Peşmerge’nin Güncesi -13-

Şilan Yaşar // Doğu Kürdistan’da Karna isminde bir köy’ün içinden geçiyoruz. Köye girdiğimizde klasik bir köy izlenimi vardı. Ancak, köyün iç tarafina doğru ilerledikce; köy meydanı boş,  ev önlerinde ve camlarında herhangi bir yaşam belirtisi yok gibiydi..
Bu alışıla gelmiş bir durum değildi …
Köy sessiz, ev önleri ve içlerinde hiç bir kıpırtı belirtisi yok, el ayak çekilmiş  gibi sessizdi.
Bu sessizlik bizleri de etkilemiş olacak ki,  köy yolunda sessizce yürümeye devam ediyoruz.

Rahatsız edici, ıssız köy yolu, bahçeleri ve ekilmemiş tarla ve bostan kenarlarından  geçiyoruz…
Köyün çıkışında, bir üst yolda; bir kaç baş belirdi. Hemen yolumu değiştirerek, üst yola çıktım. Bir yığın toprak kaplı mezar, yeni kazılmış gibi hiç bir ot yok,  toprağı bol. Köyde bir tek mezarlık ayakta matem dolaşıyor.

Biri erkek 8-10 kişi vardı.  Kadınlardan  biri; mezarlığın  bir ucundan diğer ucuna sonra, diğer ucundan öteki ucuna mıraldanarak su taşıyor. Toprak kaplı mezarların tamamı, başuçlarında arap harfleri ile yazılmış tahtalar.. Küçük boydaki  mezarların çokluğu dikkatimi çekti. Kadınlarin üzerinde geleneksel giysiler… Geleneksel acı renginde… Kapkara… Mezarlığın dört bir yanını mırıldanarak dolanan kadına yaklaştım.. selamlaştık- Terlemiş… ter yüzünden şıpır şıpır akıyor. Dili damağı, dudakları kurumuş.. yutkunarak konuşuyor. Yakın zamanda katliam yaşanmış. Çoğunluğu çocuk olan bu katliamda köyün tamamına yakını kurşuna dizilmiş. Sağ kalanlar mezarlıkta  bulunanlardı. Üç çocuğu ve kocası, Humeyni’nin muhafızlarının baskını esnasında kurşuna dizilmişler. Evinde tek başına kalmaktansa, mezarlıkda günlerini geçirmeyi yeğlemişler.
Üç çocuğundan hangisini ihmal etmiş; hangisi ile az ilgilenmiş; hangisi ile az konuşmuş olabileceğinin muhasebesini yapıyormuş … Ve bu gecikmiş muhasebeyi telafi etme telaşında. Kan ter içinde dört mezar arasında turlayıp duruyordu.
Karna köyü! Karne anlamına geliyor belki de… Veya bana öyle cağrışım yaptırdı; Kürdçe anlamı farklı olabilirdi.

Uygarlığın göstergesi resmi bina, uygarlık dışı Ayetullahlar tarafından, bilim ve teknolojiden sıyrılıp bir yığın çocuğu okul sıralarında hayatlarından koparıp almış. Bu yıl ilkokul ögrencileri, okul sıralarında otururken üzerlerine kurşunlar yağmış; ölüm yağmış, oturdukları okul sıralarında can vermiş önlükleri kana bulanmış.
Sağ kalan anne-babalar evlatlarını kucaklamak için telaşla sıralar arasında koşuşturmuşlar. Bu yıl karne yerine çocukların küçük bedenlerine, otomatik tüfeklerden kurşunlar tutuşturulmuş..
Dersler pekiyi, hal ve gidişat, kurşun yağmuru yazılıydı karne hanelerinde.  Öğrenciler mezarlık tatilinde…

Oysa ki, sabahları ilkokul çocuklarından “Ey reqib” i duymak kürd bayrağını gönderde görmek, beni müthiş heyecanlandırmıştı.
Marşı çocuklar ne kadar sevmişti kimbilir, çünkü, kansız kavgasız bir dünyayı öngörüyordu. Tek suçları Kürt doğmaktı. Dünyada çok istisani milli marşlar vardır ki kan ve fethi övmezler. Kürt milli marşı Ey Reqîb bunlardan biriydi. Reqîb Arapça “reqebe” kökünden yani ‘kontrol’den geliyor. Reqîb “gardiyan” demekti. Marşın yazarı Raûf Dildar, Ey Reqîb’i ağır işkence altında zındanda yazmış. En yanıbaşında ki  düşmana, gardiyana seslenmiş. “Ey gardiyan! Kimse [bizim] öldüğümüzü söylemesin! Bak yaşıyoruz.. diye başlıyor.
Kimse sanmasin Kürtler yok oldu, Kürtler yaşıyor. Yaşıyor, hiçbir zaman inmez Kürdün bayrağı…Kürt gençleri hep hazir ve amadeler. Uğruna canlarini feda etmeye, uğruna canlarını!- diye nakarat kısmıyla bitiyor.

Ne yapacağımı bilemedim, canlı halleri beliriyor, ellerinde okul çantalarıyla cıvıldıyarak çevremde dolanıyorlar ve hepsi bildik tanıdık yüzler… birbirlerini çekiştirerek, çelmeleyerek yanımdan geçiyorlar. Arkalarında, ölü soluklarıyla yüreğimi daraltıyorlar. Yola çıktığımızda, aklım hala mezarlıktaydı.

Köyün tamamı ölümün kendisi kokuyordu. Karşı taraftan kadınlı çocuklu, kızlı erkekli büyük bir kalabalık gelmekteydi. Ellerinde ve kucaklarında çocuklar sırtlarında yorganlar ve örtüler taşıyorlardı.
Yaklaştılar… çoğunluğun yaşlı erkek-kadın ve çocuklardan oluşan bir kalabalıktı gelenler. Yakılan, boşaltılan köylerinden kaçan insanlar, ancak kucaklayabildikleri kadar eşyalarıyla sığınacakları yerler arıyorlardu. Onlardan biri… Adı sanı bilinmez… Bir elinde bebeği tutar gibi tuttuğu çaydanlığı, diğer elinde piknik tüpü… kolunun üzerine alelacele, gelişigüzel attığı yorganı yastığı…  elindeki piknik tüpüyle tüm kötülükleri uçursa, sonra tüm acıların üzerine örtse elindeki yorganla. Sonra da bir güzel uyku çekse başını  yastığa koyduğunda…

Her şeye rağmen,  dünya zulmüne karşı dimdik ve sağlam duruşluydular.

-Devam edecek-

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


three × 1 =