Diyarbakır Cezaevi ve “Gülmek”

 

 

 

Sevgili Selim Ağabey (Selim Çürükkaya) konu “Kürt sorunu, PKK ve Diyarbakır Cezaevi” olunca benim için “Google” görevi görür. Bu konularda bir şeyler okuduğumda şayet olayın detayını öğrenmek istersem veya yazıda bilmediğim kişilerin isimleri geçiyorsa, işin içinden çıkamamışsam, hemen telefona sarılır, onu ararım. Bir ansiklopedi olur, her şeyi önüme koyar. Dedim ya, benim için “Google Amcadır” Selim Ağabey.

Ben sorularımı sorarım, o da hafızasının tüm canlılığıyla olayları anlatır. İyi bir anlatıcıdır Selim Ağabey; kendisini dinletmeyi  de biliyor.

Bu sohbetlerde yeri gelir PKK’yi, yeri gelir aktüel konuları konuşuruz. Gün olur Diyarbakır’ı,  gün olur onun arkadaşlarından birinin yazmış olduğu bir yazıyı irdeleriz. En çok da birlikte yaptığımız Vengma’yı konuşuruz.

Diyarbakır Cezaevi’ni konuştuğumuzda elbette ki anılarının çoğu acıdır, dramdır. Ama tüm bu acıların orta yerinde bazen de öyle şeyler anlatır ki, acı hava bir anda dağılır, kendimizi kahkaha atarken buluruz. Öyle şeyler var ki, gülmemek elde değil!

Son zamanlarda trajedi ve komedi üstüne konuşurken kendisine bir ricada bulundum: “Gelin, sizin bu anlattıklarınızı vengma’da paylaşalım, pek çok insan da eminim bunları severek okuyacaktır”

İşte bu söyleşi, böyle bir talepten ortaya çıktı.

Sayın Çürükkaya’dan rica ettim, o da anlattı. İşte Selim Çürükkaya’dan birkaç anı…

Selim Bey, siz Diyarbakır Cezaevi’nde yıllar geçirmiş, işkenceler görmüş birisiniz. Ama bu ateş çemberinin içinde bazı anlattıklarınız ise insanı güldürüyor. Diyarbakır Cezaevi ve gülmece.. Ne dersiniz?

– İşkence ile gülmece birbirlerine iki zıt kelimeymiş gibi görünür. Gerçekte ise hiç de öyle değildir. Aslında ikisi ikiz kardeş gibidir veya biri ağlayan diğeri gülen iki yüz gibidirler. Siz o acı dolu anları yaşarken “aha dur şurda bir espri yapayım” diye oluşmuyor bu komik anlar. Bazen sizi güldürecek şeyler tam da böyle acı olayların yaşandığı ortamlarda gelir sizi bulur. Yer ve zamanla sınırlı değildir bizi güldüren şeyler.

Şu sizin zincir hikâyesi de öyle bir şey… Nasıldı, anlatabilir misiniz?

Diyarbakır zindanında kışın hava soğuktu, sabahın erken saatlerinde tutuklular koğuşlarından mahkemeye çıkarılmak için alınırdı. 40 Kuğuş, 80 hücre vardı bu zindanda. Gruplar halinde koğuş ve hücrelerden çıkarılan tutuklular askeri yürüğüşler eşliğinde zorla marş söyletilerek mahkeme bekleme koridoruna alınır, yüzleri duvarlara çevrilir, hazır ol’da bekletilir, el bileklerine arkadan kelepçe, kollarına zincir vurulurdu. Ardından her gruba yüksek sesle ayrı bir marş söyletilirdi.

  1. Koğuştan getirlen tutuklular, kurallara uymaz, dayak zoruyla cılız bir sesle marş okurlardı. Onlar seslerini yükseltmediklerinden yumruklar, tekmeler, joplar yağmur gibi vucutlarına inerdi. Bu vaziyette İstiklal Marşı okunmaya devam ederken  marşın bir yerinde:

“Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım”
dizeleri geçer.

İşte marşın tam bu noktasına gelince, o cılız sesler gider, capcanlı  ses yükselirdi. Gel de gülme- gel de ağlama!!!

 Böyle başka durumlar da vardı sanırım…

Evet. Yine aynı koridorda  aynı pozisyonda 35. koğuştan getirlen tutuklulara işkence yapılırdı, dayak eşliğinde “Andımız” olarak bilinen marş okutulurdu. Bu marşın bir yerinde  kafalara ve gövdelere joplar inerken tutuklular yüksek bir ses tonuyla:

“ Ey bu günüzü sağlayan ulu önder Atatürk!” diye bağırırlardı. 😊 😊 😊

Ahmet Türk’ün başından geçen olay vardı bir de…

Diyarbakır Cezaevi’nde okuma yazması olmayanlar daha fazla işkenceye tabi tutulurdu. Örneğin yeni tutuklanan okuma yazma bilmeyenler, İstiklâl Marşı’nın on kıtasını ezberlemeleri için okuma yazma bilenlere teslim edilirdi. Siirtli bir köylünün Ahmet Türk’e teslim edilmesi gibi. Gardiyanlar avukat olan Ahmet Türk’e okuma yazma bilmeyen bir köylüyü teslim ederler. “Üç gün içinde buna on kıta İstiklal Marşı’nı ezberleteceksin!” derler. Ahmet ezberletmezse korkunç bir şekilde işkence görecek.

Yani sadece ezberleyemeyen işkence görmüyor?

Ezberleten de işkence görüyordu. Kural bu. Bir gece geç saatlere kadar köylüye istiklal Marş’ı okutulur, epey bir ezberlettirilir.  Sabaha karşı yorulan Ahmet Türk ile köylü yataklarına çekilirler uyumak için. Ahmet Türk tam uykuya dalmışken birden dürtüldüğünü hisseder, uyanır, uykulu gözlerle köylü başında beklemektedir:

“Exmet, marşın içinde bir canavar vardı, tek bir dişi kalmıştı. Oraya kadar biliyorum, o canavardan ötesi neydi?”😊 😊

Xaltiye Dürre’nin Laz gardiyana çıkışması vardı bir de…  

Diyarbakır Cezaevi’nde  kadınlar koğuşunda Hilvanlı Xaltiya Dürre vardı. Yaşlı bir kadındı, Türkçe bilmezdi. Koğuşun Laz gardiyanı kafaya koymuş, kadını Türkleştirecek. Kadınlar, koğuşun havalandırmasına çıkarıldığında Laz gardiyan Xaltiya Dürre’yi karşısına alır, jopla omuzlarına vurur:
“Türçüm de” derdi.

Xaltiya Dürre de:
“Tırkım” derdi.

Laz gardiyan kabul etmez, “Tırkım, değul, Türçüm”

Xaltiye Dürre dayanmaz ve:  “Yeter lo, sen de benim gibi söylemesini bilmiyorsun” diyerek bağırır…

Sizin koğuşta bir de deliler varmış. Pardon, deliler değil de, işkenceden ötürü psikolojisi ciddi şekilde bozulmuş olanlar diyelim.

Evet, aynen öyle. Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerden dolayı hemen hemen her koğuşta birkaç tane “deli” çıkmıştı. 35. koğuşun iki sevimli delisi vardı. Birinin adı Salih, diğerininki  Deza Hamit’ti. Salih beş kişi ile birlikte bir hücrede kalırdı. Bir gün kaldığım hücremden kendisine seslendim:

“Salih, Hücrenizde Sıçan var mı?”

Ben farelerin olup olmadığını sormak isterken Salih:

“Evet, vala tam beş tane var her gün sıçarlar”

Salih’in var mı başka hikayesi?

Biri de şuydu şimdi aklıma gelen.

Durumu kötüleşen Salih’i biraz hava alması için cezaevinin koridoruna çıkarıyorlar. Koridorda volta atan Salih duvardaki yağlıboya kocaman Atatürk resmiyle karşıkarşıya geliyor. Resmin üzerinde, “Ne mutlu Türküm diyene” yazısını heceleyerek okuyor. Sağına soluna bakıyor, kimseyi görmeyince Atatürk’e bakarak “Yalan, yalan, günde yüz kez türküm diye söylettiriyorlar, dahada mutsuz oluyorum” diyor. Birden işkenceci bir çavuş koridora girip ona doğru yürüyor: 
“Lan Salih ne yapıyon?”

“Komutanım Atatürkle dertleşiyorum”
“Ne dedin Atatürke lan?
“Komutanım, biraz durumumuzu anlattım”
“O ne dedi lan?”
“Komutanım valla dondu kaldı, baksana konuşamıyor!”

Deza Hamit’in olayı da bir başka macera. Onu da rica etsem…

Deza Hamit ise kendi başına bir alemdi. Hayri Durmuş ve arkadaşlarından bir gün sonra 1982 Temmuz ayında ölüm orucuna girmişti. Ölüm orucunun yirminci gününde Rıza Altun ile birlikte eylemi bırakmıştı. Hayri Durmuş ve arkadaşları ölüm orucunda yaşamlarını yitirince Deza Hamit vicdan azabından dolayı aklını yitirdi. Tek başna bir hücrede kalırdı. Akşamdan sabaha kadar “Komünist Hamido teslim olmaz” diye bağırırdı. Bunu öylesine çok tekrarlardı ki zamanla bu “Kominist Hamido teslim olmaz,” cümlesi kısalarak başka bir hal aldı. O cümle kısala kısala  “Domade” oldu.

Düşünün, gecenin yarısıdır… Kırk hücrede 120 kişi derin uykudadır, ikide bir bir ses yükselirdi : “Domadeeee”

Sizin Deza Hamit’le çok maceranız var anlaşılan…

Epey var. 35. Koğuşta Deza Hamit en çok beni severdi. Bir dediğimi iki etmezdi. 1982 ölüm orucundan sonra PKK davasının bir duruşmasında Deza Hamit söz hakkı aldı. Siverek’te işlenmiş birkaç cinayeti saydı, “Bu cinayetleri ben işledim, bu hainleri ben cezalandırdım, tetiği ben çektim, emri de Muzaffer Ayata bana verdi” dedi. Duruşma hakimi Emrullah Kaya zaten böyle bir şey bekliyordu. Deza Hamit’in söylediklerini bir bir zabta geçirdi. Mehkeme dönüşü Müzaffer Ayata, Deza Hamit’i ancak benim ikna edeceğimi bildiği için yanıma geldi. “Git bu deliyle konuş, o ifadesini geri alsın” dedi. Deza Hamit’in hücresine gittim, dakikalarca dil döktüm. “Devrimciler yaptıkları eylemleri üstlenirler” dedi. Ona bir sonraki mahkemede neleri söylemesi geretiğini anlattım.
Bir gün sonra duruşma anında ellerini havaya kaldırınca, duruşma hakimi hemen kendisine söz hakkı verir, sanık kürsüsüne gelen Deza Hamit: “Ben bugün gittim, Saddam Hüseyin’i öldürdüm, geri geldim.”

Biraz şaşıran duruşma Hakimi: “Neyle gittin Hamit Kankılıç?”

Benim yeraltından giden bir motorsikletim vardı, onunla gittim.”

Duruşma hakimi bu saçmalığa müdahale ederek “Geç yerine!” der ve Hamit’i susturur. Bunun üzerine Muzaffer Ayata el kaldırır, hakim Muzaffer’in konuşma isteğini görür, “Tamam tamam, anlaşılmıştır” der, söz hakkı vermez.

Deza Hamit MHP’lilerle de karşılaşmış, işkence görmüş… O nasıl olmuştu?

Deza Hamit, 1983 eylülünde işkenceler sona erince, Diyarbakır cezaevinden Elazığ Tımarhanesine nakledildi. Bu tımarhanede MHP’li delilerin kaldığı koğuşa konuldu. Deza Hamit’in anlattığına göre Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinden deli raporu alıp tahliye olmak için buraya toplanan MHP’lilerden çok işkece görmüştü. “Domadeee” dedikçe adeta linç edilmişti.
Aylar sonra Diyarbakır Cezaevi hücrelerine dönünce, kendisi ile bir röportaj yaptım. Dedi ki:  ” Diyarbakır cezaevinde ben tek direndim ve hiç teslim olmadım, burada direniş olunca, işkence kalkınca, baktılar benimle baş edemiyorlar, beni Elazığ Tımarhanesine sırf işkence yapmak ve teslim almak için yolladılar, orada işkence yaptılar”.

Deza Hamit ile yaptığım röportajda, neden evliliğe karşısın diye de sordum. “Devrimciler evlenmemelidir” dedi. Nedenini sordum, söylemedi, “olmaz, ben karşıyım” dedi. “Devrimden sonra evlenebilir miyiz?” dedim. “Evet, devrim yapıldıktan bir gün sonra hepimiz, aynı gün evleniriz” deyince, “Peki Deza, hepimiz evlendiğimiz gece kadınla meşgulken, vatandan kovduğumuz düşmanlar geri gelirse ne yaparız?” dediğimde o da kahkayı koyverdi.
Bu röportajda Deza Hamit’in  Siverek’te bir kızı sevdiğini, kızın gidip başkasıyla evlendiğini, bundan dolayı bütün kadınlardan nefret ettiğini kendisinden öğrendim.

 

Bilmeyen okurlar için şunu de belirtelim.  Tüm bu olaylar olup bittikten, yıllar geçtikten sonra hem Salih (Salih Sezgin) hem de Deza Hamit (Hamit Kankılıç) psikolojik olarak toparlanmışlardır. Ve hatta PKK’nin “yazarları” olmuşlardır. Selim Çürükkaya’ya sordum, nasıl oluyor da cezaevine girdiklerinde okuma yazma bilmeyen, içerde delirenler dışarı çıktıklarında ise yazar oluyorlar. Verdiği cevap ilginçti…

“PKK kendi içindeki akıllıları öldürdü, devlettin delirttiklerini de  yazar yaptı. Manzara budur. Bu da PKK’nin marifetidir.”

Veremliler koğuşunda da bir anınız vardı, anlatmıştınız. Onu dinlemek isteriz şimdi.

Ben bir ara veremliler koğuşunda kaldım. Yaklaşık olarak 24 kişiydik. Hepimiz bu hastalığa yakalanmıştık. Aramızda iki kişi siyasi değildi. Birinin adı M. A. Fidandı. Kaçakçılıktan yakalanmıştı. Diğerinin adı ise Çoban Remo idi. Koğuşumuza haftada bir Günaydın Gazetesi verilirdi. Biz gazetenin bütün yazılarını dikkatle okurduk. Okuma yazması olmayan Fidan ise, akşam üzeri gazetedeki erotik kadın resimlerini dikkatle keser, götürür, yastığının altında saklardı. Gece yarısı olunca herkes uyuyunca, Fidan’ın yorganı hafiften iner kalkardı. Fidan’ın bu halini herkes bilirdi.

Veremliler koğuşunun duvarına yağlı boya ile Atatürkün büyükçe bir resmi çizilmişti. Parlak bir subay resmiydi. Bir gece M. A. Fidan, koğuşun nöbetçisidir! Herkesin uyuduğunu gören Fidan duvardaki Atatürk resmine sulanır, duvara sarılır, Atatürk’ün yüzünü öpmeye başlar. O anda tutuklulardan Bedrettin Kavak uyanır, Fidan’ı o pozisyında görünce:
“Ulan Fidan, bu koğuşta resimlerden bir o kalmıştı, onu da S……tin” 😊 😊 😊

Açlık ve susuzluk çekenlerin hali vardı bir de…

Diyarbakır cezaevinde açlıktan sonra en kötü şey susuzluktu. Teslimiyet döneminde hücrelerde sabahtan akşama kadar demir parmaklılar önünde tek sıraya dizdirilen tutuklara marşlar söyletirilirdi.  Açlıktan tutukluların midesi guruldar, dudakları susuzluktan çatlardı. Bir marş vardı, ilk mısraları şöyle başlardı:
“Boğazdan Akan mavi sular
Hasretle Midiliyi sarar
Ufukta gemileri arar…….”

Açlık ve susuzluktan inleyen bazı tutuklular, koro halinde söylenen bu marşı şöyle okurlardı:

“Boğazdan akan meysular
Hasretle mideyi sarar
Ufukta bisküvileri arar”

 

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


1 × two =