Nizamettin Maskan ile Söyleşi (3)

N. Ferhat Sagnic

ferhats13@hotmail.com

Tüm Yazıları

 

F. S: Bana oradaki 24 saatini anlatır mısın?

N. M: Askerler cezaevine tam anlamıyla hakimdi. , koğuşların içi tertemizdi bunu tutuklulara yaptırtıyorlardı. Kalk komutuyla herkes kalkardı. İstiklal marşından tut 10 yıl marşına kadar bir çok ırkçı marşları söyletiyorlardı. Kalk tahminen saat 5 veya 6 civarıydı. İki üç dakika elimizi yüzümüzü yıkar, traş olurduk. Sonra hemen askeri eğitimde yanaşık düzen denilen eğitime başlardık, askeri yürüyüş yapardık Bu eğitimi ırkçı faşist marşlar eşliğinde yapardık. Hele bir Kıbrıs marşı vardı ki bu marşı sağcılar canı yürekten söylerken biz solcular bunu istemeyerek kerhen söylerlerdik. Bunun için de çok dayak yerdik. Tüm günümüz hep marşlarla geçiyordu .

Çok yüksek sesle söylememizi isterlerdi, Saat 9 gibi yat verirlerdi. Sonra ben Diyarbakır’da yapılanların bir küçük örneğinin de Mamak‘ta yapıldığını görmüş oldum. Havalandırma saatleri, ayrı bir işkenceydi. Koğuştan havalandırmaya çıktığımızda askerler sağlı sollu dizilir biz de aralarından koşar adımla geçerdik. Bu arda askerler coplarla neremize gelir hesabını yapmadan döverlerdi.

Askere bakmak onlara ayrıca bir işkence için fırsat yaratıyordu çünkü orada askerin yüzüne bakmak büyük bir suçtu kafalar dik ve yukarı bakmak zorunda idik. Biz askerleri geçtikten sonra nizami bir sıraya girer ve marşlar okumaya başlardık, sayım verirdik. Burada kural en yüksek sesle emirleri tekrar etmek veya komutları yerine getirmekti. Sıraya soktuklarında bir sağcı – bir solcu şeklinde sıralanırdık. Faşistler komutları en yüksek perdeden söyledikleri için dayaktan kurtulurdu ama biz devrimciler onların sesi kadar yüksek sesle bağırmadığımız için dayak yerdik.

F. S: Peki sizin Kürt oluşunuz size bir ‘’ayrıcalık’’ tanıyor muydu?

N. M: Mamak’ ta yoktu bu “ayrıcalık”. Ki olsaydı daha çok işkence görmemize neden olurdu. Bunu daha sonra DAL ‘da ki işkencelerimde gördüm, onu anlatacağım. Havalandırmadan çıkarken de aynı dayakları yer öyle çıkardık. Havalandırmalarda bire bir işkencelerde vardı. Hemen, hemen tüm günümüz dayak yemekle geçiyordu , sadece bir nebze de olsa yemek esnasında rahattık. Ama şunu açıkça söyleyeyim ki bir saniye boş zamanımız yoktu. Burada kişisel olarak yaşadıklarımı anlatmak istemiyorum. İnsan o
hücrelerde MAL dı onlar için.

F. S:Mahkeme sürecine gelelim mi?

N. M: Benim poliste ifadem yoktu. İşkenceleri teşhir anlamında bir ifade verdim. Sadece evde yakalanan kitaplar vardı. Bunun üzerine tahliye oldum. Tahliye olunca genelde polis tekrar mahkeme kapısında alırdı. Ama beni almadılar. Davam daha sonra Rizgari Alarizgari davasıyla birleştirildi. Tutuklanan arkadaşlarımız da Diyarbakır cezaevine götürdüler. Daha sonra hakkımızda 125 -168 -171 den dava açıldı. İlk duruşmaya katıldım. Dava sonucu bir çok arkadaş ceza aldı, ben ise beraat ettim. Sanırım kitaplarımız müsadere edilmek üzere SEKA ya gönderildi

F. S: Aslında bu konulara sonra gelecektik, ama madem şimdi bu konulara geldik sizin ikinci büyük göz altınız DAL ‘da olmuştu. Bunu da bize kısaca anlatır mısınız?

N. M: Öncelikle her iki gözaltından çıktığımda gördüklerim beni yeniden düşüncelere sevk etti. Genelde Türkiye’ deki devrimci hareketlerin ileri sürdükleri noktalarda olmadıklarını gördüm; ne örgütlemede, ne direnişte, ne sorguda, ne de cezaevinde. Asıl önemlisi nede dışarıda iken halkla olan ilişkilerinden de görmedim. Burada anlatmak istediğim şu: Türkiye sol hareketi halkla, işçi sınıfı ile ciddi bir diyalog sağlayamamıştı , halka inememişti ve halktan çok kopuktu 12 Eylül’de Türk solu tümüyle ezilirken Kürt solu, tüm örgütlerdeki dinamik unsurların bir çoğu PKK saflarına geçerek direnişe geçti. Açıkçası süreç içinde dinamiklerimiz oraya kaydı. Ben bunda bir çok Kürt siyasi hareketin in merkezi anlamdaki kadrolarının büyük zaaflarının payının olduğuna inanıyorum.

F. S: DAL sürecine nasıl gelindi?

N. M: Mamak’tan çıktıktan sonara İmar İskan Bakanlığı’ndaki eski görevime geri döndüm. İmar İskan bakanı Şerif Tütendi. Bizim eski Karayazı kaymakamıydı Ailece tanışıyorduk , babamın dostuydu, onun sayesinde sorun çıkarılmadan bu kadar badireden sonra tekrar işime dönebiliyordum. Ben cezaevinden çıktıktan sonra merkezi düzeydeki bir çok arkadaşın alanı terk ettiğini gördüm. Mevcut kalanlarla çok ciddi bir dayanışmaya girdik. Aslında polis tarafından takip edilebileceğimi de düşünüyordum. Var olan arkadaşlarla siyasal mücadeleye kaldığımız yerden devam ediyorduk.. Güne uygun bildiriler basıp dağıtıyor, yurt dışında ve bölgedeki arkadaşlarla diyalog kuruyorduk. Bu ilişkileri de Veysi Bulan aracılığı ile yapıyorduk.

Veysi Bulan profesyonel olarak çalışıyordu. Arkadaşımız Veysi bana göre yetersizdi ve bana da ihtiyacı olduğuna inanıyordum ona her konuda destek veriyordum. Bir gün Mersin’de bir arkadaş yakalandı. Veysi Bulan’ın evini göstermek üzere arkadaş polisleri alıp Veysi’nin evine götürmüş.. Veysi evde yokmuş. Arkadaşımız polislerle evden çıkmış, caddede yürürken Veysi’yle karşılaşmış ve Veysi’yi polise ihbar etmiş.. Veysi yakalandıktan 2 saat sonra benim, Ayşe Yalçının , Fikret Özdemirin, Ahmet Özdemirin ve Ali Kemal’ in ismini veriyor Ali Kemal ’ın dışında saydıklarımı göz altına alıyorlar.

6 Ekim 1981 günü polisiler beni işyerimden aldılar. Sonra meşhur DAL’a götürdüler (bu kelimenin açılımı;Derin Araştırma Labratuvarı imiş ) Daha DAL ‘a girmeden gözlerimi bağladılar. Beni hiç bekletmeksizin sorgulama odasına aldılar. “Nizamettin sen bir kere elimize geçtin , seni tespit edememiştik, ucuz kurtulmuştun, Veysi Bulan elimizde, senin örgütle olan ilişkilerini, (Alarizgari), bütün faaliyetlerinizi bize anlattı, akılın varsa kendini ezdirtme , bize yardımcı ol, biz de sana söz veriyoruz mahkeme sürecinde sana yardımcı olacağız” dediler vs….

Bu kez deneyimim vardı, bunların bana zarf attıklarını biliyordum. ben polislere” ne yapmışım , madem Veysi ne yaptığımı biliyor bir de gelsin yanımda söylesin, benim hiçbir örgütle alakam yok, hepsi yalandır ‘’ dedim. Bunun üzerine beni sessiz olmam, asla tek kelime konuşmamam konusunda ikaz ve tehdit ettiler. Ben anladım ki Veysi’yi getirip yanımda konuşturtacaklar. Onlar Veysi’nin benim orada olduğumu bilmesini istemiyorlardı; çünkü orada olduğumu bilirse Veysi direnecekti. Onun için susmamı istiyordu.

Ben de biliyordum ki Veysi orada olduğumu bilse en azından benim hakkımda çok şey söylemez. Çok şeyi göze alarak mutlaka Veysi’ye burada olduğumu hissettirecektim. Bunlar Veysi’ye “anlat bakalım Nizamettin le neler yapıyordunuz “ diye sordu. Veysi tam konuşacağı sırada ben araya girerek “ VEYSİ BANA İFTİRA ATMA” dedim. Bunu der demez kafama çok güçlü bir yumruk yedim.. Polislerin oyunu tutmayınca artık Veysi’ye “senin Nizamettin’e bir önerin var mı ?”diye sordular.

Veysi de’’ Nizamettin kendini ezdirtme ben de buraya ilk geldiğimde direnecektim ama baktım ki ben dirensem de her şeyi bana söyletecekler madem öyle ezilmeden konuşayım dedim , ben her şeyi anlatım , sen de aklı selim davran bildiklerini sonradan söyleyeceğine şimdi söyle, ezdirtme kendini” dedi. Ben şiddetli bir tepki gösterdim; ”Sadece bireysel anlamda aydın ve demokrat bir insan olduğumu söyledim”. “Veysi’yi de sol çevreler içinde tanıdım, aynı çevreden olduğumuz için tanıyordum;bunla herhangi bir örgütsel bağım yok. ” dedim. Bir an sessizlik oldu ve gülüşmeler başladı. Sanırım Veysi de hala ordaydı.

Kesin bir emirle “soyun bunu” dedi biri. Beni soydu Çırılçıplak kaldım. Ben utanırken, onlar utanmıyordu. Sonra erkeklik organıma birkaç jop gibi bir çubukla vurmaya başladılar.. Zaten ilk alındığımda benim yumurtalıklarımı sıkmışlardı, (bunu yapan Kemal Yazıcıoğluy du). Daha sonra beni ikiye katlıyarak bir araba lastiğine soktular ve tekerlekteyken ayak tabanlarıma vurdular. Bunu yaparken arada da sorular soruyorlardı Hatice Yaşar’ı, İbrahim Güçlü’yü, Ali Kemal’i soruyorlardı.

Ben de “siz haksızlık yapıyorsunuz, benim bunlarla ilişkim yok; Hatice yi de ismen tanıyorum.. Ayaklarımın tabanı patlayınca beni araba tekerleğinden çıkardılar, birisi “buna bir de cop sokalım” dedi. Başka biri “Nizamettin bu adam ciddidir çekinmeden cop sokar, bir şeyler söyle de kendini kurtar” dedi. Ben de “ben bildiklerimi söyledim başka da bir şey bilmiyorum..
Bu birinci seans bittiğinde hücreye aldılar. Hücrem bir insan boyunda ve bir metre genişliğinde idi duvarların her iki yanında. Bel hizasında sağda solda iki kelepçeli halkalar monte edilmişti. Benim iki elimi de ayrı ayrı bu halkalara bağlayıp , ayakta kalıp oturmamı engellemek için bunu yapıyorlardı. Karanlık hücrede yalnız kaldım. O ara Veysi’ye işkence yapmaya başladılar. Veysi’nin sesini, net duyabiliyordum. Veysi yakalandığındaki ilk iki saat içinde ne söylemişse söylemişti zaten, galiba bu sefer direnişe geçmişti.

Ama onun direniş anlayışı da çok farklıydı. Şöyleki : “Ben bilmiyorum , bunu Nizamettin bilir “ Bir başka soruda “bunu da o biliyor” başka isimler vererek direnişini böyle sürdürüyordu. Bir müddet sonra bunlar Veysi’yi de bırakıp çekip gittiler. Gece yarısına doğru Ayşe arkadaşın sesini duydum. Ayşe’nin de getirildiğini, Ayşe’ye de direk elektrik verdiklerini anladım. Daha sonra gürültülü bir ekip geldi; şarkı ve türkü söylüyorlardı, içeride birkaç tur atıp panik havası yaratmak istiyorlardı.

Biri kapıma bir tekme vurdu “Ulan Nizamettin sen neymişsin “ le başlayan bir küfür sağanağı içinde mazgaldan göz bağımı içeri attı. göz bağımı bağlamamı istediler istediğini yaptım ve,. beni hücreden çıkardılar. Sorgu odasına aldılar, beni tekrar soydular, belden aşağı soymuşlardı. Bir sandalyenin üstüne çıkardılar, elimi arkadan büyük bir bezle bandajlayıp bağladılar;kollarımdan yukarıdaki demire geçirdiler, bunun daha sonra “Filistin usulü askı” olduğunu anladım. İşte o an müthiş bir acı hissettim , nefesim kesilecek gibi oldu;. ”bana ne yapacaklar” diye düşünüyorum. Kulağıma bazı mekanik sesler de geliyordu. Biri “ penisime klipsi bağla ve ıslat” diyordu ‘’Nizamettin burada ya konuşur çıkarsın yada ölün çıkar her halde sen Yaşar Gündoğdunun başına gelenleri biliyorsun;O burada kabadayılık yaptı cesedi çıktı.

Zaten seni göz altına alırken giriş kaydını da yapmadık. Her an seni de öldürebiliriz. Onun için aklını başına al konuş” dediler. Askıda çok acı çekiyordum Biri “Nizametin sende kalp filan var mı ?” diye sordu , ben de “hayır” dedim. Anladım ki bana ceryan verecekler. Bu arda biri kafamın üstüne baskı yaparak askıdan daha çok acı çekmemi sağlıyordu bu ara biri sesini yükselterek. Dedi ki :”Bu senin tepende duran, sana işkence yapan da senin hemşerin dır, Kürttür, istersen onunla konuş. ” Bu kişi daha konuşmama fırsat vermeden ”nizamettin-de bı peyve”dedi. bir Kürdün bana işkence yapması çok zoruma gitti, içimden bu şahsiyetsize küfür etmek geldi, ama ucuz kahramanlığın yeri olmadığını , bunun sonucunun kötü olabileceğini düşündüğümden sadece ona “sen Kürt olamazsın” dedim “; Kürt olsaydın bu haksızlığa karşı çıkardın. ”. Bunun üzerine bir ucu penisime , bir ucu parmağıma olmak üzere klipsi bağlayıp cereyan vermeye başladılar. Cereyan bu, bağırtıyor adamı. Bir ara hafızamı sileceklerini söyleyip kafamdan cereyan vermeye başladılar; beynimin içindeki akımı görür gibi oldum.

Adeta beynimin içinde kıvılcımları görebiliyordum. Bana ısrarla Ali Kemal’i soruyorlardı, örgüt ilişkilerini soruyorlardı,. Her “bilmiyorum” deyişimde cereyanın dozajını arttırıyorlardı. Ben bir türlü bayılmadım ki bayılmayı çok istiyordum Tam baygınlık anında beni muğlakta bırakıp “amir geldi” deyip indiriyorlardı. Bu işkence farklı biçimlerde sürüp gitti, bana çok işkence yaptılar yaşadıklarıma arkadaşlar da şahittir. Mütemadiyen bir mesai vardı o işkence hane de..

Sanırım 300 den fazla tutukluyduk 15 günün sonunda beni tekrar hücremden çıkarıp bir duvara dayayıp gözümü açmamı söylediler ve elime birkaç resim verdiler. baktım ki ben ve Ali Kemalle yan yana iken resimlerimizi çekmişler çok kısa süreli bir panik yaşadım ama sonradan kendimi toparladım :” bunları tanıyorum” dedim “birisi. benim “ diyince dalga geçerek aferin bravo, “bak kendini tanıya biliyor” dediler. Bu 15 gün süresince dışarıda operasyonlar yapılıyordu ve hakkımda konuşanlar olunca hep işkenceye alınıyordum.

Ayşe de‘yi işkenceye alıyorlardı Ayşe de yiğit bir kız çıktı, o da bize zarar vermedi. 35 gün kaldığım DAL’ da son beş gün hariç (o da yaralarımın biraz iyileşmesi için) işkence yapmadılar. Yoksa tüm 30 gün boyunca Türkiye’de o zamanlar uygulanan tüm işkencelerden nasibimi aldım ;ancak 5 veya 6 günü babamın beni bulması sonucu benim gözaltına alınmam resmiyete geçirildi ve artık işkence öldürmeyecek kadar yapılıyordu.

 

N. Ferhat Sagnic Yazıları
ferhats13@hotmail.com

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


twelve + 7 =