Hakkımızı Ahmet Kaya’ya helâl etmiyoruz!

06.07.2017

Orhan Kotan Kimdir?

1944 yılında Ankara’da doğdu. Üniversite eğitimine, Ankara’da Dil-Tarih ve Edebiyat Fakültesi’nde başladı. 68 gençlik hareketinin içinde aktif görev aldı. Aynı yıl Malazgirt’e döndü. Askerliğini er öğretmen olarak yaptı.
Siyasal çalışmalarına devam etti. Dr. Şıvan hareketi içinde yer aldı. Hareket içinde bölge sekreterliğine yükseldi. 74 sonrasında ise DDKO sürecinde “Ocak Komünü” ekibinin yanında yerini aldı. KOMAL yayınevinin kuruluşuna katıldı ve yönetimini üstlendi. İkinci kitabı “Gururla Bakıyorum Dünyaya” kitabını yayınladı. Bu dönem bir çok yayın yaptı.
1976’da yayına başlayan Rizgarî dergisinin yazı kurulunda görev aldı. Rizgari sürecinde hareketin önde gelen teorisyenlerinden biri oldu. Hareketin teorik ve siyasal tezlerinin kurulmasında etkin bir rol oynadı. 1976 yılında Ankara DGM tarafından tutuklandı. 8 ay Merkez Kapalı Cezaevi’nde kaldı.
Kürdistan Komünist Partisi-Örgütlenme Komitesi’nde de yer aldı. 1980 askeri darbesi öncesinde Suriye üzerinden Avrupa’ya kaçtı. Avrupa’da Dengê Komal Yayınları’nı ve KKP-ÖK’nin yayın organı olan “Yekiti” dergisini organize etti. Partiya Rizgariya Kurdistan/Rizgari örgütünün kuruluşuna katıldı ve yönetiminde yer aldı.
“Kurdistan Press”in başredaktörlüğü sırasında ilk kez kendi imzasıyla yazılar yazmaya başladı. 1991 yılında partili arkadaşlarıyla görüş ayrılığına düştü. Marksist-Leninist görüşlerini terk etti. Yeni siyasi görüşünü yalnız savunmaya karar verdi. Örgütsel ilişkilerden çekilerek, bundan sonra bir aydını olarak çalışmalarını sürdürdü.
Yıllar süren gurbet hayatından sonra, 1995 yılında İstanbul’a döndü. Ve “Realite PRESS” gazetesinin yayınını örgütledi.
Ülserle birlikte böbrek yetmezliği sonucunda uzun yıllar diyaliz makinesine bağlı olarak yaşadı. Böbrek nakli ve kalp ameliyatları geçirdi. 9 Temmuz 1998 tarihinde öldü. Mezarı Stokholm’üm Solna semtinde Norra Haga’dadır.

“İnsan Orhan’ın şiirlerini okuduğu zaman, silahını alıp dağlara çıkası gelir”

……………..

korka korka
yana yana
her gün biraz daha derinden
her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü
aç ve arkasız
köpekleşerek
yaşamak dersen
bu yürek
çat diye çatlasın be!

kirsiz passız arı duru özümüz
namussuza kanlı hançer sözümüz
çok uzaktır dostlar bizim yolumuz
bulana yürüyene bin selam olsun

……

Mehtap Hanım, bize kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Bitlisin Adilcevaz ilçesinde 1952 yılında 5 çocuklu bir ailenin ilk evladı olarak dünyaya gözlerimi açmışım. Ortaokulu da orada bitirdim ve istemediğim halde Erzurum Nenehatun Öğretmen Yatılı Okulu’na gönderildim. İstemiyordum, çünkü doktor olmak gibi bir hayalim vardı ve bizim oralarda lise yoktu. Ama ailem kesinlikle bir mesleğim olması gerektiğini düşünüyordu. “Kadının ekonomik bağımsızlığı” olmazsa olmazı idi annemin. Öğretmen okulunda çok zorlandım, çünkü çok baskı vardı. Müdür benim komunist olduğuma ikna olmuştu, oysa ki ben komünizmin ne olduğunu bilmiyordum ve Erzurum denen yer belkide dünyanın en gerici şehriydi benim için.

Orhan Kotan’la ilk kez nerde, nasıl bir ortamda karşılaştınız?

Son sınıfta Malazgirtli bir arkadaşımın abisi onu ziyarete geliyordu ve bu abiye her geldiğinde gidip hoş geldin diyordum. Biraz da sohbet ediyorduk. Ortak noktalar çoktu; edebiyattan, politikadan, toplumdan bahsedip tartışır dururduk ve her seferinde müdür beni çağırır “Kim o adam?” diye sorardı.  Zaman geçtikçe ben ve Orhan Abi’nin kanı o kadar çok kaynadı ki birbirine, evlenmeye karar verdik.

Orhan Kotan’dan mı evlilik teklifi geldi, nasıl oldu?

Dediğim gibi Orhan’ın bacısı ile sınıf arkadaşıydık. Hani öyle çok samimi değildik ama nedense mezun olduktan sonra bize bacı kardeş Adilcevaz’a misafirliğe geldiler. Sonra beni davet ettiler, ben de bacımla birkaç günlüğüne ziyaretlerini iade etmek üzere Malazgirt’e gittim ve teklif o zaman geldi.

Anne-babanız bu teklife ne dedi?

Annem bu evliliğe razı değildi, büyük zorluklarla nişanlandık. Ben o zaman Adilcevaz’da öğretmenim ve Orhan yarı kaçak, polisle köşe kapmaca oynayarak askerliğini öğretmen olarak Malazgirt’in bir köyünde yapıyor. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrenci hareketleri, yakalanmalar, dayaklar, DDDK faaliyetleri ve tüm bu kalabalık içinde annem benden habersiz nişan hediyelerini geri postalamış. Birgün okuldayım; az tanıdığım- tanımadığım kişiler geldi misafirim olarak Malazgirt´ten. Olayı anlattılar ve ben bunun üzerine onları eve davet ettim, gidip konuşalım diye. Arabaya bindik ama şoför direksiyonu Malazgirt’e doğru çevirdi ve ben böylece kaçırılmış oldum.

 Sonrasında neler oldu?

Düğündü, nikâhtı derken, yıl 1973 mayıs-haziran, biz soluğu Anakara’da aldık. Hatice Yaşar’ın evinde uzun bir süre misafirlik… Kendi evimize taşınmamız, ikiz kızlarımızın dünyaya gelişi, KOMAL Yayınevi’nin faaliyete geçmesi ve benim Ankara’nın Karagedik Köyü’nde 7 yıllık öğretmenlik maceram, ben Ankara’nın köyündeyken Orhan’ın Ankara’da kalması… Herşey başdöndürücü bir hızla devam ediyordu. Yoksulduk, hem de çok yoksulduk. Köyde ikizlerle yalnızım, lojmanda sabaha kadar farelerin konseri… Ve spor yarışmaları derken 7 yıl geldi geçti orada. Orhan ayda 2-3 günlüğüne gelirdi ve ben ayda bir maaşımı almak için Ankara’ya gitmek zorunda kalırdım.

 

Siz Orhan Kotan’la tanıştığınızda şairliği, adı sanı duyulmuş biri miydi?

Orhan´ın politik bir kaçak olduğunu, şairliğini, Kürdistan’a ilişkin mücadelesini bilmiyordum. Biz birbirimizin hem yoldaşı, hem eşi, hem de arkadaşı olduk. Ayrıca herkes ona “Orhan Abi” dediği için, ben asla “Orhan” diyemedim. İlk tanıştığımda adı Orhan Abi’ydi ve ölünceye kadar da öyle kaldı.

Yani siz eşi olarak kendisine “Orhan Abi” diye mi seslenirdiniz?

Evet, ağız alışkanlığı olmuştu artık.

 O tanışma döneminde size hiç kendi şiirlerini okumuş muydu, ya da başka şairlerden?

Valla Orhan bana hiç şiir okumadı. Ne kendisinin ne de başka birinin. Biz hep politika konuşurduk. Sesinin çok güzel olduğunu 25 yıllık sürede bir defaya mahsus olarak şarkı söylediğini duyunca anladım.

 Yurtdışına çıkmadan evvel nasıl bir ortamınız vardı? Evinize kimler gelir giderdi? Orhan’ın arkadaşları, yoldaşları kimlerdi?

Bizim diğer normal insanlar gibi bir evimiz olmadı; hani şööyle koltuklu sehpalı ve o evin gelip çay içen, havadan sudan konuşup dedikodu yapan misafirleri hiç olmadı. Orhan’ın tüm dünyası Kürt ve Kürdistan’dı. Arada bir biraz konuştuğumuz olurdu ama o zaman da konular pek değişmezdi, aynıydı.

Yayınevi Kürt sorunu ve Kürtlerle ilgili özellikle başka dillerde yazılmış kitapları basmaya başlamıştı, aynı zamanda Rızgari örgütleniyor, biçimleniyor, hızla yayılıyordu. Orhan tamamen Rızgarileri yazmakla meşguldü, hiç başka bir şeye vakti de yoktu ilgisi de. Ankara’da kurulan ve çok güzel çalışmalar imza atan KOMAL yayınevi bu grubun gurur duyacakları bir eser olarak tarihe geçmiştir.Herkes vardı orada. Kürtlerin uğramayı sevdiği bir tartışma ve iş çıkarma merkezi gibi bir şeydi o adres. İsmail Beşikçi’nin sabah gelip akşama kadar çalışmasını unutamam. Mümtaz Kotan, İbrahim Güçlü, Hatice Yaşar, Av. Şerafettin Kaya, Ruşen Aslan bu mücadeleye kendini adamış birçok insan vardı. Ki hepsinin adını burada saymak zor.

 

Gelelim Orhan Kotan’ın ve sizin yurtdışına çıkışınıza. Nasıl oldu?

Orhan galiba Ağustos ayında, darbeden hemen önce (1980 yılı)  Suriye Kamışlo’ya geçti. Bir süre sonra oradan İsveç’e gelip iltica etti. Hemen arkasından 12 eylül askeri darbesi tüm zulmüyle çöktü Türkiye’nin başına. Bu arada polis beni sıkıştırmaya başladı “kocan nerde?” diye. Ve sonunda benim de çıkmam örgüt tarafından uygun görüldü. Ve ben o zaman tekrar Adilcevaz’a gitmiş, öğretmenliğe başlamıştım. Ve ikizlerimiz ilkokula başlamıştı . Ve sonunda ben istifa ettim, çocukları alıp istanbul’a geldik. O zaman politik nedenlerle İsveç devleti oturma ve çalışma iznimi acilen konsolosluğa göndermişti. Gittim, mühür basıldı, ertesi günü uçakla Stokholm’e indik. (3 mart 1981).

Hiç unutmuyorum, İstanbul Havalimanı’nda arandığı halde bize refakat eden, yardımcı olan, sevgili Recep Maraşlı’nın cesaretine hâlâ hayranım.

İsveç’e, Stokholm’e geldiniz. Rahat alışabildiniz mi? Nelerle karşılaştınız Stokholm’de?

Stokholm’e alışmamız çok zor olmadı, güzel bir şehir, düzenli, tertemiz bir ülke. Dil öğrenme, topluma intibak etme olanaklarını isteyene sunuyor. 1981 de İkiz kızlarımızla İsveçe geldikten kısa bir sonra ben dil kurslarına, çocuklar okula başladı. Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz derler ya, doğrudur! 5 ay sonra Orhan’a tercümanlık yapmaya başladım. Bizim şanssızlığımız, aynı yıl içinde Orhan’ın kronik böbrek yetmezliği gibi korkunç bir hastalığa yakalanmış olmasıydı. 18 sene hastalığın kendisi ve beraberinde getirdiği zorluklarla mücadele başladı. Bu arada Orhan burada, birkaç Rızgari´ci arkadaşla Kürdistan Press’i kurdu. Bu da Kürt tarihinde kurulan ilk ciddi haber ajansıdır. Bu arada bir kızımız daha oldu, yıl 1987.

Bu süre içinde ben burada Sol Partide aktif rol almaya başladım. İl genel meclisine seçilen ilk göçmen kadın oldum. Aynı zamanda metro sürmeye başladım çünkü öğretmenlik işi olmayacaktı ve zaten sevmiyordum.

3 kızınız olduğunu söylemiştiniz. Onlardan biraz bahsedelim istiyorum.

Helin ve Sinem 1974’te dünyaya geldi. Dilan’ımız İsveçlidir, 87 doğumlu.

Onları dünyaya ve geçmişlerine gururla bakabilecekleri bir şekilde eğittiğimize eminim.

Sinem’im siyasal okudu, şu anda devlet göçmen dairesinde iyi bir işi var. 3 çocuğuyla mutlu.

Helin İsveç’i erken terketti, İngiltere’ye gitti. 4 yıllık üniversite eğitiminden sonra orada yaşamaya karar verdi, sanat yönetmeni olarak çalışıyor.

Ve son beşik Dilan! Bir çocuk babasına bu kadar mı benzer? Yazdığı zaman güzel yazıyor, şiiri de hikayeyi de. Ama oyuncu olmak istedi, biz de destekledik. Akıllı, becerikli, azimli.  Şu anda Kanada’da bir Amerikan TV kanalı için dizi çekiminde. Evli. Ve dünya tatlısı İsveç’li bir damadım var.

Dilan demişken… Ben O’nun en çok neyiyle gurur duyarım biliyor musunuz? Evlendiği zaman “babamım soyadını bırakmam” dedi, eşi de “tamam ben senin soyadını alırım, ne olmuş yani” deyince olay çözüldü.

Dikkatimi çekti, Bora kızlık soyadını kullanıyorsunuz Sosyal medyada…

Biz İsveç’teyken Türkiye’ye gitmek istemiştim. Orhan hâlâ aranıyordu. Kotan soyadı TC’de pek makbul değildi, onun için Orhan ısrarla kızlık soyadımı geri almamı istedi ve öyle de yaptık. Burda beni şaşırtan şey bir telefonla işler çözülmesi oldu. İsveç devleti “neden” diye bile sormadı ve 10 gün içinde yeni kimlik ve pasaportumu kızlık soyadımla İsveç’ten aldım. Daha sonra Orhan Türkiye’ye döndüğü zaman avukat tuttu, benim adıma. Amacı ordaki (Türkiyedeki) soyadımı da değiştirmekti ama olmadı.

Çocuklarınız Kürtçe biliyor mu?

“Çocuklarınız Kürtçe biliyor mu” sorusuna başka bir soruyla cevap vereyim: Anadili ne demektir biliyor musunuz? Orhanın annesi Türktü, benim annem Ermeni – Çerkez karışımı… Ve evimizdeki tüm politik tartışmalar hep Türkçe oluca Kürtçe bilme şansı da hemen hemen yok gibi.

Orhan Kotan Üniversitede hangi bölümü okumuştu? Ayrıca bir de Kürtçesini merak ediyorum?

Orhan’ın Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni tam bitiremeden- siyasi olaylar nedeniyle- yarım bırakıp Ankara´yı terkettiğini biliyorum . Orada Arap-Fars dilleri bölümünü seçmişti. Orhan’ın gramer hastalığı vardı diyebilirim. Kürtçe grameri çok iyiyidi. Tükçe’ye nasıl hakim olduğunu biliyoruz. Ve aynı şeyi İsveç’te yaptı. Yani benim gibi hiç düşünmeden papağan gibi tekrarlayarak pratik yapacağına ”bu fiildir, bu zarftır, bu edattır” derken dili konuşmaya fırsatı kalmadı. Aynı hatayı Kürtçe’de de yaptı.

Orhan Kotan’ın hastalığından bahsedelim biraz. Neler yaşandı o süreçte?

Orhan sağlık durumunu kısaca anlatmak biraz zor. 1980 yılında İsveç’e gelince genel bir sağlık kontrolü yapılmıştı.(O zamanlar yeni gelenlere yapılan bir kontroldü, şimdi yok tabii ki) Genel kontrol gösterdi ki Orhan’da kronik nefrit var( böbrek yetmezliği). Hastalık uzun bir süre sinsi bir şekilde devam ettiği için geç kalınmıştı. Böbreklerin çalışma kapasitesi çok azalmıştı, yapılacak şey uygun bir böbrek buluncaya kadar bir süre diyet yapmak, daha sonra diyaliz idi. Ve öyle de yapıldı. Bu arada Orhan’ın Ankara´da ki bacısı Müfide ile doku uyumu tespit edilince böbrek nakline karar verildi. Bacısı geldi, nakil yapıldı, ameliyat başarılı geçti. Orhan sağlığına kavuştu ve tüm gücüyle Kürdistan Press’te çalışmalar devam etti. Ama bu böbrek 4 yıl falan çalıştı ve biz sil baştan yeniden başladık diyalizlere. Fakat bu süreçte vücudunun çok yıprandığı belli oluyordu. Bir süre sonra trafik kazasında ölen bir İsveçli’nin böbreği Orhan’a nakledildi ve Orhan yeniden kaldığı yerden devam etti. Artık mücadelenin yerinde sürdürülmesinin zamanı geldiğine inandığı için haber ajansını kapatıp Türkiye’de “Realite” isminde bir yayın organı için çalışmaya başladı. Fakat Kürdistan Press’te çalışan diğer arkadaşlar bunu istemiyorlardı, o nedenle bir sürü can sıkıcı ve yüz kızartan olaylar da cereyan etti. Orhan karalıydı ; gereken makinalar öncede Türkiye’ye gönderildi ve arkasından Orhan gitti. İsveç maddi olarak kendisine kültür desteği veriyordu, tabii zar zor yetiyordu. Bu arada çıkan her sayı toplatılıyordu. Orhan bir ara sağlık kontrolü için geldi, hastaneye yatırıldı ve bir daha kendini toparlayamadı. Bu süreçte Orhan KÜRT KİMLİKLİ TÜRK VATANDAŞI tezini geliştirmeğe başlamıştı.

“Kürt kimlikli Türk vatandaşı” ile nasıl bir çözümü kast ediyordu Orhan Kotan? Bu teze nasıl vardı?

Kürt sorunu ile ilgilenen, bağımsız bir Kürdistan kurma hayalleri, planları içinde olanlar hep haritalar çizer ve bu haritaların neye dayanarak çizildiği, ölçülüp biçildiği pek belli değildir. Kafamızda bir Kürdistan haritası var ve içeriğine bakınca bir zamanlar kökleri kurutulmaya çalışılan Ermeniler var, süryaniler var, Ezidiler var ve Türkler var. O kadar birbirimizle iç içe olmuşuz ki çözülmez bir yumak halindeyiz. Benim annem Maraş doğumlu Ermeni-Çerkez karması…Orhan’ın annesi Çorum’lu. Bir gün şöyle sohbet arasında aklımıza bir şey takıldı: eğer çok ciddi anlamda karar alınsa ve “hadi çizin sınırları, ayrılıyoruz!” dense, sınırı nasıl çizeceğiz? Çizemedik, olmadı! Bütün bölge çözümü imkânsız bir yumak! Batıya gelip yerleşmiş olanları nereye koyacağımızı da bilemedik. Çünkü o insanlar geri dönmez! Yurt dışında Kürd, Kürdistan için kıyameti koparanların büyük bir çoğunluğu Antalya, Bodrum ve İzmir’de evlerini almışlar….Tatillerine gidiyorlar. Evlerine dönünce Kürdistan haritası çizmeye devam. Uzun lafın kısası biz işin içinden çıkamadık. Orhan’ın daha sonra ortaya koymağa çalıştığı KÜRT KİMLİKLİ TÜRK VATANDAŞI tezi böylece oluştu. Ama şiddetli bir tepki gördü. Hainlikle suçlandı, davaya ihanetle suçlandı. Tehtitler aldı. Ama o ne dediğini biliyordu.

Bir halkın sorunları ayrı devlet kurmakla bir gecede çözülmüyor. Ona baksan kurulmuş tüm devletler sıfır sorunlu olurdu. Asıl mesele, vatandaşına sunduğu hizmettir. Bu hizmetin ne olduğunu burada saymaya gerek yok bence. Dünyanın birçok devletinde değişik ırktan insanlar beraber gül gibi yaşıyorlar. Mesele, o devlet sınırları içinde yaşayan ayrı tüm ırkların kültürüne, diline, otantik yapısına saygı göstermek ve onu kabullenmek, gelişmesine fırsat vermektir. Bu mümkün müdür? Evet. Bunun için medeni bir mücadele vermek (silahsız, kansız, ölümsüz) mümkün müdür, diye soranlara cevabımız hâlâ EVET’tir.

Orhan Kotan ne gibi tehtitlere maruz kaldı, neler yaşadınız, anlatabilir misiniz?

Yılını tam hatırlamıyorum 86-87… O civarda, Kesire ve yanında iki garip herifle bize geldiler. Anlayacağın bu eski bir hikaye!

Kesire, Apo’nun karısı size mi geldi?

Gayet tabii. O zaman daha PKK yeni sivrilmiş ama daha Kürtleri asıp kesmeğe başlamamıştı. Ve Kesire fırıldak gibi dönüyordu İsveç’te.

Ama O’nun yanında koruma gibi gelen adamların tipini ben hiş sevmemiştim. Uzun ve büyük beden paltoları vardı ve oturdukları sürece hiç onları çıkarmıyorlardı. Bunlar kim diye Orhan Abi’me sorunca isimlerini söyledi ama ben birini hatırlıyorum: Ali Haydar Kaytan.

Kesire’nin yüzü… Onu da unutamıyorum. Soluk benizli konuşkan bir kadın… Bol bol da gülüyor, tüm dişlerini görüyorsun. Bakınca, gözleri korku filmine bakar gibi bakıyordu. Buz gibi bir yüz ifadesi, mutsuz ve huzursuz.

Kaç kere geldiler?

İki defa geldiler.

Sohbette siz de bulundunuz mu?

Yok, ben odaya çay falan götürdüm. Ayrıca Dilan küçüktü, kucağımdaydı, sohbette yer alamadım.

Yalnız burada küçük bir not düşmem gerekir. Kesire’nin bize iki defa gelmesinin nedeni Orhan’ı hareketin içine almaktı, o anda kesinlikte tehdit falan söz konusu değildi.

Ziyaret gibi bir şeydi ama aslında Orhan’ın onlara destek vermesini, onları eleştirmemesini istiyorlardı. “Bizimle ol, çok daha güçlü oluruz” falan… ikinci ziyaretlerinde Orhan onlara kapıyı gösterdi ve anlayacağın o ilişki başlamadan bitti.

Başka neler yaşadınız?

Bu olaydan bir süre sonra…Kürdistan Press kurulmuştu ve herşey çok güzel gidiyordu ve bir gün İsveç gizli servisi, adı SÄPO’dur, 2 polis gazeteye geldi. Ellerinde suratsız bir yaratığın resmi ve PKK tarafından adamın Danimarka üzerinden İsveç’e, Orhan’ı öldürmek göreviyle geçirildiğini söylediler ve tüm aileyi korumak amacıyla gizli bir adrese falan taşımayı planladıklarını söylediler. Ama Orhan nedense çok sinirlendi, heriflere ( aklıma gelince gülerim) hayatında asla bir polis teşkilatıyla beraber iş yapmadığını ve asla yapmayacağını söyle. “Öldürürlerse öldürsünler” dedi ve onlara kibarca yol gösterdi. Ben çok korkuyordum. Doğrusu istersen evde 3 çocuk vardı ve evimiz yüksek katlarda da değildi. Ama Orhan ışıkları yakar, perdeleri açar ve yatıncaya kadar kapıyı kilitlemezdi. Yalvarırdım, derdim “bu herifler manyak, yapar mı yaparlar” diye! Ama onun cevabı hep şu oldu: “Apo’da beni öldürecek yürek yoktur, sıkar o” derdi.

Ve günün birinde nihayet Orhan Kotan Türkiye’ye döndü. Neler oldu o dönüşte?

Orhan’ın Türkiye’ye dönüşü sorunsuz olmadı tabii. Politik nedenlerle ülkeyi terk edip geri dönenleri polis alıkoyuyordu bir süre. Orhan da bu işten payını aldı. Aslında onunla ilgili delilli bir suç yöneltilmiş olamadığı için sorun zamanla çözülecekti ama böbrek nakli olduğu için ve kalbi için ilaçlarını çok düzenli alması gerekiyordu. Hapishande hayati tehlikesi vardı. Ümit Fırat’ın tanıdıkları aracılığı Orhan Abi’yi bıraktılar. Merak edenler, nasıl oldu diyenlere tavsiyem: 10 Eylül 1992 tarihli Milliyet gazetesini bulsunlar, (5 kuruşluk teknik bilgisi olan bile internetten bulabilir). Orada Taha Akyol köşesinde bu konuyu, Orhan’ın bırakılma sürecini, Ümit Fırat’ın Orhan Kotan’ın salıverilmesi için kendisinden ricacı oluşunu falan anlatıyor. Taha Akyol da bu rica üzerine dönemin valisini arıyor ve sonra hakkında bir somut suç olmadığı için de bırakılıyor.  Öte taraftan sözüm ona “Kürt aydınları ve birçok politik çevreler ve kişilikler” bunun dedikodusunu bir süre yaptılar. Galiba yazılı açıklamaları da olmuştu : Orhan’ın Türk devleti ile anlaştığına dair falan filan… Şimdi aklıma gelince güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum ama bildiğim bir şey var : Orhan’ı çok üzdüler ve onların gururla dünyaya bakmak için kefelerinde hiç birşey yoktur.

“Orhan için önemli olan para değildi, O’nun değerleri başkaydı”

Orhan Kotan’ın bazı şiirlerini sanatçı Ahmet Kaya besteledi ve hafızalarda yer edindi. Orhan Kotan’la Ahmet Kaya’nın yolları nasıl kesişti?

Bir gün Orhan beni aradı ve dedi ki “Ahmet Kaya diye bir müzisyen var, benim şiirimi bestelemesi için izin verdim.” Bu arada Ayşe Önal (CHP’li Şafak Pavey’in annesi) isminde bir gazeteciye de şiir kitabını bir defaya mahsus olmak üzere bastırması için telif izni vermişti. Orhan öldüğü gün kitabın çıktığı haberi geldi. O kitap daha sonra Çivi yayınları tarafından 8 defa daha basılmış ve yok satmış diye duydum. Gülmeyin bana ama diyorum ki hiç olmazsa bana bir örneğini göndermek zahmetinde bulunsalardı terbiyesiz insanlar!

Orhan Kotan’ın hangi şiirini istemişti Ahmet Kaya?

“Dosta Düşmana Karşı” idi şiirin ismi.

Orhan Kotan yapılan besteyi nasıl buldu? Beğenmiş miydi?

“Dosta Düşmana Karşı” çok beğenildi, çok güzel yapmıştı doğrusu. Orhan da çok beğenmişti ve sanırım devamını isteyebilirdi ama bu arada Orhan’ı çok üzen bir şey oldu, araları açıldı ve bir daha da konuşmadılar birbiriyle.

Ahmet Kaya ile Orhan Kotan neden konuşmadılar bir daha birbirleriyle, ne oldu?

Orhan izin verdiği zaman telif hakkıyla ilgili bir şartı vardı : Gelirin Orhan’ın payına düşenini kendisine değil hapishanede yatan fikir tutuklularına verilmesini istiyordu Ahmet’ten. Ama Ahmet bunun üzerine yatmış olmalı ki O’nun evine yapılan bir ziyarette ”Ahmet, hapishanelere ne kadar gönderdin?” deyince cevap şu olmuş: (Önce hafif bir şaşkın yüz ifadesi, sonra da) “Aaa, bak unutmuştum senin payını, Gülten bana şurdan çek defterini verir misin?” Ve Orhan’a dönerek “Ne kadar istiyorsun?” diye sorunca Orhan ve beraberindekiler hemen kalkıp gitmişler. Orhan bunu bana hiç söylemedi, sorduğumda da cevap vermedi. Bana diğerleri anlattı.

Diğerleri kim?

O garip ziyareti kızkardeşim ve eniştemle birlikte yaptıkları için biliyorum. Onlar anlattılar bana. Kendileri hayatta.

Orhan Kotan telif ücretini kendisi için istememişti yani?

Orhan için önemli olan para değildi, O’nun değerleri başkaydı. O’nun için ezilen halkların mücadelesiydi hayatının zemin taşında duran. Kalemi ve yüreği çok güzel bir insandı ve inançlarının ticaretini hiç yapmadı. Ama tüccarlar vardır; gerçek idealleri olmayan, hedeflerinde “nereden ne kurtarırım cebime ne kadar para girer” den başka bir düşüncesi olmayanlar elbette onun çevresinde de vardı. Ama ne demişler: ölüm herkes için!

Siz kendiniz eşinize, Ahmet Kaya’nın evinde yaşananları sormadınız mı? Size olanları anlatmadı mı?

Orhan bana hiçbir zaman Ahmet’in evine gittiğini söylemedi. Birkaç defa sordum şarkının satışını, bana şunu söyledi: “Bana ondan bahsetme, boşver!”

Siz Ahmet Kaya’yı sanatçı olarak nasıl buluyorsunuz, kendisini dinler misiniz?

Ahmet Kaya sesi güzel olan, güzel beste yapan bir insan. Ama herşeyin her zaman alınıp satılacağını da sanacak kadar sıradan bir insandır benim için. Kızım Paris’teyken tüm arkadaş grubu Ahmet’in mezarını ziyaret etmek için gittiler, kızım “Asla” demişti.

Mehtap Hanım, Ahmet ve Gülten Kaya’ya hakkınızı helâl ediyor musunuz?

Ne ben ne de çocuklarım hakkımızı ne Ahmet Kaya’ya, ne Gültan Kaya’ya, ne gazeteci Ayşe Önal’a, ne de Çivi Yayınları’nın sahtekâr sahibine helâl etmiyoruz!

Kültürümüzde ölenin ardından konuşulmaz, belki Ahmet için bunu demem ağır kaçmış olabilir, keşke yüzüne kızgınlığımı ifade edebilseydim, ama kontağımız olmadı. En azından Gülten hayattadır, Gülten’e söylemiş olayım.

Ahmet’i ben de beğenir, severim Türkülerini. Ama çok büyük kırgınlığım var, söylemeden geçemezdim.

Orhan Kotan’ı bir eş olarak, yoldaşı olarak nasıl anlatırsınız? Nasıl bir insandı, en belirgin özellikleri nelerdi?

Bence orhanın en belirgin özellikleri çok fazla dürüst, açık sözlü olmasıydı. 25 yıllık beraberliğimiz içinde asla yalan söylediğini ya da istese bile söyleyebildiğini duymadım. Dürüst ve açık sözlü olması nedeniyle insanları kırdığı oluyordu ama günümüzün tabiriyle kişiye göre, duruma göre ve çıkarına göre kıvırtanlardan değildi. Az uyur, çok okurdu devamlı okurdu. Türk tarihini ve ortadoğu tarihini çok iyi bildiğindendi ki yorumlara oturaklı olurdu. ( Aklıma Demirel geldi) Evden çocuklarından haberi olur muydu? Hayır. Bence onun en güzel özelliği çok güzel bir feminist olmasıydı. Kadına olan saygısı, güveni sonsuzdu. Bazen Kürtler’in neden bi türlü iki adım ileri gidemediklerini kadınlarını mücadelenin içine almadıkları için olduğunu söylerdi. “Biz kapalı kapılar ardında sesizce plan programlar yaparken kadınların çamaşırlarımızı yıkayıp yemeklerimizi yapmasını bekledik” derdi. “Onlar içeriye çay servisi yapınca sustuk! Asla ne düşünüyoruz ne yapıyoruzu onlara anlatmadık” diyerek mürekkep yalamış Kürt aydınlarının kulaklarını çınlatırdı.

Özetle; Orhan isyandır, öfkedir, dürüstlüktür ve yürekliliktir!

Orhan Kotan’ın hoşunuza gitmeyen yönleri yok muydu?

Vallahi Orhan’ın beni gıcık eden özelliklerini kısaca yazmam gerekirse, en başta çok dalgın olması gelirdi. Devamlı okur, bir şeyler yazar-çizer, notlar alırdı. Çevresinde davul-zurna çalınsa duymazdı, ev yansa Orhan’ın haberi olmayacağına hepimiz emindik. Geceleri sabaha kadar çalışırdı. Huyunu biliyordum yani, aklının başka yerde olduğu belli olurdu. Ama söylenmesi elzem olan bir şey varsa mecburen anlatırdım, gözlerime bakarak dinlerdi ve bir süre geri gelerek, “Mehtap sen demin bana ne anlatmıştın” diye sorması beni perişan ederdi. Anlaşamadığımız bir konu daha vardı, onu da söylemeliyim: Orhan’ın yanında orada olmayan bir insanla ilgili konuşma izni yoktu. Lehine bile olsa, “Susun, o burada değil” derdi. O zaman çok bozulurdum doğrusu.

 

Orhan Kotan’ın şiirlerinde hep bir başkaldırı, hep isyan hep mücadeleye çağrı var…

İnsan Orhan’ın şiirlerini okuduğun zaman silahını alıp dağlara çıkası geliyor. O’nun o özlemini çektiği MOR dağlara…

Kotan sosyalistti. Geldigi ülke İsveç ise Sosyal demokrasinin yaşandığı, liberal, çağdaş bir ülkeydi; ama sosyalist degildi. İyi bir sekilde yönetiliyordu, sistem oturmuştu, aç, çıplak sokakta yoktu. Bu durum Orhan’ın sosyalist fikirlerini sarsmadı mı? Evde konusur muydunuz bu konuları? Isveçteki düzeni? Sosyalizmi..?

Dünyadaki sosyalist ülkeler şu ya da bu biçimde diktatörlükle ,yasaklarla, yoksullukla şöhret yapmışlardı. Bence bir zamanlar kendilerinin sosyalist ya da komünist olduklarını söyleyen ve öyle bir yönetim şeklini savunan kişilerin hiçbiri Sovyetler’e ya da ne bileyim Doğu Almaya’ya ya da Polonya’ya iltica etmedi, biz de etmedik. Düşündürücü! Ama biz ailece Çavuşesko’nun Romanyasına 10 günlük bir yaz tatili için gittik, yıl 1984 ve lanet okuyarak, küfürler ve lanetler okuyarak geri geldik. Ama gitmeden önceki heyecanımız görülmeye değerdi; İlk defa sosyalist bir ülkeye gidiyorduk ve çok mutluyduk…

Sahilde birinci dünya savaşından kalma tüfekleriyle nöbet tutan jardarmaları görmek ve onların güneşin batmasıyla birlikte insanları sahilden otele sürmeleri korkunç bir maceraydı. Ama Orhan’ın vardığı bir sonuç vardı (tabii ki kendince) herkes katılmayabilir ama şöyle diyordu: “Sosyalizmi de, komünizmi de birinin baştan yazması lazım. Marx’ı biz çok yanlış anladık. Oturup Marx´ı da Lenin´i de baştan iyice okuyup yeniden yorumlamalıyız!”

Ölümü konuşur muydu sizinle?

Biz Orhan’la hiç ölümü konuşmadık : sanki herşey güllük gülistanlıkmış gibi komaya girinceye kadar Orhan aynı Orhandı. Okumaya, yazmaya çalışıyordu ama dermanının kalmadığının kendisi de farkındaydı. Orhan  o devasa hastalığın çilesini çekerken siyasi mücadelesini hiç bırakmadı.

Orhan Kotan’ın cenaze töreni nasıl oldu, biraz anlatabilir misiniz?

Orhanın cenaze töreni tam ona yakışır bir sadelikteydi. Çok arkadaş, çok tanış, çok yoldaş vardı. Avrupanın değişik ülkelerine dağılmış pekçok dost gelmişti sağolsunlar; bizi yalnız bırakmadılar. En güzel taraflarından biri de teypten devamlı Ahmet Kaya’nın okuduğu “Dosta Düşmana Karşı” çalındı. Hâlâ kulaklarımda çınlıyor o günü düşündüğüm zaman. Elbette gelemeyen dostlar telefonla devamlı aradı teselli verdiler. Orhan’ın ateist olmasından dolayı namaz falan kılmanın gerek olmadığına hepimiz hemfkirdik ama bir dost Kürtçe olarak Kuran’dan birşeyler okudu. Dilan’ım o zaman 11 yaşındaydı, babası gözü önünde vefat etmişti. O sıralar benim en büyük düşüncem, çocuklarımı teselli etmekti diyebilirim.

Ahmet Kaya cenazeye katılmış mıydı veya daha sonra sizi arayıp başsağlığı diledi mi?

Cenazeye katılmamıştı, aramadı da. Gerçekten Orhan vefat ettiği zaman Ahmet Kaya’nın beni arayıpta “Senin ve çocuklarının başı sağ olsun” demesini çok isterdim, ama buna tenezzül etmedi.

Neden cenazesini Türkiye’ye, memleketine gömmediniz de Stokholm’e gömdünüz?

Orhan’ın cenazesini Türkiye’ye neden gönderseydim? Ben ve 3 çocuğu İsveçteyiz ve hep burada yaşayacağız. Bizim Türkiye’ye öyle “hadi gidiyoruz” deyip gidip gelme bir alışkanlığımız yok ve babamızı yanımızda istedik. Orhan’ı 2 defa canlısını terketmeye mecbur edilen o ülkeye ölüsünü vermem imkansızdı.  Orhan’ın mezarının Türkiyeye götürülmesine “Hayır” dememin bir sebebi daha var: Muhtemelen Ankara’ya, babasının yanına gömülecekti. Ama orası memleketi değildi ki!

Eşinizin mezar taşına “GURURLA BAKIYORUM DÜNYAYA” dizelerini yazmak kimin fikriydi?

Biz 1 ana 3 kız bu kararı aldık ama fikir nasıl gelişti, olgunlaştı, hatırlamıyorum. Ama temel düşünce şu idi: Orhan’ın bize empoze ettiği bir hayat anlayışı vardı: “DÖNÜP GERİYE BAKTIĞIN ZAMAN UTANACAĞIN BİR GEÇMİŞİN OLMASIN” derdi ve O, hayata bu şekilde gururla bakabilen bir insandı, hayat felsefesi öyleydi.

Size bir vasiyet bıraktı mı?

Ölümü konuşmadığımız için vasiyeti de konuşmadık. Yalnız son haftada bana bazı isimler verdi ve “bu heriflere asla güvenme” dedi, o da bende saklı kalsın.

Mehtap Hanım bu güzel sohbet için teşekkür ederiz. Bize vakit ayırdığınız için sağ olun, var olun.

Teşekkür ederim, size başarılar diliyorum. Siteniz çalışanlarına ve okurlarınıza saygılar sunuyorum.

 

Zindanlardan taşa taşa kar beni
Mamak’lardan metris’lerden sor beni
Diyarbekre kanla bastım mührümü
Ceset ceset kefen kefen sar beni
Bu türkü mor dağların emanetidir 
Firari mahpuslara bir avuç su
Bir türkü dilimi içerdekine
Çeyiz sandığına oyalı yazma
Memeye süt
Ve baharın toprağa bereketidir
Sığmaz dört duvarın yanına, dikenli tele
Cesur mermidir, mavzer yatağında bu
Önü kıtlık kıran, zemheri
Ardı ateş külü, kızılcık
Ve menekşedir
Bir teli asuri vurur, bir keldani
Ve yeşile çalar her mevsim
Petrol mavisini
Kan kızılını
Kavruk dudakların tuzunda tadı
Fırat’ı
Dijle’yi vurur
Heyy bre
Şahin gagasında
Can suretidir
Kara saçlım
Gül benizlim
Sevdiğim
Bu türkü
Mor dağların emanetidir
Gün kar yanığı yüze vuranda
Debreşir gökçe yürek
Kasketi keder gömleği kan

Sevdası bir uçurumdur
Gözleri kor tanesi gözleri hançer
Gözleri cesarettir
Krizantem çiçeğidir emeği gülüm
Elleri cesur ve de hünerli
Mor dağların ardında
Üç koca destan üç koca dünya
Üç denklem
Üç şifre üç atom çekirdeği ve
Bir çakmak bir kıvılcım birde dinamit
Gün kar yanığı yüze vuranda
Mor dağların türküsü gelir
Onlar güneşin bağrında ateş
Yer yüzünde bir taze çiçektiler
Namluda namusun fişengi
İsyanda yürek kara düşte
Bembeyaz gerçektiler
Ben yılların sevdası
Nazlım
Sabır kıyısında
Kin köpüğü
Al almada
Başaklarda
Gül dudaklarda hasret

Söyle türkünü sen
Erinme nazlı bacım
Ağlamadan
Karalara bağlamadan
Kına gecelerinin sevincinde
Lurke’de Goven’de
Temirağa’da. (Orhan Kotan)

 

 

Röportaj: Ulaş Boz

ulasboz@hotmail.com

 

 

 

 

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


11 − 7 =