Kürtler ve -40 Haramiler-

Şilan Yaşar

Silanyasar2@gmail.com
Ankara'da doğdu. 80 darbesinde tutuklandı.Üç yıl Peşmerge olarak Kürdistan dağlarında kaldı. İsveç'de yaşıyor. Öğretmen. Daha yakından tanımak isterseniz bu linki tıklayınız: http://nistiman.simplesite.com

Tüm Yazıları

13 Temmuz 1989’da Viyana’da bütün dünyanın gözleri önünde katledilişinin üzerinden tam tamına 28 yıl geçti… Dr. Kasimlo; alim, akademisyen,  çok dilli, entelektüel, bilim insanı çağdaş bir yazar, Peşmerge Komutanı ve Dünya’da ender rastlanan bir liderdi. O sadece Kürdistan’da değil, tüm dünyada bilindik, Doğu ve Batı Avrupa başkentlerin de tanındık bir simaydı.

Ancak zaman, devleti olmayan Kürtler için en tehlikeli zamandı.  -Kırk Harami-ler  masaldan çıkıp Kırk devlette ruh bulmuş gibiydi. Neredeyse Kürtler için her an işlenen bir katliam, her an işlenen ya da işlenecek cinayet birimi haline gelmişti. Her gün her akşam Kürtler öldürülüyordu. Dr. Kasımlo bu durumu şu cümleyle özetliyordu -Kürdistan’ın dışarıya açılan -bir kapısının- olmadığını göremiyorlar-, diyordu. Gerçek! gerçekten de, dışarıya açılan bir tane bile kapısı yoktu. Ancak Harami Devlet’lerin hali hazırda girdiği, girebileceği  binlerce kapısı vardı. Her yıl düşmanı artan, tekrar tekrar işgal edilen bir ülkeydi Kürdistan.  Yine Kasımlo’nun dediği: – Kürd’e, Bin dost az bir düşman fazlaydı-. ibaresinden dolayı düşmanın her barış görüşmesinide umutlanıp görüşme isteğini onaylıyorlardı… Bir taraftan, dil, din, ekonomik sorunlar yaşarken, diğer taraftan da özgürleşmek için çaba sarf etmeleri gerekiyordu. Aksi takdirde sürekli isim değiştiren fanatik cihatçı türüyordu.. Kürtlere sağlam bir dayanak  lazımdı…

Henüz Saddam’ın seri enfallerinin travmasını atlatamayan Kürtler, sürdürülen imha politikalarını boyutunu hesaplıyamıyordu. Çünkü, Kimse Kürd’e dost değildi; düşmanları ise çok fazlaydı. Kimsenin işine karışmasalar bile bu böyleydi. Tüm Dünyanın birlik olup yok edemediği Kürtler kendi ülkelerinde kimlik  sahibi olabilmek, kendi dilini konuşabilmek için  ölesiye direniyordu. Bu direniş arenasında,  insanlıktan umudunu kesmeyen, uzun bir mücadele tarihine sahip KDP-İ’nin genel sekreteri Dr. Qasımlo, İran’ın görüşme talebini kabul etti. Oysa ki, Humeyni Kürtlere ihanet etmiş, sağken verdiği sözleri tutmamış, kendi sinsice yürüttüğü; imparatorluk rüyasını gerçekleştirmişti. Fars milliyetçiliğini, Şiilik senteziyle, kendi ucube kitaplarıyla usulüne uydurmuş, onbinlerce Kürdün kanına girmişti.

Humeyni   “demokrasi” ve “otonomi” kavramlarının dışarıdan geldiğini, sorunun “İslam kardeşiliği” ile çözüleceğini söyler.  İslam kardeşliğinin ne mene bir şey olduğunu iyi bilen Dr. Kasımlo itiraz eder. Humeyni müzakere için çağırdığı gün   Dr.Kasımloyu -Allah’ın bir numaralı düşmanı- olarak ilan etti. İran Devrimi öncesi  görüşmede gösterdiği nezaketi işi bitince  Şeyh İzzeddini de tehdit ederer makamında.  Bir yandan Kürt lideriyle müzakereye karar verirken, diğer yandan da Kürtleri ve Kürd  liderlerini  ortadan kaldırmak için fetvalar veriyordu.. Bu süregelen fetvalar tamamen Kürtlerin imhası demekti.. Tehlike büyüktü, Kürtler dünyanın  neresine giderse gitsinler, Humeyni ölse bile fetva sahibi olduğu için fetvaları güncelliğini koruyacaktı. İran’nın katliam için 13 Temmuz’u seçmesi tesadüfi  değildi.  Müzakere gününde unutulan bir ayrıntı vardı. O gün Humeyni’nin ölümünün 40. günüydü (İslam’da, kırkını çıkarmanın 40. gününde amacı mevlit okutmak, ölülerin ruhlarını yad etmek onları kabir azabından kurtarabilmek onlara karşı görevlerini yerine getirmekle sorumluydular).

Ancak Dr. Kasımlo Paris’i önerdi. Ayetullah  türlerinin içinde Humeyni’nin ardılı, yancısı, en tehlikelisi, lakabı -Köpekbalığı- olan Rafsancani “Ya Viyana, ya da Berlin. Paris asla  olmaz” baskısı yapınca Dr. Kasımlo Paris’ten Viyana-Schwechat havaalanına indi. Viyana Adli Tıp’ın raporuna göre iki silahtan çıkan kurşun sonucu: Dr. Kasımlo alnından, şakağından ve boynundan, Resul kafasından ve boynundan, Abdullah Kadir Azeri ise adeta kurşun yağmuruna tutulmuştu, 8 kurşun vucudunda, 5 kurşun da vücudunu sıyırmıştı. Olay yerinde tutulan rapora göre “Ölüm komandoları aldıkları ‘sipariş’i yerine getirmekten emin olmak istercesine namlularındaki bütün kurşunlar boşaltmıştı. Görgü tanıkları, toplanan bütün deliller, izlenen bütün işaretler, pasaportlar İran’ı  gösteriyordu.

Viyana güvenlik birimlerinden Baş Katil’in saat 19 uçağıyla Tahran uçağına bindirildiği haberi basına düştü. Ayrıca, cinayetin işlendiği günün gecesi polis çöpte cinayet silahı ve bir motosiklete ait evrakları buldu, 19 Temmuz günü ise polise ifade veren bir görgü tanığı o akşam o caddede geçtiği sırada motosikletli üç kişi gördüğünü söylediler, bizzat katillerin eşkalini verdi.

Köşeye sıkışan Viyana, Viyana-Tahran hattında, ilişkileri kopmaya noktasına getirecek uluslararası bir kriz varmış gibi gösterdi. Aynı gün yayımlanan Die Presse gazetesinin manşetinde de  Dışişleri Bakanı Alois Mock:  “Schweinerei”, Alçakça, ya da tam tercümeyle domuzca diyordu. Aynı gazete 1997’de yayınladığı bir kamuoyu yoklamasında da vatandaşının % 55’i ‘Hükümet katillerin kaçmasına göz yumdu’ diye haber yapıldı. Yeşiller milletvekili Peter Pilz, yayınladığı “Tahran’a giden eskort” isimli kitabında o aylarda Viyana kulislerinde yaşanan katliamın ayrıntılılarını basına sızdırdı. İran’ın “ölüm komandoları” içişleri-adalet-dışişleri bakanlığının -harika- bir operasyonuyla ülkelerine paketlendi. Viyana da bunun üzerine soru önerilerine verdiği yanıtlarda “Tahran’dan baskı görmedik” dedi. Daha katliamın üzerinden bir yıl geçmeden İran ile ticaret hacminde yüzde 60’lık gözle görülür bir patlama oldu. Avusturya bir Avrupa ülkesi  olarak tüm uluslararası yasaları ve en basit insan hakkını çiğneyerek Katilleri koruma altına aldı. Diplomatik,  üst düzey desteğiyle, İran’a ulaştırdı. Katiller, havaalanında kırmızı halıyla, – kahraman- sloganlarıyla kucaklanarak karşılandı, maddi-manevi ödüllere boğuldular.

Dahası, Devletin gözde Katil diplomatları Kürtlerin gözlerine sokulmak istercesine  ellerini kollarını sallayarak uluslarası görüşmelerde yer aldılar, bu katillerle yeni anlaşmalar yaptılar. İtalya’da yakalanan bir Alman silah kaçakçısının suikasttan bir kaç gün önce silahları Ahmedi Nejad’a teslim ettiğini açıklaması, kapanmış olan davanın tekrardan açılmasına neden oldu. Fakat soruşturma yine de bir sonuca ulaştırılmak istenmiyor.

Avrupa’nın ortasında, sözde demokrasi geleneğinin çok köklü olduğu, insan haklarının hararetle savunulduğu bir ülkede Kürdlerin hiç önemsenmemesi, katliama göz yumulması Kürtleri acı gerçekle yüz yüze getirdi. Dünya haklıdan değil, güçlüden yanaydı. İnsanlık adına insanlığı tüketmek suç sayılmıyordu.. Bu nedenle her yıl Kürtlerin düşmanı artıyor saldırılar da katlanarak devam ediyordu.

İran Harami Devleti,  Dünya’nın, Avusturya’nın, Avrupa’nın bu duyarsızlığından yararlanarak, Kasımlo’nun yerine atanan  kimya profösörü Dr. Sadık Şerefkendi ve Partisin merkez komitesinden 3 kişiyi çarşının orta yerinde bir lokantada Berlin’de katletti.  Heyetin Almanya’da öldürmesi ve Alman devletin bu vahşeti sıradan bir olaymış gibi geçiştirmesi uluslararası hukuk ve adaletinin nasıl işlediğini gösterdi. Bu katliam ne ilk ve nede son halkaydı. Özellikle, Kürdistan liderlerinin,  fiziki olarak yok edilmesi siyaseti yeni  değildi. Kürdlere yönelik söz konusu olan bu siyaseti sistematik bir hal aldı. Bugünkü Türk- Farsların Kalleşliği, sinsiliği, hile ve şeytanlığı, karakterlerine yapıştı, arkadan vurma geleneği ogünlerden kalmadır.  Değişmedile aksine bir güç olarak -devletin bir  kurumu- haline geldi.

Kürt liderlerini müzakere bahanesiyle davet edip arkadan vuruyorlardı. Bu iki imparatorluk Kürtlerin kaderine hükmetmiş iki önemli iktidar odağı olarak  Kürt heyetlerine görüşme talep ederek tuzak kurmayı gelenek haline getirdiler. Bu konuda birbirleriyle yarışırcasına deneyimliyliler. Bizans’ın geleneğini de devraldığı, Sunni İslam, Türk ve Arap iktidarlarının deneyimlerini sentezlediği için  psikopatlaşmakta yarışır hale geldiler.. Bunların bazıları:

Mengür aşiretinin lideri Cafer Ağa’nın, Emir Nizam tarafından görüşme masasında, Sımko Şıkak’ın abisi Cewahir Ağa, görüşme masasında, Simko’nun kendisi yine görüşme esnasında öldürüldü..  Seyid Rıza, Atatürk’ün görüşme isteği üzerine, oğlu da babasını ziyareti nedeniyle, Qazi Muhamed ve iki bakanı Şah’ın görüşme talebinden sonra idam edildiler. Sonraki dönemde KDP-İ lideri Mehini’nin öldürülmesi gibi… bunlar  benim hatırladıklarım… Pers  mirasçısı  İran Şia ile Osmanlı mirascısı Sünni Türkiye’nin Kürd politikaları birbirini tamamlar vaziyette oluyordu. Uluslarası yapılan suikastler örneğine bakınca Osmanlı’nın da “müzakere” ettiği Kürtleri,  İran’ın kurşunlarla idamlarla yaptığını, Türkiye, sinsice barış görüşmeleri diye ceşitli yöntemlerle yapıyor.

Avusturya, katilleri  sağ salim ülkelerine gönderdi. Katiller,  M.Kemal’in -Dersime ayar ver- dediği katil Celal Bayar gibi Cumhurbaşkanı da oldular.  İran’ın ‘müzakere’ planı gibi, Türkiye’de Öcalan’la sürdürülen müzakere, diğer müzakerelerin güncellenmesiydi. Kürdleri savunmasız bırakmak, örgütlerine ajan yerleştirmek, önder kadrolarını imha etmek, kalleşçe saldırmak  ortak politikalarıydı. İran yıllar önce müzakere adı altında KDP-İ için şart koştuğunu, Türkiye’nin Kürtler için şart koşması bir tesadüf değildi. Kürdler, Viana, Berlin, Paris suikastlerine gerekli karşılığı verseydi yaşananların boyutu bu denli trajik olmayabilirdi. Kürdlerin, abluka altında olması, çareszilik, canlarını  akıllarından önce ortaya koymaları düşmanları için kurnazca kullanılıyor. Ardından , binlerce Kürdün öldürülmesi ile sürdürülen ”müzakere” Paris cinayeti ve binlerce gerillanın imhasıyla sürdürüldü. İran gerici rejimin ‘müzakere tuzağı’da Kasımlo’nun ve Şerefkendi’nin suikasti ile son bulmadı, ardından Qazi Muhammedin gelini, şskandinaw sorumlusu Kak Kamuran hunharca katledildi. Nasıl ki Saddam’ın ilmek boğazına dolanana kadar son bulmadıysa… Saddam’ın düzenleriği ancak başarıya ulaşamadığı suikastları saymakla sayfalar yetmez … Zehirleme metodunu bile kullandı

Sorunsuz bir ortadoğu silah satıcısı Harami devletlerin  işine gelmezdi.  Dr. Kasımlo ve Şerefkendi gibi değerli liderlerin ölümü bu kanlı Türk-Fars kültürünün ve Batının sinsi politikasının ne ilk ne de son halkası oldu.  Bölgeye huzur istemediklerinden dolayı zaten kürtleri cellatlarına teslim ettiler.  Victor Hugo’nun ünlü sözü akla geliyor: “Paris’te bir adam öldürülürse bu bir cinayettir, doğuda elli bin insan boğazlanırsa bu sadece bir meseledir”… Doğru ancak eksik söylemdi. Çünkü O’Kürtleri hiç tanımıyordu. Kürtler, Doğu’da ve Batı’da boğazlanıyor mesele edilmediği gibi ülkeler arası  -Ticaret Hacmi-ni artırıyordu. Dünya Haramiler Dünya’sı. Bugün Türkiye- Arabian-İran’ın, terörizmi yaymaya devam ettiğini  tüm dünyaya  ağ kurdukları,  cihatçı yapılanmanın  tehlikeli olduğunu tüm dünya biliyor. İran Harami devleti, Kürtler ve dünya için en büyük tehdit teşkil ederken   BM. Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) “5+1 grubu”yla yürütülen nükleer müzakereleri diğer ticari ilişkileri devam ediyor, Dünyada terörizmin başını çeken İran, tüm dünyayı parmağında oynatıyor. Parasıyla her devletten her devletcikten takdir alıyor. İran’ın elde ettiği bu takdir anlaşmaları, nükleer silahlar elde etmesinin ve bunları geliştirmekte olduğu füzelerle kullanabilmesinin yolunu açıyor. Uluslararası kararları sürekli ihlal eden bir ülkeye nasıl yüzlerce milyar dolar verilebilir? “İran ile 5+1 ülkeleri arasında yürütülen nükleer, Avusturya’nın başkenti Viyana’da,  Kasımlo’nun katiliyle yapmaları tesadüfi değil, kaderin cilvesi hiç değilidi. Dünya Harami devletlerinin  Kürtlere biçtiği kefendi. Kasımlo’nun ve Şerefkendi’nin katilleri kırmızı halıyla karşılanmış, baş köşeye oturtulmuştu.   Kırk Haramiler masalından Haydutlar, masaldan çıkıp yine Kürtlerin karşısına çıkmıştı. Bunlar, yol keser, kelle keser, haraç alır,  çalıp çırparlardı. İşte dünya uluslarası düzen de Avusturya ile birlikte  haramilerin eksik sayısını 40’a  tamamladılar.

Kehanet getirmeye gerek yok, kuşkusuz :

Eğer Kürdlerin bir  devleti olsaydı bu trajedi , bunca haksızlık  yaşanmayacaktı. Kürdler, liderlerini ve diplomatlarını kaybetmeyecekti:Eğer  bir devletimiz olsaydı Dr. Kasımlo Cumhurbaşkanı, Şerefkendi ve heyeti ile  Viyana’da kırmızı halıyla karşılanır  ve en verimli çağlarında hunharca katledilmezlerdi: Eğer Kürtlerin bir devleti olsaydı; Eğer  bir devletimiz olsaydı!… bu kadar çok düşmanımız olmaz,  Katiller cezalarını çekerdi!-.

Dr. Kasımlo defnedildikten sonra, Türk arkadaşlarda birlikte  toplu olarak,  Paris Kürt Enstitü’süne gittik. Rahmetle uğurladığımız değerli insanı bir de  ilan olarak halkımıza  baş sağlığı olacaktı. Ben de başvurdum. Cumhuriyet Gazetesinde yarım sayfa olarak yayımlandı. Gazete yayımlandığında, İsimlere baktım çoğu  tanıdık  bildik isimlerdi. Duygulandım !. Tüm dünyanın Kürtlere sırt çevirdiği günlerde yanımızda olmaları, destek vermeleri acımızı hafifletti…  Gecikmeli de olsa tek tek herbirine teşekkür ediyorum.  İyi ki onlarla birlikte işgence-ölüm paylaşmış, birlikte direnmişiz!… İyi ki -Bağımsız Türkiye- diye sloganlar atmışız! Devran döndü,  Kürtler Referandum arefesinde,  heycan dolu günler, bu günlerde de desteğe her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Türkiye’li Abi-Ablalardan, bizlere destek vermelerini bekliyoruz: Nasıl ki; Acılar paylaştıkça azalır: Mutluluklar Paylaştıkça Çoğalır- sa!. Hep birlikte – Bağımsız Kürdistan!-a… desteklerini bekliyoruz! Selam ve saygılarımla…

Şilan Yaşar /İsveç

Şilan Yaşar Yazıları
Silanyasar2@gmail.com Ankara'da doğdu. 80 darbesinde tutuklandı.Üç yıl Peşmerge olarak Kürdistan dağlarında kaldı. İsveç'de yaşıyor. Öğretmen. Daha yakından tanımak isterseniz bu linki tıklayınız: http://nistiman.simplesite.com

Yorum Yap

  1. BU YAZIDAN ÇIKAN SONUÇ ŞUDUR:KÜRTLER HER NEDENSE KENDİ ARALARINDA YÜRTTÜKLERİ KAN DAVASI VE İNTİKAM DAVRANIŞINI ULUSLAR ARASI KONULARDA UYGULAMIYOR.ŞİMDİYE KADAR BİR FARS ,İRAKLI VEYA TÜRK LİDERİN GÖREVLİNİN İNTİKAM DUYGUSUYLA BERTARAF EDİLDİĞİNİ GÖREMEDİM.BİÇEKİ EM BéNAMUSUN ZENAMİN!

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


3 × five =