmişti.

O konuşmuş, ben susmuştum.

 

Sevgili okur, sana bugün hayat hikayesini anlatmaya çalışacağım kişi Aysel Çürükkaya.

Bu ismi daha önce duydun mu duymadın mı bilemeyeceğim. Bu yazıyla belki de ilk kez duymuş olacaksın!

Benim harcım değil bir köşe yazısına Aysel Çürükkaya’nın hayatını sığdırmak. Bunu tevazu olarak alma lütfen; bu hakikaten böyledir.

Aysel Çürükkaya’nın hayat hikayesi, olsa olsa bir ustanın elinde çıkma iki-üç ciltlik bir romana sığabilir. Benim burada yazacağım şeyler, ancak O’nun hayat hikayesinin kaba bir tasviri olabilir. Ondan ötesi değil…

Aysel Çürükkaya veya kızlık soyadıyla Aysel Öztürk isminin ilk kez nerde geçtiğini hatırlamıyorum şimdi; ama şu kadarını iyi hatırlıyorum: 1999 yılında okuduğum, eşi Selim Çürükkaya’nın yazmış olduğu “Apo’nun Ayetleri”nde ve “Kürdistan Aktuell” sitesinde bu isim geçiyordu ve yavaş yavaş kendisini tanımaya ve merak etmeye başlamıştım. Adı geçen sitede yazıları da vardı ve bazen o yazıları fırsat buldukça okumaya çalışırdım.

 

Derken zamanla Kürt sorunu ve Pkk ile ilgili okumalarım arttıkça daha da tanınır oldu benim için Aysel Çürükkaya.

 

AYSEL ABLA İLE TANIŞMA

Aradan yıllar geçti.

Dünya küçükmüş derler ya, sahiden de öyleymiş; günlerden bir gün kendisiyle tanışma imkanını buldum ve öylelikle tanışmış olduk kendisiyle.

Aysel Çürükkaya ile o ilk karşılaşmam çok talihsiz bir güne denk geldi.

Tarih 5 Kasım 2016 idi. Yer, Almanya’nın Bremen şehri.

Sait Çürükkaya birkaç gün önce malum patlamayla yaşamını yitirmiş, Avrupadaki Kürtler onla vedalaşmak için toplanmıştı. Ben de orada olmak için yola çıkmıştım. Aysel Çürükkaya’yı ilk kez orada görecektim.

Daha evvel gazete sütünlarında adlarını gördüğüm, yazılarını okuduğum ama birebir tanışmadığım pek çok isim gibi Aysel Abla da oradaydı.

Demek ki senle böyle bir günde karşılaşmak varmış Aysel (Medya) Abla! Kadere bak…

Üzücü bir gündü ve morali çok kötüydü. Kendisiyle fazla konuşamadık o gün. Sadece toplantı sonunda kendimi tanıtmış, sonra da birlikte bir fotoğraf çekilmiştik, o kadar.

O gün törenin yapıldığı salonda kürsüye çıkıp konuştuğunda salondaki pek çok insan gibi benim de gözlerim dolmuştu. O günlerde Facebook hesabımda o günü anlatırken, “Salon en çok onun sözleriyle sallandı” diye yazmıştım.

Şunları söylemişti aklımda kaldığı kadarıyla:

“Ben bugün yoldaşımı yitirdim! Ben generalimi yitirdim! Ben O´nu ilk tanıdığımda 10 yaşında bir cocuktu. Gözleri çakmak çakmaktı.

Çürükkayalar!

Siz belki kardeşinizi yitirdiniz. Yegenleri, siz belki amcanızı yitirdiniz. Ben yoldaşımı yitirdim.

Çürükkayalar!

Kaldırın başınızı, öyle yere bakmayınız. Selim Çürükkaya, sana söylüyorum, kendini öyle yıkamazsın.

Çürükkayalar!

Kaldırın başınızı, siz ağlayamazsınız bugün…”

 

BELGESEL ÇEKİMİ

O gün, Bremendeki o salonda onca insanı bir arada görünce dönüş yolunda bir proje canlandı kafamda. Avrupada siyasi mülteci olarak yaşayan eski PKK’lilerden bazılarının hayat hikayesini çekecektim; onların belgeselini yapacaktım.

Bir süre sonra bu projemi hayata geçirmek için kolları sıvadım.

Kamera karşısına geçmesi için düşündüğüm kişilerden biri de Aysel Çürükkaya olacaktı.

Selim Çürükkaya ile yaptığım telefon konuşmalarımda bu niyetimi kendisine bildirdim ve ikisiyle çekim yapmak için zaman kollamaya başladım.

Yaklaşık 40 gün sonra kafamdaki projeyi nihayet pratiğe dökme fırsatı ortaya çıktı. Belgesel çekimi için gerekli malzemeyi temin edip yola çıktım.

Ki Sait’in kırkı veriliyordu ve bu çekim biraz da o günlere denk geldi.

10 Aralık 2016 Cumartesi günü nihayet Aysel Abla’yı kamera karşısına oturtabildik. Günlerdir hazırladığım sorularımı nihayet artık sorabilecektim.

Ekip arkadaşım sevgili Hülya Şahin ile birlikte Aysel Abla’ya her soruyu sorduk. Çocukluğundan başlayarak  taa bugünlere getirdik.

Öyle bir hayattı ki onun yaşadığı, doğrusu kimse onun yerinde olmak istemezdi. Biz de soruları sorarken hiç imrenmedik onun yaşadıklarına.

Bunu söylerken yanlış anlaşılmasın, kimseyi putlaştırıp ilahlaştırmıyorum; bu yola baş koyup da hayatı acılarla dolu olan pek çok insan var. “Bu yaşananlar sadece Aysel Abla’ya özgüdür” demek elbette yanlış olur, abartı olur. Ne var ki her hayat hikayesinin, devrimci mücadelede yer alan her bir bireyin apayrı bir hayat öyküsü var. Tıpkı Aysel Çürükkaya’nın hayatında olduğu gibi. İlerde bu belgeselin montajını bitirip de sizlere izlettirebilirsem işte o zaman ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

 

AYSEL ÇÜRÜKKAYA’NIN HAYATI

Gelin şimdi Aysel Çürükkaya’nın romanlara, filmlere konu olacak hayatından bazı satırbaşlarına göz atalım.

1958 yılında Dersim’de (Tunceli) Taptik Köyü’nde dünyaya gelir. 3 erkek 4 kız kardeşin en büğüdür.

Baba memur, anne ev hanımıdır.

Kendi deyimiyle ilkokulda öyle çok parlak bir öğrenci değildir.

Büyüyünce avukat olmak ister.

 Ortaokul’dan sonra Tunceli Öğretmenokulu’na girer. Okulda pek çok sol örgüt vardır ve ortalık kaynamaktadır. Halkın Kurtuluşu’na(HK) sempatisi vardır ve onlara takılır. (Aysel Çürükkaya’nın tabiriyle HeKe’ye) Derken bir süre sonra okuldaki başka bir grubun söylemleri ona çok daha hoş gelir. Bu grup kendilerine “Kürdistan Devrimcileri” adını vermektedir. “Ne bileyim, nenemin, büyüklerimizin anlatımları, Dersim katliamında olanlar, bizimkilerin yaşamıyla örtüşen şeyler söylüyorlardı bunlar” diyerek ulusal sorunun farkına varır, zamanla onlara meyleder. Bu grupta ilerde PKK’nin kurluş ve gelişim aşamasında görev üstlenecek çok önemli isimler vardır. Tam o günlerde bu gruptan birinin yakın göz markajındadır. Kız arkadaşları “bu adam seni takip ediyor, sana aşık” dedikleri kişi Selim Çürükkaya’dan başkası değildir. Zaten bu grupla ilişkiye girmesine de vesile olan kişi de yine O’dur.

Selim ne yapar eder Aysel’in gönlünü alır ve iş evlenme aşamasına kadar gelir. Bir büyük sorun vardır ama ortada; Selim Sünni, Aysel ise Alevi bir ailenin çocuğudur. Üstelik Aysel, amcaoğluna “Beşik kertmesi” yapılmıştır doğduğunda.

Evde kıyamet kopar. Anne babası mümkünatı yok kabul etmezler. “Çevremizde örneği yok, sünni bir aileye o dönem kız verildiği” diyor Aysel Çürükkaya.

Aysel aileye karşı kararlı bir şekilde karşı koyar ve babasına “sen beni vermezsen ben kaçarım” der. Babaya kararını kabul ettirir. Babası kendisine o gün şöyle der:

“Bak, bu evden çıktıktan sonra yarın öbür gün sorun yaşar da bu kapıya dönersen…”

“Hayır baba, bir gün açlıktan ölsem de bu kapıya geri gelmeyeceğim” diyerek kararının arkasında dimdik durur.

Aysel’in bir diğer hesabı da şudur: “Şayet sevdiğim adamla evlenirsem daha iyi, daha rahat politika yaparım”

1978’in Eylül ayında evlenirler.

Ama daha eli kınalı bir gelinken Selim Çürükkaya aranır duruma düşer. “Evliliğimizin o ilk bir yılında toplasan ya bir ya da iki ay ancak birlikte kalmışızdır” diyor Aysel Çürükkaya.

Kendisi de siyasal çalışmalara başlar. Pkk’nin yavaş yavaş bölgede teşkilatlanmaya giriştiği günlerdir.

Bingöl, Muş, Varto, Bulanık ve Malazgirt’te çalışmalara katılır. Birlikte çalıştığı kişiler Mehmet Can Yüce, Resul Altınok, Zeki Palabıyık, Mehmet Karasungur ve Zeki Yıldız’dır.

 

MAZLUM DOĞAN’LA YAKALANMASI

Bir gün Urfa’da bir toplantı olur. O toplantıya katılmak için Aysel Çürükkaya’da Urfa’ya gider. Cemil Bayık, Duran Kalkan, Yıldırım Merkit gibi isimler vardır toplantıda. Bazı kararlar alınır. Sınırlara yakın yerlere gitme kararı da bunlardan biridir.

Askerle polisin Türkiye’de köşe bucak solcu, komünist veya Kürt gençleri avladığı bir dönemdir. Her yerde sıkı denetim vardır.

Grup Urfa’dan Mardin’e gidecektir.

Cemil Bayık ve Duran Kalkan bir arabaya, Aysel Çürükkaya, Yıldırım Merkit ve Urfalı bir şoför diğer arabaya binerler. Cemil Bayık ile Duran Kalkan’ın bindiği araba önden gidecektir, bir tehlike anında arkadakilere sinyal verecektir.

“Arabalar hareket etti, biraz ilerde bir mahallede bir evin önünde biri daha bizim arabaya bindi. Mazlum Doğan olduğunu bilmiyordum, O’ymuş. O da binince devam ettik.  Derken bir yerde trafik bizi çevirdi. Ben öndeki arabanın nasıl, ne zaman, nereye kaybolduğunu anlamadım. Güya önden gidip bize sinyal verecekti. Benle Yıldırım Merkit iki sevgili rolüne girdik, sözde sevgili olarak kaçmışız. Mazlum ‘Bırakın, belli ki gençler birbirini sevmişler, gönül işidir bu’ diyerek polisi ikna etmeye çalıştı. Polis ikna olmadı. Bir ara Urfalı şöför çaktırmadan Mazlum’a ‘Gaza basıp son sürat kaçsak mı ‘ dedi, ama Mazlum bunu redetti. Polis bir bana bir de Yıldırım Merkit’e baktı ve ‘Hayatta inanmam, bu kız nasıl bu çirkini kabul eder’ mealinde sözler söyledi. Derken bizi aldılar ve Urfa merkeze götürdüler.”

Karakolda işler kötüye gider. Her kes sahte kimliklidir. Mazlum Doğan bir ara çaktırmadan oturduğu sandalyenin astarına elindeki belgeleri tıkıştırır. “O sahne hâlâ gözümün önündedir” diyor Aysel Çürükkaya. Meraklı bir bekleyiş başlar, kimse neler olacağını tam kestirememektedir.

Polisin cephesinden bakıldığında ise olacaklar bellidir, nettir. Polis işkenceye başlar. Önce Aysel Çürükkaya hedef alınır; arkadaşlarının gözü önünde Aysel’e tekme tokat girişilir.

Amaç, erkeklerin kendisine acıyıp araya girmesi ve tüm olan bitenin itiraf edilmesidir.

“Bizi yanyana duvara dayadılar, yüzümüz duvara dönük. Mazlum bir ara bir fırsatta bana ‘sana çok yükleniyorlar, dayanamayacaksan bırakabilrsin’ dedi.

‘Sakın! Kesinlikle kimse konuşmasın, ben konuşmam, ne yaparlarsa yapsınlar’ dedim.”

Dayak öyle bir hâl alır ki Aysel bayılır, kendinden geçer.

“Sanırım hamileydim ve orada çocuk düşürdüm. Kanamalarım oldu” diye anlatıyor, insanın içini delen sözleriyle.

Orada 7 gün işkence görür ve oradan da “Deve Geçidi” denilen yere, Kolordu Komutanlığına götürülür.

“ ‘79’un Kasım ayının ilk günleri olması lazım” diyor Aysel Çürükkaya.

İşkence burda da devam eder. 17 gün sonra tutuklanır ve Diyarbakır Cezaevi’ne konulurlar.

Gerek gördüğü işkence gerekse de gözaltındayken çocuğunu düşürdüğü fikri Aysel Çürükkaya’yı allak bullak eder ve psikolojisi bozulur. 6 ay o psikolojiyle yaşar.

Bu arada Pkk’nin önemli kadroları da yakalanmış ve aynı cezaevine getirilmişlerdir.

 

“Bir görüş gününde M. Hayri Durmuş beni gördüğünde kendini tutamadı ve bana sarılarak ‘sana ne oldu böyle’ diyerek ağladı, hiç unutmuyorum” diye sürdürüyor sözlerini Aysel Abla.

 

DİYARBAKIR CEZAEVİ

Artık meşhur(!) Diyarbakır Cezaevi’nin tutsaklarından biridir Aysel Çürükkaya.

Esat Oktay Yıldıran döneminde Diyarbakır Cezaevin’de yapılanlar artık hemen her kesin malumudur. Burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yok.

Aysel Çürükkaya’nın sadece Diyarbakır’da yaşadıkları bile başlı başına ayrı bir roman, ayrı bir filmin konusu olur.

Sayısız açlık grevine ve 2 kere de ölüm orucuna yatırır bedenini. Ölüm orucunun biri 30, diğeri 49 gün sürer.

“Ben, Sakine Cansız, Fatma Çelik, Gönül Atay…  Dördümüz ölüm orucundaydık. Günler ilerledi. Biz gün gün eriyorduk. Öyle bir noktaya geldi ki Sakine ile ben duvara tutunup hâlâ hareket edebiliyorduk, ama Fatma ile Gönül artık tâkattan düştüler, yatalak duruma geldiler. Böyle artık ölüme yürüdüğümüzü düşündüğümüz günlerden bir gün Sakine’ye dedim ki, ben aynaya bakacam. ‘Bakma, kesinlikle bakma’ dedi. Ben yine de baktım. Alnım öne fırlamış, yüzüm bitmiş, hani ilkel insan figürleri olur ya, aynen o haldeyim. Kendimi tanınmaz halde gördüm. Hani size nasıl anlatayım”

Aysel Abla anlatıyor, biz, arkadaşım Hülya ile yutkunarak dinliyoruz.

“Bizi ölümden vazgeçirmek için ailelerimizi artık devreye soktular. Askeri hastanede tutuluyoruz. Bir anne baba düşünün ki evladı gün gün tükenip ölüyor gözlerinin önünde. Babama dedim ki, ‘bakın, kararımıza saygılı olun ve karışmayın. Onların bize acıdığı yok, sizi kullanıyorlar’.

Annem dördümüze çiçekli pijamalar getirmişti. Anneme vasiyet ettim, ‘öldüğümde bu pijamayı giydirirsin, saçlarıma da bol bol o lavanta kokusunu sür”

Neden lavanta kokusu diye soruyorum Aysel Ablaya…

“Küçükken bizim evde o kokudan vardı, annem saçıma hep sürerdi, çok hoşuma giderdi, ben de o kokuyu çok severdim ve bunu vasiyet ettim”

“DAMARIMDAN KAN YERİNE SU ÇIKTI”

Belgesel çekimimiz esnasında Aysel Abla’nın anlattığı bir başka olay vardı ki, bu, ekip arkadaşım Hülya’nın bir yerden sonra dayanamayıp hüngür hüngür ağlamasına sebep olmuştu. Hülya’nın ve Aysel Ablanın gözyaşları birbirine karışırken, benim de soracaklarım boğazımda düğümlenmiş, çekime kısa bir ara vermek zorunda kalmıştık.

“Bir gün Cezaevi doktoru içeri girdi, kollarımızdan kan almak istedi. Enjektörü koluma koydu, damardan kan alacak, ister inanın ister inanmayın, belki anlatacağım size yalan gibi gelebilir, sadece su çıktı. Adam boynundaki teleskopu aldı yere attı, dedi ki, ben fizyolojiye inanmıyorum, sen nasıl hâlâ yaşıyorsun, hâlâ konusuyorsun, hâlâ benimle tartışıyorsun, dedi ve gitti”

Diyarbakır Cezaevin’de bunlar yaşanırken, yıllar sonra, Aysel’in mensubu olduğu örgütün lideri Diyarbakır Cezaevi’nde direnenleri “bir tas çorba için” direnmekle suçlayacaktır. Diyarbakır Cezaevi’ni anlatan kitapların kendisinden bahsetmediğinden dert yanacak, bundan sonra yazılacak kitaplarda bu noktanın işlenmesi gerektiğini emredecekti.

İçerde asıl direnen kendi ruhuymuş! Bu görülmemişmiş!

Öyle ki, bir zaman sonra Aysellerin yol arkadaşı, Sakine Cansız’ın bir zamanlar sözlüsü, Diyarbakır zindanının mahpusu Hamili Yıldırım şöyle diyecektir: “Direnen ben değildim, içimdeki Apoculuktu!”

(Gün oldu, devran döndü.. Yıllar sonra Öcalan Türkiye’ye getirildi ve direnmenin D’sini göremedik kendisinden; itirafçı oldu. Merak eden hem videolarını izleyebilir hem de Cumhuriyet savcısının sorgusunu bulup okuyabilir)

Aysel Abla’ya, “Ne zaman Sakine Cansız ismi bir yerde geçse nedense aklıma hemen sen gelirsin, senin adın geçince de hep Sakine Cansız aklıma gelir” dediğimde, Aysel Abla, “ Hayret, halbuki biz en çok Fatma ve Gönül’le en uzun kaldık” diyor.

Aysel Abla’ya, “Sakine ile aranızda Zazaca mı Türkçe mi daha çok konuşurdunuz?” diye sorduğumda, “Zazaca da konuşurduk, Türkçe de” diye yanıtlıyor.

Aysel Çürükkaya 6 yıl 6 ay yaattıktan sonra Diyarbakır Cezaevi’nden 19 Şubat 1986’da, infaz yasası gereğince 4 yıl genel gözetim altında kalmak şartıyla salıverilir.

Genel gözetim yeri Dersim’dir. Her gün karakola gidip imza verecektir. Çıkar çıkmaz anne babasının tavsiyesiyle önce Bingöl’e, Selim Çürükkaya’nın ailesinin yaşadığı eve gider. Dokuz gün orda kalır. Sonra anne babasının evine gider, yani Dersim’e.

“İki ay kadar dışarda kaldım. Bir ameliyat geçirdim o süreçte. Zaten sağlık durumum kötüydü. Ölüm orucu vücudumda hasar yaratmıştı, ellerim ilk başlarda bi’şey tutmuyordu. Titriyordu. Derken Pkk’li Hidayet Bozyiğit’in verdiği bir ifadeye dayanılarak, ‘Yeniden örgütü toparlamak’ suçlamasıyla tekrar tutuklandım.”

 

DAĞA GİDİŞ

Aysel Çürükkaya bunun üzerine yemin eder, burdan çıkarsa bir daha devletin eline düşmeyecek, dağa gidecektir.

15 gün sonra kendisini serbest bırakırlar.

Bingöl’e gider.

Artık dağa gidiş için arayışa başlar. Örgütün dağ kadrosuyla ilşkiye geçer ve günlerden bir gün evi terk eder.

“yiğitsen uslandır beni
ey yasakların
kahpeliğin
ve soygunların koruyucusu
türkü çağıran kızlarımı sustur
ve kahraman oğullarımı,
mezar kaza kaza kederli, kızgın
tohum serpe serpe hünerli
ve sömürüle sömürüle bomboş
ve açlığın
ve zulmün izlerini
derin uçurumlarında taşıyan ellerimi
nacaklara ve tırpanlara sarılan ellerimi
mavzerlere sarılan ellerimi
zincirlere vur gücün yeterse”(*) 

 

“Direk Bekaa’ya götürmediler mi, gider gitmez dağda mı kaldın?” şeklindeki soruma, “Hayır, Bekkaa’ya gitmedim, dağlardaydım. Kürdistan’ın gitmediğim dağı, ovası, mezrası kalmadı. O dönem silahlı propaganda dönemiydi. Çatışmalar süreçle arttı” diyor.

6 yıl dağlarda kalır.

Sohbetin burasında dağları, dağda kalmayı, bir kadın olarak dağ yaşamının inanılmaz zorluklarını anlatıyor. İlk baharda coşan dereler, kışın boğazına kadar kar-tipi, yazın yılanlar, sıcak hava, banyo yapamama vs…

Ama tüm bu zorlukların orta yerinde şöyle bir cümle de sarf edip bizi hayrete düşürüyor: “İnanır mısın, beni Kürdistan’ın dağları iyileştirdi. O dağlar olmasaydı ben ölüm orucundan sonra düzelmez, sakat kalırdım”

Kod adı “Rojda”ymış. “Türk basınında Rojda deşifre olunca, Medya  kod ismini aldım” diyor.

Dile kolay, 6 yıl dağları mesken edinir. Hep ölümle burun buruna yaşar.

Dağlar, tepeler,döşek; gökyüzü yorganıdır. Hayatta kalabilrsen kısa kısa uyuyabilrsin.

Nice badireler atlatır. Bir mucize olarak hayatta kalmayı başarır velhasılı.

 

“ÖNDERLİK SAHASI”

Yıllar sonra Bekaa’ya çağrılır…

Pkk’lilerin tabiriyle “Önderlik sahası”na…

Tekrar Öcalan’la karşılaşır. Burada bilinenden farklı bir sistem vardır ve yoldaşlık ilişkilerinin yerini tam bir kumpas düzeni almıştır. Kendisi de olanı biteni yaşayarak öğrenecektir.

Diyarbakır Cezaevi’nden çıkıp da adı sanı olan her kes gibi, Aysel’in de “burnunun sürtülmesi, iradesinin kırılması ve bir hiç olduğunun” anlaşılmasının, anlatılmasının zamanıdır.

Sıra ona gelmiştir.

“Ne gibi şeyler seni rahatsız etti Aysel Abla, neler diyordu Öcalan” şeklindeki soruma, “İşte yapının karşısına çıkarılıyorsun, 500 kadar insanın önüne… Ve  habire seni aşağlıyor. Hele bir de o kadar göz seni izliyorsa daha da kötü oluyorsun.

-Beceriksiz, diyor.

-Özel savaşın pratiğini uygulamkla suçluyor.

– Medya arkadaş yıllarca o dağlarda kalmış ama o dağların kıymetini bilememiş, diyor.

-Kendisi eski Pkk’li ama hiçbir zaman Pkk’li olamamış, diyor…

Böyle olunca kendi kendime düşünüyordum, ‘ya hu daha insan nasıl Pkk’li olur?”

Bu eleştiriler, orada bir süre kalmış olanların yabancısı olduğu eleştiriler değildir. Bilenler iyi bilir.

Aysel Çürükkaya’nın orada yaşadıkları, gördükleri başka bir romanın, başka bir filmin konusu olabilecek türdendir. O’nun yaşadıklarını bir portre yazısına sığdırmak kesinlikle mümkün değildir. İşte bu yüzden yazının taa başında belirtmiştim bunu.

Aysel Çürükkaya’nın yukarda anlatmaya çalıştığım direnişçi kişiliği zamanla yerlebir edilir ve kendisi de zamanla sistemin bir dişlisi, parçası haline gelir (getirilir).

Tıpkı Sakine Cansız gibi…

Aysel Abla konuşurken bazen duraksar, uzaklara dalar. Hafızasının birçok şeyi artık taşıyamadığından dert yanar. “İnan, dağda yaşadığım çoğu şeyi de artık anımsayamıyorum” diyor. Ölüm orucunun en kötü etkisi bu olsa gerek!

Fotoğrafları bize gösterirken parmaklarıyla adeta mezar taşlarını adımlıyor.

Neler gördü bu gözler, neler duydu bu kulaklar, neler yaşadı bu can, der gibidir çektiği “ahhh ah”lar…

“Şu arkadaş şu olayda, bu arkadaş bu çatışmada” diye diye hatırladığı simaları gösteriyor. Ölüm tarlasında geziniyorsunuz onla fotoğraflara bakarken…

Gencecik yaşta ölenleri gösterdikçe Yunus Emre’nin dizeleri aklıma  geliyor…

“Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi”

 

Sevgili okur,

Aysel Çürükkaya’nın bir yazıya sığmayan hayat hikayesini burada ancak keserek sonlandırabilirim.

Aysel Çürükkaya’nın Bekaa’da yaşadıkları…

Daha sonra Öcalan tarafından Avrupa’ya gönderilişi…

Avrupa’da yaşadıkları…

Sonrasında örgütten ayrılışı, ayrıldıktan sonra gizli saklı 10 yıl yaşayışı…

Avrupa’da işçi oluşu…

Tüm bu konu başlıkları bu yazıya dahil değil… Umarım bir gün devamını yazabilirim.

Düşünüyorum da, şimdilerde Almanya’nın bir şehrinde hayat gailesi ile ev ve işyeri arasında mekik dokuyan bu kadının tüm bunları yaşayan kişi olduğunu yoldan geçen birine söyleseniz kim inanır…!

 

(*) Orhan Kotan-Gururla Bakıyorum Dünyaya

 

 

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

6 − 3 =