PKK’NİN BARON VE BARONESLERİ DEMİRTAŞ’A “DUR” DEDİ !

Ümit Fırat Kimdir?

1945’te Bingöl’ün Kiğı ilçesinde doğdu.

Gazi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirdi. Üniversite yıllarında sol ve ılımlı sosyalist fikirleri benimsedi, 1971’de kapatılan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve ilk legal Kürt örgütü Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) aktif bir üyesiydi. 1970’li yıllarda Ankara Zafer Çarşısı’nda faaliyete geçirdiği kitabevinin ziyaretçileri arasında  dönemin SBF öğrencisi Abdullah Öcalan da vardı.

  12 Eylül darbesinden sonra 8 yıl hapis cezası aldı, dört yıl cezaevinde kaldı.1990’lı yıllarda birçok Kürt inisiyatif ve oluşumunda yer aldı, ancak hiçbir partide kurucu olarak bulunmadı. Cem Boyner  liderliğindeki  Yeni Demokrasi Hareketi’nin (YDH) Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki parti örgütlenmelerinin kuruluşunu üstlenmesi, bu tavrının istisnası oldu.   Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Başkanı olan Fırat, Kürt siyasi fikir dergisi Serbestî yazarları ve Yazı Kurulu üyeleri arasında yer almıştı.

PKK’NİN BARON VE BARONESLERİ DEMİRTAŞ’A “DUR” DEDİ !

O söz olağanüstü önemliydi

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2013´te “Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık“ demişti. Bu söz, milliyetçi çevreleri öfkelendirirken, Kürt sorununun çözümünden yana olanlarda ise bir umut yaratmıştı. Bu sözle Erdoğan’ın PKK siyasetini de dışladığı sonucunu çıkarmak gerekmez miydi, neden bazılarımız umutlandı?

PKK’yi değil Türk muhaliflerini hedef aldı Erdoğan. Çünkü Erdoğan’ın kastettiği milliyetçilik, müesses nizamın ideolojisi olan Türk milliyetçiliğidir. Kürtler’in umutlanması da Türk milliyetçiliğine karşı duruşlarından kaynaklanıyordu. Erdoğan bu sözü PKK siyasetini dışlamak değil, kendisini milliyetçilikten sapmakla suçlayan ve temel felsefeleri Türk Milliyetçiliği üzerine inşa edilmiş olan CHP ve MHP’ye yönelik olarak sarf etmişti. Hem Türk milliyetçisi olunarak, hem de Kürt meselesine demokratik bir yaklaşımda bulunmak inandırıcı gerçekçi olmaz. Eğer Kürtleri de eşit birer yurttaş bibi görmek isteyen Türk politikacı varsa, öncelikle Türk milliyetçiğini terk etmek zorundadır. Nitekim Erdoğan’ın son zamanlarda Türk milliyetçiliğine yaklaşması, Kürt meselesinden de uzaklaşmasına yol açmıştır.

TC’nin kuruluşundan bu yana Türk milliyetçiliği, CHP’nin 6 Okunda, gerek TC Anayasasında resmi ideolojinin en temel unsuru olmuştu. Milliyetçiliğin sadece Türklerin hakkı olduğunu, başka milliyetçiliklerin Türkiye için vatani bir tehlike olarak görüldüğü ve TC vatandaşları için anayasal bir görev sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. O dönemin şartlarında milliyetçi ve İslamcı bir gelenekten gelen ve arkasında Türkiye nüfusunun yüzde 50 desteği bulunan bir siyasi lider ve Başbakan olan Erdoğan’ın böylesi bir söz söylemesi elbette ki geleneksel yapıdan bir kopuş ve olağanüstü bir söz sayılırdı ve hepimizde umut ve heyecan yaratmıştı.

Sadece ikisi hain olamaz

Çözüm sürecinin sona ermesi, sonrasında yaşanan „Hendek“ siyaseti Kürtler ’de büyük kırılmalara sebep oldu, çok acı olaylar yaşandı; iki binden fazla insan öldü, yüzbinlerce insan yerinden yurdundan edildi. Ben özellikle bu süreçte AKP saflarında siyaset yapan Orhan Miroğlu ve Muhsin Kızılkaya gibi entelektüellerin tavrını merak ettim. Sizce bu insanlar o süreçteki tavırlarıyla sınıfı geçtiler mi? (PKK’nin bu Hendek siyasetiyle ölümlerde son derece kabahatli olduğunu da unutmadan soruyorum)

Aktif politikaya katılan arkadaşların tabii ki siyasi geçmişleriyle de ilişkili olarak değerlendirilmeleri ve hangi yollardan geçerek son bulundukları pozisyona geldikleri dikkate alınıp değerlendirilir. Kendi geçmişleriyle ilgili neler söylediklerine bakılabilir. Bir insan son bulunduğu noktada, nihayet doğru bir yolu buldum diyor ve geçmişine ve yanlışlarına yanlıştı deyip sünger çekiyorsa, buna da fazla bir diyeceğim olmaz; yeter ki bu sünger çekmeyi her vardığı yerde yapmamış olsun.

Keza geçmişinden bu yana hep haklı olduğunu söylüyorsa buna da itibar edilmez, çünkü taban tabana zıt tercihlerden ya biri doğrudur, ya da ikisi de yanlıştır, ama ikisi de doğru olmaz.

Geçmişten bu yana çeşitli partilerde çalışmış Kürt veya Kürt kökenli siyasetçiler olmuştur. CHP, DP, AP, MSP, ANAP, DYP, Refah Partisi ve diğer partilerde Kürtler yer almışlardır; pekâlâ, AK Parti’de de yer alabilirler. Sözünü ettiğiniz arkadaşların AK Parti’de olmaları pek çok arkadaşımızın tepkisini de çekmekte. CHP’deki arkadaşlarımız iyi de, AK Parti’dekilerden sadece ikisi hain olmaz. Ben bu tepkileri fazla haklı bulmuyorum. Bu arkadaşların bana/bize bir sözü veya vaatleri yoktu ve beni/bizi aldatarak bir politik tercih yapmadılar.

Elbette politik olarak çok ters bir noktada olabiliriz, ama sadece bu arkadaşlar yapılan katliamlardan sorumlu tutulmamalıdır. Ormanı fark edemeyip sadece ağaçları görmek doğru değil. İş hayatında olsun, siyasi hayatta olsun, insanlığa karşı suç işlememek, insanları aldatarak zor durumda kalmalarına yol açmamak şartıyla, kendi geleceğine dair kararlar almak her insanın hakkıdır.

Bu noktada özel hukukumuza veya beklentilerimize göre değil, insanların kendi geleceklerine dair karar vermeleri hakkını dikkate almak lazım.

Kürt sorununda geldiğimiz nokta itibariyle yine en başa, inkâr politikasına mı döndük? Nasıl yorumluyorsunuz son gelişmeleri?

Çok fazla iyimser değilim, ama hala bütün umutlarım tükenmiş değil. Bu hafta (5 Haziran 2017) ve gelecek hafta basnews gazetesinde tam da bu sorunuzdaki sorulara uygun cevaplarım bulunuyor.

Şu anda sözünü ettiğim yazım henüz yayınlanmadığı için sorunuza cevap vererek kendi mi tekrarlamak istemiyorum.

Açıktan söylenmeyen ama kulaktan kulağa yayılan şöyle bir şey duyuyorduk referandum sürecinde: Tayyip Erdoğan’ın seçimde (Referandumda) MHP ile yakınlaşması taktikseldir. Şayet başkan olur ve daha da güçlü bir şekilde gelirse Kürt sorununda MHP’yi ters köşeye yatırıp bir şekilde çözüm sürecini başlatabilir. Ne dersiniz bu senaryoya, çözüm sürecini başlatabilir mi tekrardan Erdoğan?

 

Siyasi partilerin çeşitli vesilelerle birbirleriyle ittifak kurmaları esasen taktikseldir. Tayyip Erdoğan’ın eğer yeniden Kürt sorununda adımlar atması gündeme gelirse, MHP’yi ters köşeye yatırması anlamına gelmez. Sadece Anayasa referandumu ve başkanlık sistemi konusundaki ittifakı, başka bir konu gündeme geldiğinde MHP ile bir ortak anlayışa sahip olmadığında da sona erebilir.

Erdoğan’ın tekrar bir süreç başlatmayı denemesi de kaçınılmaz gibi gözüküyor, çünkü mevcut olağan dışı durumdaki Türkiye normalmiş gibi uzun süre yönetilemez. Ancak Tayyip Erdoğan’ın başlatmayı hedeflediği süreç nasıl bir çerçevede planlanmaktadır bilemiyoruz. Umarız ve dileriz ki, bir önceki gibi Devlet-MİT ve Öcalan muhabbetiyle inşa edilecek yeni proje partilerinin kuryeleri aracılığıyla sürdürülemez.

 Başkanlık Sitemi

Türk tipi Başkanlık Sistemi çokça tartışıldı ve hâlâ da tartışılıyor. Özellikle “denetim ve denge“ mekanizmasının zayıflayacağı, milletvekillerinin kaderinin iyice T. Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışacağı, parlamentonun ağırlığının ortadan kalkacağı yorumları yapılıyor. Ne dersiniz?

Denge ve denetim diye bir mekanizma geçmişte çok zayıftı ve şimdi zayıflamıyor, tamamen sona ermiş durumda.

Milletvekillerinin kaderi ise zaten aynı makamların elindeydi. Tayyip Erdoğan Reisicumhur olarak zaten bu günkü Ak Parti milletvekili adaylarını belirlemişti, şimdi de yine öyle olacak. Mevcut sistemde parti Genel Başkanları tarafından belirlenen adaylar seçimlere giriyorlardı, şimdi ise uyum yasaları kapsamında Siyasi partiler ve Seçim kanunlarında yeni hükümler yer almazsa yine aynen liderlerin iki dudağı arasında kalacaktır.

Mevcut Parlamentonun fazlaca bir ağırlığı olmasa da, insanların dertlerini ve taleplerini anlatacakları birilerini bulmaları, şikâyetlerini iletmeleri bakımından bir önemi vardı. Keza muhalefet partilerinin zaman zaman hükümeti denetlemek veya sorular sormak gibi bir fonksiyonu da vardı. Şimdi artık bunlar da ortadan kaldırıldı.

 Türkiye kamuoyunda gittikçe şöyle bir algı mı oluşuyor: “Bunlara TRT6‘i açtık, şehir, köy isimlerini serbest bıraktık, pek çok haklar tanıdık, daha ne istiyorlar?”

Bu şekilde telaffuz edenlere zaman zaman rastlıyoruz. Ama onlar da biliyor ki, koca bir halkın ihtiyaçları, talepleri, yönetim şekli, eğitimi, hukuku vb. pek çok başlıkta sıralayabileceğimiz meseleleri, TRT’de Kürtçe yayın yapmakla, isterseniz köyünüzün adını değişebilirsiniz demekle hallolmuyor.

Popülist politika ve ifadelerle bazı durumları bir süreliğine geçiştirebilirler, ama ortada dünya gündemine girmiş bir meseleyi böylesi açıklamalarla yok sayıp geçiştiremezler. Basit bir tabirle ifade edersek, “Kürdistan meselesi artık dikiş tutmuyor”. Yamayla, basit reformlarla sonuç alınacak boyutları çoktan geride bıraktı.

Öcalan’ın epey bir zamandır konuşturulmadığını görüyoruz. Ki siz, Kürt sorununu, imralı sürecini yakından takip eden bir insansınız. Nedir bu suskunluğun sebebi? Devlet aklı Öcalan’ın hangi dönemlerde konuşmasına ihtiyaç duyar?

Şüphesiz, Öcalan bir gün devreye sokulmak istenebilir. Aslında devletin de, Kandil’in de buna ihtiyacı olacak. Eğer PKK zor durumda kalıp da, Kandil’den Öcalan’a emirlerini bekliyoruz türü bir mesaj gelirse, Öcalan da Kandil’e söz geçirebileceğini ve bunu devlete iletip devleti de ikna ederse o zaman devreye sokulabilir. Yalnız Türkiye’de devlet aklı dediğiniz kavram bana göre bir akılsızlık anlamına geliyor. Umarız ki, devlet yöneticileri Kürdistan ve Kürt gerçeğini kabul eder de, o devlet aklı dediğiniz akılsızlıklarına başvurup, bu işi Öcalan’la çözmeye kalkmaz.

PKK’yi din olarak görüyorum!

Ama öte yandan Kürtler’in önemlice bir kesimi hâlâ Öcalan’ı “Serok, Önder” olarak görüyor. Öcalan’ın sorgu tutanaklari, savunmalari orta yerde durduğu halde! Hatta onun gizli kamera kaydı görüntüleri de çıktı. Tüm bunlara rağmen öcalan’a bu mutlak itaatin anlamı nedir, ne diyorsunuz?

Dünyanın en gelişmiş toplumlarında Hıristiyanlar 2000 yıldır Meryem’in bakire olduğuna inanır ve bunu asla sorgulamazlar. İslamiyette de bu böyledir. Stalin de demişse Marksizm oydu ve sorgulanamazlığı, o da bir dindi. Kemalizm de bir dindir ve Atatürk’ün ilkeleri ve sözleri Türkiye’de ona iman etmiş insanları kutsallarıdır. Çanakkale üzerine yapılan bir araştırmada, muhafazakar halk arasında “Mustafa Kemal’in savaşta şehit olduğunu, ama İngilizlerin bir İngiliz’i Mustafa Kemal’in yerine koyarak sonraki Atatürk olarak karşımıza çıkardıkları” rivayetine inananlar var. Kürtler de mufazakar bir toplumdur ve pekala bazı tevatürlere inanıp iman etmektedirler. Ben PKK’yi bir din olarak görüyorum ve Öcalan’ı da ona iman edenlerin kutsalı olarak düşünüyorum. Böyle olunca da, O’nun yaptıkları ve söyledikleri ne olursa olsun bir hikmeti olduğuna inanıyorlar. Birgün ömrü sona erse ve eceliyle yatağında ölse bile, O’nun öldüğüne inanmayacak çok sayıda müridi olduğuna eminim. Yani Öcalan ne derse, doğrudur ve bir hikmeti vardır inancı yerleşmiş durumda. Eğer bir gün çıkıp da “Bu güne kadar yaptığım ve söylediğim her şey yalandı ve sizi aldatıyordum!” diyecek olsa, kesin olarak bunları söyleyenin Öcalan olmadığına ve TC’in Öcalan kılığına soktuğu bir ajanın söylediğine inanacaklardır. Kendisi de bunu bildiği için, satır aralarında tanrısal bir kimliğe sahip olduğunu ihsas ettirir.

 

PKK’nin Baron ve Baronesleri…

Sayın Fırat, Selahattin Demirtaş’ın sadece Kürtler arasında değil, batıda, Türkler nezdinde de iyi denilebilecek bir imajı ve günden güne artan bir popülaritesi vardı. Ama Demirtaş tutuklanıp içeriye atıldığında doğru dürüst tek bir kitlesel tepki olmadı. Bunun Hendek politikasıyla, PKK’nin yapıp ettikleriyle bir ilgisi var mı sizce?

Demirtaş’a büyük bir sempati ve umut bağlayan insanlar, O’nu oraya seçen ve O’nun siyasi pozisyonuna karar veren insanlar değildi. Bilindiği gibi 2014 başlarında HDP devreye sokulduğunda emanetçi Genel Başkan Yavuz Önen’in yerine Ertuğrul Kürkçü emanetçi olarak getirilmiş ve milletvekilleri de HDP’ye geçmişlerdi. Bir süre BDP’de kalması kararlaştırılan Selahattin Demirtaş’a da BDP’nin defin işlerine nezaret etmesi görevi verilmişti. Ancak çok kısa bir süre görüldü ki, Kürt olmayan ve hala eski Stalinist geleneklere bağlı olan bir solcuyla bu işler yürümüyor ve Kürtler HDP’ye rağbet etmiyordu. Bunun üzerine alelacele bir olağanüstü kongre ile Demirtaş’ı Genel Başkan yapıp yanına da, partinin sol örgütlerle bağlarını güçlü tutması için Figen Yüksekdağ’ı da Eş Başkanlığa getirdiler.

Hemen ardından yapılan Reisicumhur seçimlerine de Demirtaş, vaad edilen gün ve saatte açıklanması bile kısa yazılışlarını telaffuz etmekte zorlandığımız bir takım sol örgütlerin müzakere ve itirazları nedeniyle 2 gün ertelenen uzun ve zorlu tartışmalar sonrasında aday gösterildi. Eğer Demirtaş bir parti lideri olsaydı, bu kadar zorlu ve gürültü-patırtı bir süreçten geçerek mi aday gösterilirdi? O kampanyada da, CHP-MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na nazaran daha hakiki bir insan görünümü vermesi nedeniyle, özellikle Doğan Medya Grubu, Ahmet Hakan ve daha pek çok köşe yazarı ve TV sunucusunun da aktif destekleriyle büyük bir sempati toplayıp beklenenin üzerinde oy aldı.

Keza 7 Haziran seçim kampanyası döneminde de, Tayyip Erdoğan Karşıtlığı üzerinden giderek, aynı medya grupları ve mensuplarının yanı sıra CHP’den küsen bazı Kemalistler ’in de desteğiyle popülaritesini hayli artırdı.

Ne var ki, arkasında O’nu orada tutan yapı bu durumdan pek hoşlanmadı. Seçimlerin hemen sonrasında Kandil’deki PKK Baron ve Baroneslerin büyük bir özgüvenle yeniden başlattıkları silahlı çatışmalar ve şiddet eylemleri ile legal alanın ve Demirtaş’ın yükselişine dur deyip sonunu da getirmeye karar verdiler. Bu süreçte gerçekleşen 1 Kasım seçimlerinde ise Demirtaş’ın düşüşe geçtiği ve HDP’nin Haziran seçimlerindeki 6 milyon oyunun 5 milyona düştüğü ortaya çıktı.

Hendek savaşları döneminde Sayın Mesud Barzani Ankara’ya geldiğinde ise, Demirtaş muhtemelen yukarıdan verilen bir ödevle Türkiye dışına çıkmıştı ve HDP’yi ziyaret eden Barzani ile Figen Yüksekdağ’ın muhatap edilmesi sağlandı. Bu görüşmenin arka planı, Figen Yüksekdağ’ın Barzaniye söylediği sözler, Kürt medyasında uzun uzun tartışılıp eleştirildiği için burada ayrıntılara girmeme gerek yok.

Hendek savaşlarıyla varılan sonuç ise zaten Kürt toplumunda büyük bir kırılma ve moralsizliğin yanı sıra HDP/PKK yöneticilerinin itibarlarının da büyük ölçüde zayıflamasına yol açtı. Böylesi bir sonuç, bir senaryo da olabilir, ama devlet için inanılmaz bir fırsat yarattı. Bu fırsat da devlet açısından değerlendirilerek bölgedeki kontrolünün yeniden tesis etmesi sağlandı.

Ortalıkta pek bir ağırlığı hissedilmeyen HDP’nin artık devlet yöneticileri açısından da fazla bir kıymet-i harbiyesi kalmadı. Öcalan’ın bile İmralı Adası’nda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yattığı bir ülkede, itibarsızlaştırılan ve dolayısıyla da kitle içesindeki desteği de hayli azalmış olan Demirtaş ve yoldaşlarının tutuklanması da önemli bir Kitlesel tepkiye yol açmadı.

Kürt sorununda çözüm bana göre…

 Kürt sorunu söz konusu olduğunda her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi karnından konuşuyor, kimi yarım ağız bir şeyler geveliyor, kimi çarpıtıyor, kimi savaşı tek çözüm olarak öne koyuyor, kimi koşulsuz ateşkes diyor. Siz Ümit Fırat olarak, yarım asırdır bu konu üzerinde kafa yoran, yazan, çizen bir insan olarak kendi çözüm önerilerinizi hiç eğip bükmeden bize madde madde sıralar mısınız?

Yarım asır önce bizler devlete ve etkilediği alanda yaşayan insanlara Kürtlerin tarihi ve sosyolojik bir gerçek olduğunu, Kürtçe diye bir dil olduğunu izaha çalışıyorduk. Bu gün bu tür konuları gündeme taşımak artık aklımızdan bile geçmiyor.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın çözüm bekleyen ve muhtemelen bir statüye kavuşması lazım gelen problemleri son dönemde dünya gündemine girdi. ABD, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere başta olmak üzere, -artık yıkılmış veya münfesih sayılan Irak ve Suriye’yi bir tarafa bırakırsak- İran ve Türkiye’nin de en çok üzerinde durduğu milletlerarası bir mesele durumunda.

Tabii burada üzerinde durulması en önemli husus, Kürtlerin kendi geleceklerine dair ne tür taleplere sahip olduklarının netlik kazanması olmalıdır.

Şu anda Irak Kürdistanı olarak ifade edilen Güney Kürdistan da bağımsız devlet olma talebi birkaç arızalı ses dışında netlik kazanmış ve sonuç almak da diğer parçalara nazaran yine daha kolay gibi görünüyor.

Suriye’de ise durum oldukça karmaşık. Orada elde silah, kontrol sağlamaya çalışan ve her ne kadar milletlerarası hukukta bir karşılığına rastlamasak da, Şam yönetimi dâhilinde kendilerini kanton ilan etmiş bir Kürt yapılanması var. Şu anda bu kantonların kendi aralarında bir toprak bütünlüğünden yoksun olmaları ve bölgenin topyekûn bir savaş alanı olması, Kürtlerin gelecekleri konusunda pek de net bir görüntü vermiyor. Ama bütün bu belirsizliklere rağmen, muhtemeldir ki, yukarıda saydığım devletlerin kendi aralarında kabul edebilecekleri bir statü ile eski halinden farklı bir statüye kavuşabilirler.

Sorunuzun en zor olan cevabı tabii ki Türkiye’de Kürtler ve Kürdistan’ın geleceği olmalı.

Öncelikle Kürtlerin kendi dünyalarında çoğulcu bir yapıyı, çok partili bir siyasi yaşamı benimseyip, güçlü olan yapıların dayatmalarına karşı, her düşünceye yer verilecek bir siyasi anlayışı yerleştirmeleri lazım. Bir toplumun kendi geleceğine dair özgürce kararlar verebilmesi için, bireylerinin tek tek kendilerini baskıdan veya dayatmalardan uzak görmeleri gerekiyor.

Kürtler, demokrasiyi TC yönetiminden veya büyük emperyal güçlerden istemekle değil, kendilerinin kurabileceği bir sistem olarak görmelidirler. Kendimizin bir demokratik toplum olabilmemizin yolunda öncelik, mutlaka devletleşerek değil, kendi milli dayanışmamız ile mümkündür ve bunun örneğini de İsrail devletinin kuruluş sürecinde net olarak görebiliriz.

Bunu sağlamadan siyasi geleceğimize, idaremize, hukukumuza, eğitim politikalarımıza ve gündelik hayatımıza yön vermeye kalkmayı doğru bulmuyorum. Bugün PKK’nin ve etkilendiği Stalinist-Kemalist-Baasçı totaliter sistemlerin toplum mühendisliği yapmaya kalkarak, kendi dinlerine tek tip müritler yetiştirmeye çalışıp, fiyaskoyla sonuçlanan politikalarından uzak durulmalıdır.

Kürtlerin Kürdistan’da kendi geleceklerine dair bir karar verirken, bugün PKK’nin tırmandırdığı bir boğazlamaya doğru gidebilecek ve çok uzun yıllar izleri silinemeyecek bir travmaya meydan vermemek lazım. Aklın yolu bunu gerektiriyor ve aksi halde Türkiye’nin batısında ortaya çıkabilecek reaksiyoner-Faşist bir siyasi güç, etnik arındırma adı altında büyük katliamlara da başvurabilir. Böylesi bir ihtimali zayıf da olsa hesaba katmak, sorumlu davranmak ve bize bir şey yapamazlar, güçlüyüz, dünya buna seyirci kalmaz gibi iyimserlikle geçiştirilemeyecek bir tehlike olduğunu akılda tutmak gerekir.

Türkiye’nin Kürdistan dışında yaşayan çok büyük bir Kürt nüfusa sahip olduğu gerçeği nazara alınarak, çeşitli bölgelere dağılan ve sayıları 10 milyonu aşan bu insanların yeniden Kürdistan’a dönme ihtimalinin zor olduğu da dikkate alınması gerekir. Türkiye’nin batısında yaşayan bir Kürt olarak elbette ki, Kürdistan’da yaşan bir Kürt’ten farklı bir hayat tarzım söz konusu. Bana göre modern dünyada var olan demokratik sistemlerdeki meşruti monarşiler veya cumhuriyetlerin tıpa tıp aynı sistemler olmadığı gibi, özerk cumhuriyetler, otonomiler, konfederasyonlar, kantonlar vb. tarz yönetimler mutlak olarak bir şablondan çıkan yönetim biçimleri değil.

Sakın yanlış anlaşılmasın, asla Türkiye’nin sınırlarının nerede başlayıp nerede bitirilmesi, toprak bütünlüğü falan gibi bir derdim ve bir hassasiyetim olmadı. Ama bugün bana gönlümden geçenden ziyade gerçekleşebilme şansı daha muhtemel görünen model bir federasyon modelidir. Türkiye’de kurulabilecek demokratik bir federal sistem de, dünyadaki diğer federasyonların bire bir aynısı olmayabilir; ama Türkiye geneli de dikkate alınarak yerel dinamiklere göre bir takım yapılar oluşturulabilir.

Önemli olan da bizim tek tek gönlümüzden geçen çözüm modelleri değil tabii ki. Asıl üzerinde tartışılmayacak gerçek, Kürt Milleti’nin kendi geleceğine dair nasıl bir tercih yapacağıdır. Tabii milletlerarası kurumların da buna onay vermesi söz konudur.

 

Röportaj: Ulaş Boz

ulasboz@hotmail.com

 

 

 

vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

Yorum Yap

  1. Syn U.Firat siyasi sürec degrlendirmesini kanimca fazlaca sübjektif yapmaktadir olaylari degerlendirdiginde.
    Temel mesaji tersden okunursa- kaldiki propaganda literatürü ne ait tüm kitaplar bunu aynen belirtir-

    Apo devreye girmelidir, dolayisiyla tabiiki MIT.

    Cözüm süreci adi altinda en önemli hedef- hernekadr Erdogan in biraz güzelllemesi yapilmissa- PKK nin silahsizlandirilmasidir. Mümkün degi, PKK ve PYD Suriye ve Irak ta ABD ordusuyla iliski icinde oldugunu sagir sultan bile duydu.
    TC dispolitikada yalnizlasti, bakin Israil bile bagimsiz Kürdistan diyor.
    Kisacasi uluslararasi ve eksikde olsa Kürt örgutlerinin durumu tarihte hic bir zaman yakalamadigi bir firsat yakaladilar. Bundan vazgecerlermi , canalaici soru bu.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


four × 4 =