Peşmerge’nin Güncesi -14-

Şilan Yaşar // 13 Nisan Cumartesi akşamı saat 20:00 sularında Doğu Kürdistan dağ köylerinden G.Kürdistan’da bulunan kampa varmak için hala tırmanmaya devam ediyorduk. Yola çıkalı 8-10 saat olmuştu belki. Bitki örtüsü olmayan dağlar çok engebeli ve kayalık… Kayalar öylesine yüksek, 15-20m. Ötesini görmek zorlaşıyor bazı yerlerde.
Bulutlar gökyüzünü kaplamış, gökgürültüsüyle birlikte yağmur ciselemeye başladı. Yağmur başlar başlamaz havanın iyiden iyiye karardığını farkettim. Biz o kadar yükseğe çıkıyorduk ki, bulutlar sanki yere inmiş gibi görünüyorlar. Yağmur başladığı gibi aniden kesildi.
Kampa vardığımızda, Arkadaşlar Memoste Nedim’den cin-peri hikayeleri dinlemek için tandırın başında toplanmıştı. Akşam yemeğinden arta kalan pilavı bir tabağa tepeleme doldurdum, yanına da soğan kırdım Xece Ablamla birlikte karnımı doyurduktan sonra öykü dinlemeye gittim. Bağdaş kurup yerlerimizi aldığımızda henüz gelmemişti. O zaman aralığında Sımko’dan müzikal Ferdi Tayfur filmi frağmanı dinledik. Gece nöbetinin bitiminde, asıl öykücümüz olan ve bizleri saatlerce ocak başında tutan Hesene Mete görevini devraldı. Memoste’nin bir lakabı vardı ’’pırço’’ diyorlardı, her ne kadar saçlarının gür ve asi olması dolayısıyla öyle bir lakapla anılsa da bir sempati katıyordu onun munis karakterine. Sılo, öykü dinlememizi, eğlence kategorisinde gördüğünü, yanımızdan geçerken ;’’İnşallah cinler çarpar sizi! … bööyle ağzınız ve kollarınız yamulur! Dediğinde ağzını yamultuyor handikap taklidi yapıyor, o vakit anlıyorduk.. Negatif enerjisini yayamamanın hüznü ile yine matem havasına bürünüyordu. Tüm çabalarına rağmen yenik düşmesi onu daha bir huysuzlaştırıyordu. Azıcık neşeyi ve sevinci bize çok görüyor, kendisinden eksilmişcesine huzursuzluk çıkarmanın yolunu arıyordu. Hele ki yemek nöbetcisi olduğu günlerde yemeğe çağırdığı anlar bir felaketti. Tiz sesiyle -Haydi zıkkıma!- derken ki sıtma görmemiş sesi insanın tüylerini ürpertiyordu. Oda yetmiyor aynı anda tencere kapağına kepçeyle vuruyordu. Rotor seslerinden beterdi. Biraz sesiz olsa baya sempatikti aslında. Zaza’ların en belirgin özelliği olan ’’inatçılık’’ Sılo olarak adledilseydi daha net anlaşılırdı sanırım. Gece öyküyü dinlerken gökgürültüsü tekrar başladı, ardından feci bir sağanak… Sılo’nun bedduası tutmadan dağılalım dedi arkadaşlar, kahkaha atarak.
Sabah uyandığımda yüzümü yıkarken saatimin kolumda olmadığını farkettim. Gece, gördüğüm ve tamamen unuttuğum rüyayı hatırladım. İlginç bir rüyaydı. Mahabad Çayçıra meydanında idam sıramı bekliyorum, ikinci sıradayım. Cellad, sakince mimikleriyle ile sandalyenin üzerine çıkmamı söylüyor. Korkuyorum öyleki hafiften dizlerimin titrediğini hissediyorum Ama belli etmemeye çalışıyorum. Dikkatlice bakıyorum maskeli celladın suratına birden. Bana konuşma fırsatı dahi vermeden, Kolumu tutuyor. Bırak diyorum kendim çıkacağım sandalyeye diyorum, var gücümle bileğimden saatimi elleriyle birlikte söküp atıyorum. Saat kordonomu koparmıştım gerçekten. Bu beni nedense çok rahatlatmıştı. Xece Ablam’a rüyamı anlatma isteği duydum. İyi bir anlatıcı olmadığım gibi pek anlatmayı da sevmem. Çoğu zaman dinlemeyi tercih ederim. Cezaevinde rüya anlatmak ve dinlemek bazıları için bir zevk olmuştu.’’Bu gece bir rüya gördüm’’ diye söze başlarken, yere bağdaş kurar, evela –hayırdır!- demeleri beklenir, sonra ’’hayrınız karşı gelsin!’’ denecekti. O zaman fala bakar gibi başlarlar anlatmaya. Aksi halde yorumlar pek zevkli olmazdı. Ve bir gün rüyalarının değerini anlayacak arkadaşlarının olmasını dilerler belkide. Ama gene vazgeçmemeli masalcı ve falcı havasıyla çevrenize bir kaç kişi toplanır. Onlarda yere bağdaş kurar, heycan ve merakla –Eee …derlerse… başlayın anlatmaya. -Yaw böyle uzun rüya mı olur?- diyen olmaz. Masal anlatır gibi nuanse eder ağzını şapırdatarak anlatın. Tüm gözler çevrilir, çevrildiğinde senarist ve oyuncu olduğunuzu bilin, o anın tadını çıkarın. Tabi en önemli en zevkli olanı, sizi dinleyenlerin Orhan Hançerlioğlu ve Jean Baby okumuş solcu arkadaşlarınızın olmasıdır; kendilerini kestirme yoldan filozof ve psikolog hissedecekler ki rüya tefsirlerinin bir anlamı olsundu. O anda kafalarından ne geçirdikleri önemliydi. Anlatanın kendi bilinçaltını ele verme beklemeleriyse en heycanlı kısmıydı. Yüzleri canlanıyor, gözleri parlıyor, merakla… Eeee!… sonra ne oldu!… daha sonra!… Rüya bittiğinde terapi heveslisi arkadaşlar yorum yapıyordu. Tartışma büyüyor ve o günün eğitim çalışmasına dönüşüyordu. Herkes o sıralar okuduğu kitaptan bir şeyler katıyor dolayısıyla kimin ne okuduğu tahmin ediyordum. Artık rüyanın kahramanı rüyayı gören olmaktan hatta kendisi olmaktan çıkarak yabancı birinin alt-üst olmuş bilincine katılıyor keyfinizce toplu terapi kapısını aralarsınız.
Rüyamı anlatığımda yanımda oturan Xece Ablam kimsenin duyamayacağı şekilde fısıldıyarak ilk yorumu yaptı. -Ben hayatımda böyle saçma bir rüya duymadım!-, dedi. Diğerlerinin rüya sonrası yapılan yorumları dinlemeden saçlarını kestirmeye gitti. Ablam Xece’nin rüya tabiri Freud’u öfkelendirirdi eminim ama beni fazlasıyla güldürdü. Bu da bir şeydi rüyalarda masallar kadar saçmaydı zaten. Aniden felç oluyorsun, lal oluyorsun, bilmedik yüzler , sözler ve kahramanlar ve uçurumlar.. yabancılar… Bana kalsa reel hayatımızı yaşarken günlük meşguliyet bulandırmazsa, okul yıllarımızda baktığımızda tarihin yorumunda bolca masallar, efsaneler… Napolyon Bonapart’ın -Tarih bir masaldan ibarettir-, -tarih, üzerinde uzlaşılmış bir yalanlar silsilesidir-, demesi.
Akşam yemeği yenmiş, çaylar içilmişti. Ablam Xece geldi. İlk bakışta normal alagarson kesimli saçına baktım -Sıhatler olsun- demekle yetinen ben Xece yanıma oturur oturmaz kendimi gülmekten alamadım. Xece’nin alagarson saç kesimine sağdan soldan yumurta büyüklüğünde iki pencere açılmış bembeyaz kafa derisi görünüyordu. O da yetmemiş uzunlu kısalı kesilmiş saçı çalıyı andırıyordu. -Yahu sen bu hale gelmek için mi onca dağ aştın?-, -Boşuna onca dağ aşmışsın… ben daha güzel keserdim- … -Tamam !, dedi. Peşmerge berberi yoktu ben de yoldan geçen Kak Seyid’e kestirdim dedi.
12 yaşımda ilk saç kesme işimi kardeşim Müge’de denemiş ve annemden azar işitmiştim. ’’Valla kendi istedi’’ deyip Müge’yi işaret edince, Müge; -He !, dedi gayet memnun ve mutlu başını sağa sola sallayıp, saçlarını sağda solda havalandırarak savurmuştu. İki-üç hafta sonra Xece’nin saçındakı pencereleri ve çalı görünümü 2-3 hafta düzelmedi.
Duydum ki, değerli peşmerge Mustafa Seyid Kadir, peşmerge bakanı olmuş. Bence isabet olmuş, kuafför olararak bir mesleki kariyer edinmesi imkansızdı !

-Devam Edecek-

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


19 + 14 =