Saraykapı Cezaevi…….

Murat Dağdelen

muratdagdelen21@hotmail.com

Tüm Yazıları

Sivil polisler beni büyükçe bir kapıdan içeriye soktuklarında, uzamış saç, sakalım kirlenmiş giyisilerim ve yediğim bir yumruğun şişirip morarttığı gözümle, korkunç görünüyor olmalıydım ki, herkes bana bakıyordu. Cezaevinin ara kapı denilen bölümünde beni teslim etmek ve bir an önce buradan çıkmak isteyen polislerin aceleci tavırlarına, beni teslim alan gardiyanların  ağırdan alan tavırları eşlik ediyordu. İşlemler devam ederken, kısa boylu, kahverengi takım elbiseli, otuz yaşlarında görünen   birisi yanımıza geldi, etrafımda döndü ve Polislere “ Bunu dağda mı yakaladınız? Niye buraya getirdiniz ki, öldürüp bir yere atsaydınız”  daha polisler ona cevap vermeden  “ Defol lan alçak herif” diyip üzerine doğru bir hamle yapınca polisler ve gardiyanlar araya girip beni durdurdu. Kısa boylu, kahverengi takım elbiseli ve bana alaycı bakışlarla bakan adam, şaşırıp bir adım geri attı. Tedirgin olmuş bir sesle, gardiyanın birisine “ İşlemleri hemen bitirin, bunu da koğuşlara almadan  bir kaç gün hücreye atın” dedikten sonra ayrıldı.   Polisler, teslim kağıdınını aldıktan sonra çıkıp gitti. İki gardiyan eşliğinde başka bir bölüme geçmek için yürüdük. Bir kapının önünde durduk, gardiyanlardan benim yaşlarımda görünen biri “ Geçmiş olsun Murat. Keşke bizim ikinci müdüre öyle davranmasaydın. Sen beni hatırlamadın fakat biz seninle tanışıyoruz. Aynı okulda, aynı dönemde  okuduk. Kusura bakma seni hücreye koyacağız, bir ihtiyaç olursa seslen geliriz. Bugün iş çıkışı babana uğrar, buraya getirildiğini haber veririm” dedikten sonra elini uzatıyor, uzattığı elinini sıkıyorum o beni kendine çekip kucaklıyor. Demir bir kapıyı açıyor, loş ve rutubet kokan hücreye giriyorum. Okul arkadaşım olduğunu söyleyen gardiyan “Şimdilik idare et. Müdür gidince, temiz battaniye ve yiyecek, içecek bir şeyler getiririz. “ dedikten sonra ayrılıyor. Köşede kartonların üzerine serili battaniyeye uzanıyorum. Uzanır uzanmaz gözlerim kapanıyor ve derin bir uykuya dalıyorum.

30 yıl sonra yeniden Saraykapı cezaevinin önündeyim.  Bu kez yanımda polisler yok. Tutuklu değilim yani. Yaşamımda ilk kez bir cezaevinin önüne tutuklu değilken, kendi isteğimle geliyorum. Burası artık cezaevi değil. İçeride restorasyon çalışması yapılıyor. Sanat galerisi olacakmış herhalde. Bana kalırsa yargısız infazlar müzesi yapılsa daha uygun düşer. Kuşbakışı olarak bakıldığında Diyarbakırı çevreleyen surlar bir kalkan balığına benzer, iç kale dediğimiz saraykapısı da bu kalkan balığının baş kısmı gibidir. İşte baş kısmında 90 yıllarda derin devlet dediğimiz yapının işkence ve infaz karargahı oluşturulmuş. Ve o dönemde gözaltına alınıp işkenceden geçirilen ve infaz edilen insanların gömüldüğü bir yer burası. AKP hükümeti, Saraykapı cezaevi, eski Adliye Sarayı ve Hz. Süleyman camisinin olduğu bu bölgeyi restore etme çalışmaları başlattığında, Jandarma karargahının olduğu bölgede kazılan ilk 20 metrede 15 insan cesedine ait kemikler bulunmuş.

Cezaevi kapısının önüne doğru yürüyorum. Kapının önünde sigara içen iki sivil içeriye girmeme izin vermiyor. Yasakmış. Mecburen dışarıdan bakıyorum. Ön cephesine Türk bayrağı asılmış. Heryere asıldığı gibi. Onlar bırakmasada ben duvarın arkasına bakabiliyorum. Çünkü orada yaşadım, dostluklar biriktirdim. Gözlerim dalıyor. Ne ağlamak, ne gülmek, ne de başka bir şey, buruk bir sızı sadece hissettiğim. Buruk bir sızı yanlızca.

Hani bir dışarda olsam,

hep yürürüm, durmam.

Benimle beraber yürür

gökyüzü, toprak,

hürriyet, benimle beraber.

Gökyüzü, toprak ve hürriyet,

ne güzel şeyler.

Hani bir dışarda olsam,

belki günlerce, uyumam.

Sabahları yok artık o kahpe uyanışım.

Duvarda kaldı gözlerim.

Dalmışım.

3. Koğuş

İki gün sonra beni hücreden çıkarıp, önce berbere, sonra da cezaevinin tek siyasi koğuşu olan 3. koğuşa götürüyorlar. İçeriye girince birileri beni karşılıyor yer gösteriyor. Gösterdikleri ranzaya yerleşiyorum. Tutuklulular sırasıyla geçmiş olsun ziyaretine geliyor. Bir tepside yiyecek ardından çaylar ikram ediliyor. İçlerinden birisi, “Sıcak su hazır heval, kalk bir banyoya gidelim” deyip bana yol gösteriyor. Banyo denilen yer koğuşun tuvaletlerinin olduğu yerde küçük bir duş yeri. Burada büyük plastik bir kovanın içinde sıcak su duruyor. Beni oraya götüren ranza komşum elindeki banyo havlusunu, temiz iç çamaşırları ve pijamayı  kapının üstüne asıyor elindeki bir kalıp sabunu bana uzatıp “Heval üstündekileri çıkarıp kapının dışına bırak ve kapını kapat” dedikten sonra ayrılıyor. Dediği  gibi yapıyorum. Bir güzel yıkanıyorum. Yaralarım sağalıyor, poliste işittiğim küfürler, aşağılamalar, hakaretler başımdan aşağıya döktüğüm her tas suyla birlikte akıp gidiyor.

İşim bitince  giyinip dışarıya çıkıyorum. Beni banyo’ya getiren arkadaş bir plastik leğen içinde, köşede çömelmiş kirli çamaşırlarımı yıkıyor. Yanına gidip “Heval lütfen bırak ben yıkarım” diyorum ama nafile. “Heval sen git istrahat et ben hemen hallederim” Utanıyorum, mahçup oluyorum.  Ama bütün ısrarlarıma rağmen, kesinlikle bırakmıyor. Çaresiz  ranzama geri dönüyorum. Döşeğimin üzerine temiz yatak yüzü serilmiş, yastığım temiz, battaniyem tertemiz bir yorgan yüzüyle kaplanmış. Kuşlar gibiyim!  Tertemiz bir iç çamaşır ve pijama, sabun kokan nevresimler! İnsan bazen bir bardak sıcak çay, bir içten merhaba, samimi bir gülüş ile karşılaşınca çok mutlu olur. Bu küçük anlar dünyanın bütün malına bedeldir.

Çamaşırlarımı yıkayan arkadaş, geliyor, çamaşırlarımı asmış, elinde küçük bir tepsi, içinde küçük bir demlik ve iki bardak. Aylarca birlikte yattığımız ve onu tanımış olmaktan ve cezaevi arkadaşlığı yapmaktan onur duyduğum ve hala özlediğim bu arkadaş, Nusaybin’in akağıl köyü muhtarı Abdullah Yiğit’ti. O mükkemmel bir adamdı. Adı gibi yiğit, mütevazi, çok saygın bir arkadaştı. Çok sonra duydum ki, cezaevinden çıktıktan sonra PKK’e gerillası olmuş ve bir çatışmada yaşamını yitirmiş. Çok üzüldüm ve hala onu andıkça yüreğim sızlıyor. Bu cezaevinde yaklaşık bir yıl geçirdim. Çok değerli insanlarla tanıştım. Ahmet Türk, Abdullah Yiğit gibi cezaevinden çıktıktan sonra PKK’ye katılan ve o da bir çatışmada yaşamını yitiren Süleyman Aslan, Hizni Hoca, Ömer Tekin, Hatip Uluk ve isimlerini hatırlayamadığım bir çok arkadaş. Ayrıca dışarıda yol arkadaşım, kadim dostum Vahit ile yıllar sonra burada karşılaşıyorum.

İki bölümden oluşan cezaevinin tek siyasi koğuşu bizimkiydi. Yaklaşık yüzyirmi tutuklu vardı koğuşta. Çoğunluğu PKK’ye  yardım veya yataklıktan tutuklanmış yoğun işkencelerden geçirilmiş köylülerden oluşuyordu. O zamanlar içeride küçük mutfak tüpü bulundurmaya izin veriliyordu. Üç katlı ranzalarda yatıyorduk. İdarenin verdiği yemek çok kötü olduğundan kendi yemeğimizi kendimiz yapıyor ve birlikte yiyiyorduk. Koğuş çok kalabalıktı. Akşam sayımı bitince, koğuşun demir kapısı sabah beşe kadar üzerimize kapatılırdı. Koğuşun açılabilen pencereleri olmadığından tek hava aldığımız yer kapının üzerinde bulunan ve dışarıyla içerdeki hava sürkülasyonunu sağlayan uçak motoruna benzeyen pervanenin çalıştırılması ile oluyordu. Akşam yemeğinden sonra sigaralar yakıldığında koğuşu kesif bir duman kaplıyor, gözgözü görmez oluyordu. Banyo yaptığımız suyu kendimiz ısıtıyorduk. Bunun için bir yemek kaşığı, uzun bir elektrik kablosu ve bir priz gerekliydi. Delinen kaşığın deliğinden kablo geçiriliyor ve kaşık suyla dolu plastik bir kovaya sarkıtılıyor, kablonun uçları elektirik prizine sokuluyordu. Su kısa sürede kaynıyor ve istediğimiz zaman banyo yapabilmemize olanak sağlıyordu. Her hafta koğuşumuzu sabunlu sularla yıkıyor tertemiz ediyorduk. Koğuş sorumlusu yapılmıştım fakat bu bana hiç iyi gelmedi doğrusu. O kadar çok işim oluyordu ki, sabah beşte koğuş kapısının açılmasıyla birlikte  voltaya ilk çıkan ben oluyor, gece ancak 12- 1’de uyuyabiliyordum. 

Bizim koğuşun sorunları ile uğraşmak yetmezmiş gibi, diğer adli koğuşların sorunları ile de uğraşmaktan kendime zaman bulamıyordum. “Cezaevinde zamanım yoktu” dediğim bazı kimseler bana “Şaka Yapıyorsun” demişlerdi.

İlginç koğuş arkadaşlarımdan birisi olan Hizni hocayı sizlere anlatmalıyım. Hizni hoca, öğretmendi, fakat siyasi nedenlerden dolayı öğretmenlikten atılmış. O da serbest ticarete atılmış, kuyumcu olmuş. Nusaybin’de ailesini geçindirdiği küçük bir kuyumcu dükkanı varmış. Kapı komşusu da saatçi Saruhan. O da bizim koğuştaydı. Saruhan koğuşun en dibinde en üst ranzada yatardı. Kimseyle fazla konuşmaz, çok az voltada bulunurdu. Kendisinin yaptığı küçük bir dokuma tahtası ile halı dokurdu. İnsanlardan uzak duran Saruhan’ının bu uzak duran hali ilgimi çekmişti. Onu aynı davadan yargılanan bir arkadaşa sordum “ Heval o bizim davamızda ilk gözaltına alınan kişidir. Bizim hepimizi o yakalattı. Daha bir tokat yemeden tanıdığı herkesin ismini PKK’li diye polise verdi.” Durumu anlamıştım. Fakat Hizni hocayı da yakalatan ve poliste üzerine ifade veren kişi olmasına rağmen hoca onun çevresinden ayrılmıyor, Saruhan ne dese yerine getiriyordu. Bu durum ilgimi çekmişti. Bir gün avluda Hizni hocaya  ile volta atarken ona bu durumu sordum. Hizni Hoca “ Hiç sorma Murat arkadaş. Aynen dediğin gibidir, iyi gözlemlemişsin ama ne yaparsın el mahkum. Bu Saruhan benim üzerime verdiği ifadeyi mahkemede değiştirmezse, kesin idam cezası alırım. İdam cezası almak zoruma gitmez de, suçlandığım şeyden idam alırsam mahfolurum.”

“Nasıl yani”

“ Ya bu Saruhan Nusaybin de benim hem iş yeri komşum hemde bahçe komşumdu. Çok zeki bir adamdır. Teknik olarak yapamayacağı hiç bir şey yoktur. Hiç okul bile okumamış olmasına rağmen kendi kendine makinalar icat eder herkesi hayrete düşürürürdü. PKK ile ilişkilenmiş ve onların bozuk olan silahlarını, telsizlerini vs. tamir etmeye başlamış. Daha sonra onlar için bir sürü başka icatlar yapmış. Bir hafta sonu bahçemde toprakla uğraşırken Saruhan geldi,

“Hoca bana bir kaç torba suni gübre lazım bahçe için, sende varsa bana ver ben daha sonra alınca geri veririm” dedi. Bende verdim. Nerden bileyim bu Saruhan o gübreleri bomba yapmış ve götürüp  Nusaybin de bulunan Alman köprüsünü havaya uçurmuş. Tabi köprü havaya uçunca polis istihbarat çalışma başlatmış ve bunu yakalamışlar. Bir gece yarısı sabaha doğru kapım çalındı gidip açtım. Özel timler içeriye doldu, aralarında birini gördüm fakat inanamadım. Özel tim kiyafetleri içinde bizim Saruhan. Meğerse polis bunu yakalayınca o dakikada çözülmüş, kimi tanıyorsa, kime selam verdiyse PKK taraftarı diye ihbar edip yakalatmış. Beni de “Bombayı havaya uçurmak için yaptığım bombanın malzemesini Hizni Hoca’dan aldım” diyerek ihbar etmiş. Bizi Mardin tugayına götürdüler. İşkencenin, hakaretin, rezaletin bini bir para. Derdimi anlatmıyorum. Bu benim komşumdur, gübreyi bahçesinde kullanmak üzere borç aldı ben nereden bileyim, adam bomba yapmış dedikçe polisler işkencenin dozunu artırıyor. Bir ay boyunca anam ağladı. Şimdi bunun gönlünü hoş tutuyorum ki, mahkemede ifadesini değiştirsin. Bana gübreden idam cezası verirlerse kahrolurum. Soranlara ne derim. Cezan ne idam,  suçun ne Gübre verdim. Ya böyle bir şey olabilirmi valla üzüntüden öleceğim.”

Hoca bunları anlattığında gülmekten karnım şişti. O da benimle birlikte gülmeye başladı. Herhalde buraya geldiğinden beri ilk kez gülüyordu. Neyse ki Saruhanla  konuşup ikna ettik mahkemede verdiği ifadeleri değiştirdi. Hizni hoca tahliye oldu.

Devam edecek…………….

Murat Dağdelen

10.Eylül.2017/Almanya

Murat Dağdelen Yazıları
muratdagdelen21@hotmail.com

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


eighteen − seven =