Take a fresh look at your lifestyle.

Pkk, Kürtler’in İttihat ve Terakkisidir

39

Taner Bey, siz Ermeni soykırımı tartışmaları açıldığında akla gelen ilk isimlerdensiniz. Ermeni sorunuyla sohbetimize  başlayalım isterseniz.

Bidiğiniz gibi R. Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde 23 Nıisan 2015’te, 1915 yılında yaşanan olayla ilgili bir taziye mesajı yayınlamıştı ve bu epey bir konuşulmuştu. Bir ilkti. O günkü Erdoğan bunları yaparken, sonraları ise Tuğrul Türkeş Başbakan yardımcısı yapıldı, MHP ile kol kola Başkanlık sisteminin getirilmesi için mitingler yapıldı falan. Geçen ay da seçim yapıldı ve Erdoğan az bir farkla da olsa kazandı. Akp’nin veya Erdoğan’ın diyelim, MHP çizgisine kayışının Ermeni ve Kürt sorununa etkisi neler olabilir?

Referandumu Erdoğan’ın kazandığı doğru değil. Referandumu HAYIR kazandı ve ama Yüksek Seçim Kurulu Koridorlarında sonuç EVET’e değiştirildi. CHP esas olarak ciddi bir itirazda bulunmayınca bu sonuç ortaya çıktı. Tayyip Erdoğan’ın MHP’ye kaymasının, Ermeni ve Kürt sorunu açısından sonuçları elbette olumlu olmaz. Fakat burada bir ayrım yapmak lazım; ben AKP hükümetinin Ermeni ve Kürt sorununa aynı pencereden yaklaştığını zannetmiyorum. Kürt sorunu, Suriye ile birlikte ele alınınca, esas olarak bir ulusal güvenlik-tehdit sorunu olarak kavranıyor ve ona göre çözümler üretiliyor. Ermeni sorununda ise hem Hrant Dink cinayetini Gülen grubuna karşı kullanmanın avantajı hem de bu konuda bir güvenlik tehdidinin olmaması nedeniyle yumuşak bir çizgi izleniyor. Elbette devletin fabrika ayarları (inkar) esas alınıyor.

 

Ermeni sorunu konusunda bilindik tavırlar bekliyorsunuz yani?

Ermeni sorunu konusunda her hangi önemli bir değişiklik beklemiyorum. Türkiye, hem 1915 ile yüzleşme hem de Ermenistan devleti ile ilişkilerini esas olarak Karabağ sorununa kilitlemiş ve kendisini Azarbeycan’a teslim etmiştir. Azarbeycan’ın izni olmadan, Türk politikasında her hangi bir değişiklik olmaz.

Kürt sorunu çok daha karmaşık, çok aktörlü ve çok dinamik bir problem. ABD ve Rusya başta, son derece fazla global ve bölgesel gücün devrede olduğu bir oyun oynanıyor. Sonuçların ne olacağı belli değil ve kestirmek de zor. Ben sadece, YPG’yi ulusal tehdit olarak gören Türk politikasının, birilerinin iddia ettiği gibi, Erdoğan’ın kişisel ve pan-Islamist düşüncelerinin ürünü olduğunu düşünmüyorum. Bu Türk devletinin geleneksel politikasıdır. Maalesef bu da iyi bir gelecek vaad etmiyor. Ne Türklere ne de Kürtlere…

Burada iki hususun altını çizmek isterim. Birincisi, Ortadoğu’da, Türklere rağmen ve Türklere karşı bir çözüm arayışını da; Kürtlere rağmen ve onları düşman gören çözüm arayışlarını sorunlu görenlerdenim. Kürdünü düşman görerek veya Türkü karşısına alarak sorun çözmek isteyenler iki halka felaketten başka bir şey getirmezler. Bu tür siyasetlerden Türkler de Kürtler de çok zararlı çıkarlar. Kazanan ise, bölgede sürekli varlığını sürdürmek isteyen üçüncü güçler, büyük devletler olur.

Bu noktada, özellikle altını çizmek isterim ki, “Barış Süreci” Türkler ve Kürtler için gerçekten büyük bir şans idi ve ama kullanılamadı. Ben, sürecin yıkılmasından tek başına Tayyip Erdoğan’ı sorumlu tutmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Her iki tarafın siyasi aktörleri elbirliği ile bu süreci yıktılar. HDP ve PKK’nin de sürecin yıkılmasında payları vardır.

Barış sürecinin devam ettiği yıllardaki politik kavgalara bir bakın. Dünyada görülmemiş bir tuhaflık Türkiye’de yaşandı. Genel kural olarak, savaşı bitirmek isteyen ve Barışı isteyen taraflar birbirlerinin önünü açacak, birbirlerine yardımcı olacak politikalar izlemeleri gerekir. AKP’den beklenen, Barış taraftarı Kürtlerin elini kuvvetlendirici siyaset izlemesi idi; HDP ve PKK’den beklenen ise, AKP’nin (Barış görüşmelerini sürdürenlerin) elini kolaylaştırıcı siyaset izlemeleri idi. Ama dünyanın en tuhaf işi oldu. Barış görüşmesinin taraflarının, bir birleri ile kavga eden ana akımlar olduğu bir siyasi süreç yaşadık.

AKP, MHP’ye kaydı; HDP ve PKK “seni başkan yaptırmayacağız” sloganları ve hendek savaşları ile barikatları tercih ettiler. Yani Barışı istediklerini söyleyen her iki taraf da, birbirleri ile çatışmayı merkezine almış bir siyaseti tercih ettiler ve elbirliği ile büyük bir şansı kaçırmış oldular.

İkinci altınız çizmek istediğim husus şu: bu büyük bölgesel oyundan, eğer Kürtler kendileri için en olumlu sonucu çıkarmak istiyorlarsa, oluşmakta olan devletlerinin etrafında daha kuvvetli bir biçimde bir araya gelmenin yollarını bulmalılar. Kürt Federe Devleti ile PKK arasındaki iktidar savaşı ve çatışmalardan zarar gören sadece Kürtler olur.

Bölgede çatışma artık sert alt kimlikler etrafında dönüyor. Bu alt kimlik gruplarından her hangi birisinin kendi içinde çatışması bu kimlik grubuna zarar verir. Sünni Arapların örneği çarpıcı biçimde önümüzde. Kürtlerin benzeri bir hat izlememeleri onların çıkarına olur, gibime geliyor.

Ermeni sorunu konuşulduğunda sıkça şu denilir: “Efendim bu konuda taraflar arşivlerini araştırmacılara, tarihçilere açsınlar, gerçekler ortaya çıksın. ”Arşivleri açıp açmama konusunda tarafların tutumu nedir, kim arşivlerini açıyor, kim açmıyor, siz bu konuları çalışırken hangi taraftan yana güçlüklerle karşılaştınız?

Ortada böyle bir “Arşiv Savaşı” yok. Bu soruyu sormanız bile Türk Devletinin imaj savaşında önde olduğunu gösteriyor. Ermenistan’da tüm arşivler açık. Zaten orada 1915’e ilişkin bir şey de bulunmaz. 1918’de kurulmuş bir devletten söz ediyoruz. Ermeniler açısından iki önemli arşiv var. Boston’daki Taşnak arşivi ile Kudüs’teki Patrikhane arşivi. Bu iki arşiv de kapalı. Ama Taşnak arşivinde çok ciddi yeni malzeme yok. Bunu, arşivde çalışmış olanlardan biliyorum. Kudüs Patrikhanesi arşivi ise çok önemli. Maalesef Patrikahane bu arşivi kapalı tutarak, kendi milletine zarar veriyor. Orada İttihatçı yargılanmalara ve soykırıma ilişkin son derece ciddi belgeler var.

Türk Devlet arşivlerini de ikiye ayırmak lazım. Ankara’daki Askeri Arşiv, bu hala araştırmacılara kapalıdır. Diğeri ise Osmanlı Devlet Arşivi, bu araştırmacılara açıktır. Açıktır ama, bir çok belgesi temizlenmiş; temiz hizmet veren bir arşiv konumundadır. Son yayınladığım belgelerden de anlaşılabileceği gibi, Türk devlet binalarının dehlizlerinde hala güneş yüzü görmemiş çok sayıda belge mevcuttur. Benim anladığım Türkiye gizlediği belgeleri, pazarlık kozu yapmak istemektedir.

 

Türkiye, Ermeni soykırımı tartışmaları söz konusu olduğunda hep aynı milliyetçi reaksiyonu gösteriyor. Bunun nedeni ilerde konuşulma ihtimali olduğunu düşündükleri “Tazminat” veya “Toprak talebi” olabilir mi? Türkiye’nin soykırımı kabul etmesi durumunda böyle talepler sizce de söz konusu olacak mı?

Tazminat talebi olur. Ortada büyük tarihi bir haksızlık var; Ermenilerin tüm ekonomik ve kültürel zenginlikleri yağmalanmış ve tarümar edilmiştir. Bu zararların, Ermeni halkının vicdanında ve kalbinde tatmin duygusu yaratacak bir tarzda giderilmesi gerekir. Toprak talebinin, yani bugün Türkiye devletinin sınırları içindeki bir bölgenin Ermenistan’a verilmesi talebinin ise, bu talebi ileri sürenlerce bile çok ciddiye alındığını zannetmiyorum. Hem uluslarararası hukuk hem de aklı-selim böyle bir talebin anlamsızlığını söyler. Ben, “Ermenilerin toprak talebi var” tezinin, Türk milliyetçileri ve devleti tarafından kasıtlı bir politik propaganda aracı olarak kullandığına inananlardanım.

Sonuçta, soykırım nedeniyle yok olma düzeyine getirilmiş, bugün toplam nüfusu üç milyonu ancak bulan (belki de Kadıköyün yarısı nüfusa sahip) bir ülke ve millet hakkında konuştuğumuzu unutmayalım. Ortada, eşit taraflar yok ve son derece büyük bir politik güç farkı var. Bu soykırımca yaratılmış güç farklılığını göz ardı eden bir tartışma çok fayda getirmez.

 

Siz, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Atatürk hayattayken Ermeni katliamının inkarının söz konusu olmadığını, hatta o dönemde katliama karışanlardan kimilerinin yargılanıp ceza aldığını, kimilerinin idamla cezalandırıldıklarını yazımıştınız. Ama günümüzde Ermeni soykırımı konuşulduğunda en katı inkarcı tutumu takınan  da kendisine Kemalistim diyen çevreler oluyor. Tuhaf değil mi bu durum?

Hem tuhaf hem değil. M. Kemal’in konu hakkındaki tutumu, ilkesel bir tavır alış değildi. İnsan Hakları davası gütmüyordu Kemal, ulusal bir lider olarak, son derece pragmatik kaygılarla hareket ediyordu. Ermeni soykırımı konusundaki tutumunu esas belirleyen Paris Barış Görüşmeleri idi. 1915’i lanetleyerek, Paris’ten Türkler için olumlu sonuç elde edebileceğini zannediyordu. Bu nedenle 1915’i kınadı. Sonuç ama istediği gibi olmayınca da tutumunu değiştirdi. Ermeni soykırımını kınadığı zamanlarda bile Pontus soykırımını organize etmekten çekinmedi.

Bu nedenle Kemalistlerin, ulusal önderlerini takip ettiklerini söylemek mümkün ama aksi de doğru. Yani, Ermeni sorununu ciddi biçimde çözmek isteyen bir Kemalist, M. Kemal’in 1915 için kullandığı “utanılacak –yüz kızartıcı eylem” sözünü kendisi için başlangıç yapabilir. Ve bu neredeyse yolun yarısını kat etmek anlamına da gelir.

 

Ermeni soykırımında Kürtlerin rolü de son yıllarda çokça konuşulur oldu. Mesela Ahmet Türk 2014 Aralık ayında İsveç’te katıldığı bir seminerde İslamiyet adına bazı Kürt aşiretlerinin de kullanıldığını söyleyerek “Süryani, Ermeni ve Ezidi kardeşlerimizin bizleri bağışlamalarını diliyoruz” dedi ve özür diledi. Nedir sahi Kürtlerin bu olaydaki rolü?

Ahmet Türk’ün ve PKK başta tüm Kürt siyasi önderliklerinin 1915 konusunda özür dilediklerini ve Kürtlerin oynadığı rolü  kabul ettiklerini biliyoruz. Bu son derece olumlu ve saygı duyulacak bir davranıştır. Fakat ben, Kürt siyasetçilerin temel bir konuda dürüst davranmadıkları kanaatindeyim. Ermeni soykırımı söz konusu olunca, “kullanıldık” tezini savunuyorlar. Ama iş Türklerle aralarındaki soruna gelince, “biz de sizin gibi kurucu unsuruz; bu devleti beraber kurduk” diyorlar. Ben Türklerin de Kürtlerin de “kurucu unsur” olduklarına inananlardanım. Kuruculuk ise Ermeni soykırımı üzerinden oldu. Kürt siyasetçilerin “kullanıldık” tezinden vazgeçmeleri, ve bu sürece Müslüman ve “kurucu” olarak katıldıklarını kabul etmeleri gerekir. Elbette siyasi iktidar Osmanlı-Türk milliyetçilerin, İttihatçıların elindeydi ama hiçbir Türk veya hiçbir emperyalist devlet, Kürdistan dağlarına gelip, Kürt aşiretlerinin kafasına silah dayayarak, “Ermenileri kesin” demedi. Ermenileri kesen Kürt aşireti de, koruyan Kürt aşireti de kendi vicdanlarını dinleyerek yaptılar ne yaptılarsa. Yani “kullanılmadı” Kürtler. Soykırıma katılan, isteyerek ve bilerek katıldı.

Bu eleştirim, başta söylediğim gerçeği değiştirmez. Bugün Kürtler tarihle yüzleşme ve sorumluluklarını kabul etme noktasında Türklere göre çok daha ilerdedirler. Ve Türkiye’nin son yıllarda Ermeni soykırımı konusunda mesafe almasında Kürt hareketinin büyük rolü olmuştur ve olmaktadır.

 

Neşe Düzel’in sizinle 2012’de gerçekleştirdiği bir röportajda şunları söylemiştiniz : “1981-83 yıllarında Türkiye’deki bütün sol siyasi hareketler olarak faşizme karşı birleşik direniş cephesi diyebileceğimiz bir organizasyona gittik. Yılmaz Güney de bunun içindeydi. Askerî rejime karşı mücadele ederek askerî rejimi yıkacak ve sosyalizmi getirecektik.”

Bunu biraz açar mısınız? Bu fikir kimden çıktı ve neden uygulanamadı? Öcalan’a bu öneriyi siz mi sunmuştunuz?

Bu konuda o kadar çok yazıldı ve çizildi ki artık söyleyecek yeni bir şeyim yok. Ben, Türk solunun “silahlı mücadele; devrim ve sosyalizm” anlayışlarını sorunlu buldum. PKK ise, karşı çıktığı Askeri Rejimi aratmayacak insan hakları ihlalleri yaptı, siyasi muarızlarını hapsederek, işkencede öldürerek ve imha ederek Stalinist çizgiye kaydı. Ne Türk sol gruplarına egemen zihniyetten, ne de PKK’nın Stalinist çizgisinden, demokrasi ve insan hakları kavgası açısından olumlu bir şey çıkabilirdi. Çıkmadı da zaten…

Siz 80 darbesinden sonra uzun yıllar Almanya’da yaşadınız ve burada  Pkk’nin  birtakım uygulamalarına şahit oldunuz. (Çetin Güngör, Kürşat Timuroğlu vs. olayları) Nasıl bir harekettir sizce PKK? PKK’yi yönetenlerden kimisini taa öğrencilik yıllarınızdan tanıdığınızı biliyoruz, bu bakımdan sormak istedim.

Yine daha önceleri defalarca konuştuğum yazdığım bir konu bu. Tekrar etmek istemiyorum. Kısa bir cevabı yok bu sorunun. Ama PKK, Kürt Ulusal Hareketinin en büyük gövdesidir ve Kürdistan’daki feodal yapıların ve önderliklerinin ötesine geçmeyi başarmış modern bir harekettir, diyeyim. PKK, Kürtlerin İttihat ve Terakkisidir. Hemen her ulusal kurtuluş hareketi gibi, kendisi gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı tanımayan bir harekettir. PKK’nin kendi tarihi ile yüzleşmedikçe de Kürtlere güzel bir gelecek vaad edebileceğini zannetmiyorum. Benim anlamadığım, mesele Türk devleti olunca barikatlara geçen insan hakları ve demokrasi sevdalıların iş PKK olunca, romantik aşk şarkıları terennüm etmeleridir. PKK neredeyse bir devlet haline gelmiş siyasi bir yapıdır. Tarihleriyle yüzleşmeyi, aynı Türk devleti gibi, bilinmez bir geleceğe atarak kendilerine zarar verdiklerini düşünüyorum.

 

 

 

 

Yukarda bahsettiğim röportajdan sonra size İsmail Beşikçi’nin de bir eleştirisi  olmuştu. Şöyle diyordu Beşikçi: “Hrant Dink’in katledilmesinde, Hrant Dink Davası’nda, Ergenekon’u eleştiren, İttihat ve Terakki’den bu yana, Ergenekon politikalarına şiddetle kaşı çıkan Taner Akçam, konu Kürdler olduğunda Ergenekon politikalarını ve uygulamaların aynen benimseyerek Kürdleri korkutmaya çalışıyordu. “Bireysel haklarla yetinin, daha fazlasını istemeyin, yoksa ortalık kan gölüne döner” diyordu. Bu tam anlamıyla Ergenekon söylemidir.”

Bu eleştiriden sonra Beşikçi ile kontağınız oldu mu, konştunuz mu bu konuyu?

Beşikçi sevdiğim ve saygı duyduğum bir insandır. Söylediklerini değil, kullandığı dili kendisine yakıştıramamıştım. Konu hakkında yazmadım ve kendisiyle de konuşmadım. Konuşmuş olsaydık, aynı şeyleri söyleyebileceğimizi tahmin ediyorum ama farklı da düşünebiliriz ama birbirimiz hakkında kullandığımız dile dikkat etmekte büyük fayda var.

Altını tekrar çizeyim: bölgede ulusal devlet eksenli çözümlere karşıydım hala da karşıyım. Sonuçta herşey ama bu eksende gelişiyor gibi… Suriye’ye bakın, alt kimlikler, kendilerinin olduğunu iddia ettikleri bir coğrafya üzerinde, kendi etnik-din kimlikleri ile siyasi kimliği birleştiren çözüm için savaşıyorlar. Şu ana kadar milyona yakın insan öldürüldü. 4-5 milyon sürgün oldu. Daha da yüzbinlerce insan ölecek ve ülkesini terk edecek gibi… Bu kan deryası üzerine devlet veya siyasi yapılar kurulacak ve sonra bu insanlar, geriye dönüp, “ulusal kurtuluş menkıbeleri” okuyacaklar… “Büyük bir savaş verdik, devletimizi yoktan kurduk” türküleri söyleyecekler. O zaman Türk Devletinin kuruluş tarzına ve Türklerin kendi devletlerini kurmalarına menkıbeler düzmelerine niye kızıyoruz ki… Bölgede geçmişte olanlar bugün tekrar ediyor!

Ortadoğu’daki devletler Cihan Harbinin, soykırımların ve etnik temizliklerin yani kan deryasının üzerinde kuruldu. Şimdi de öyle oluyor. Birileri bunun tek çözüm olduğunu söyleyerek savaşacaksa, ben de karşı çıkmaya devam edeceğim. İnsanların ölümüne odaklanmış çözümler yerine, insanların hayatta kalmalarını sağlayan çözümleri tercih edeceğim. Söylediklerimin hiçbir siyasi anlamı olmadığını bilsem bile… Tekrar edeyim: düşüncemin tüm ağırlığını, sermayelerin en kıymetlisi insan sermayesini en az harcayacak, en az imha edecek çözümlere yoğunlaştırmayı tercih ederim.

 

Öcalan’ın devletin elinde bir mahkum olduğu, dolayısıyla özgür iradesiyle kararlar alamayacağı söylenir durur. Ama Kandildekiler hâlâ Öcalan’ın ağzına bakıyorlar ve O’nu liderleri olarak kabul ediyorlar. Bunu nasıl yorumlamalıyız? Sizce Öcalan özgürce konuşabiliyor mu yoksa devletin söylediklerini mi seslendiriyor?

Öcalan’ın özgürce konuşmadığı kesin, ama Barış sürecine ilişkin söylediklerinin son derece makul olduğunu düşünenlerdenim. Bu onun değil devletin fikri idi denebilir. Önemli değil ki, savunulan makul ve doğru olandı. Stratejik olarak silahlı mücadele döneminin kapandığını ve görüşmeler ile siyasi çözüme yönelinmesi gerektiğini söyledi. PKK görünüşte Öcalan’ı önder saymasına rağmen, Öcalan’ın stratejik değişim anlamına gelen yeni çizgisini boşa çıkartan bir çizgi izledi.

Özetle Öcalan, Ankara odaklı bir çözümden yanaydı ve bunun zorlanmasını istiyordu. PKK ise Suriye krizinin verdiği imkanlardan yararlanarak Ankara’yı boş verdi ve bölgesel strateji ve çözümlere yöneldi. Bence yanlış yaptı.

Şu anda gelinen noktaya bakar mısınız? Türk Ordusu, tankını tüfeğini Suriye Kürdüne yöneltmiş ve YPG, korunmak için Amerikan ordusunun kanatları altına sığınmış… Bu durumdan Kürt için de, Türk için de olumlu sonuç çıkmaz. Hele hele, Amerikan Ordusunun gölgesinde gelecek aramak, içine düşülebilecek en kötü durumdur. Bu bana 1919’un Kafkaslarını ve Taşnak Ermenilerinin içine düştüğü çaresiz durumu hatırlatıyor.

Elbette haklı olarak Suriye Kürtlerinin fazla bir seçeneğe sahip olmadıkları, onların şu anda “çaresizlik ve seçeneksizlik” kıskacında kendileri için en olabiliri tercih ettikleri söylenebilir. Hatta Suriyeli Kürtleri bu duruma iten esas olarak Türk devletinin Kürt düşmanı politikalarıdır, tezi de doğru ve haklı bir tez olarak ileri sürülebilir. Ama görmek gerekiyor ki Suriye’de PKK, iktidarı paylaşmayarak, başta KDP’ye yakın gruplar olmak üzere diğer Kürt siyasetlerine yaşam hakkı tanımayarak, kendi ellerindeki imkan alanlarının daraltılmasına da neden olmuştur.

Aslında iktidarı paylaşmaya hazır olmak veya bu paylaşmayı olanaklı kılan bir zihniyet ve kurumsal yapıyı geliştirememek Ortadoğu’daki sorunların en temelinde durur. Unutmayalım ki, Suriye krizi de bu nedenle çıktı. Beşir Esat iktidarını paylaşmayı bilseydi, bu sorunların hiç birisi yaşanmayacaktı. Türkler, eğer iktidarlarını Kürtlerle eşit düzeyde paylaşmayı sağlayacak kurumsal değişiklikleri yapabilselerdi, bugün sahip olduğumuz sorunların çoğu çözülmüş olacaktı. Yani, sadece Kürtler açısından değil, tüm diğer etnik-din grupları açısından da geçerli bir kural ile karşı karşıyayız; farklı siyasi akımların iktidarı paylaşabilme imkanlarını yaratacak kurumsal yapılar yaratabilmek!

Eğer etnik-din kimlikleri ve ona egemen siyasi yapılar, kendi iktidarlarını başkaları ile paylaşmaya olanak veren kurumsal yapılar geliştirebilirlerse, kendilerinin ayakta kalmalarını sağlayacak seçenekleri de artırmış olurlar.

 

 Kürt sorunu nereye doğru gidiyor? Bir ara açılımlar yapılırken şimdilerde milliyetçi-ırkçı söylemler yine almış başını gidiyor. Üstelik de Erdoğan “Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” dediği halde!

Yukardaki cevapların içinde cevabım gizli. Kürt Federe Devleti Kürtler için büyük bir kazanımdır. Etrafında toplanmayı başarırlarsa, bağımsız bir Kürt devletinin temelleri atılır ve bu bölge için çok ileri ve iyi bir adım olur. Bu devletin, Türk devleti ile içine gireceği bölgesel dayanışmanın bir çok soruna çözüm de olacağını düşünüyorum. Bu söylediğimin, yukardaki “bölgede ulusal devlet eksenli çözümlere karşı olduğum” argümanı ile çeliştiğini ileri sürenler olabilir. Tam aksine… En değerli sermaye insan sermayesini en iyi koruyacak, Kürtler için en ideal çözüm budur.

Ana tezimi tekrar edeyim: Türkler, her hangi bir sorunlarını Kürtlere rağmen ve Kürtleri düşman olarak görerek çözmek isterlerse çok zararlı çıkarlar. Kürtler, Türklere rağmen bir sorun çözebileceklerini düşünürlerse çok zararlı çıkarlar. Bundan bir tek büyük devletler karlı çıkar. Türk devleti yöneticilerinin de PKK’nin de bunu göremiyor, görseler bile bu siyasete devam ediyor olmaları üzücüdür.

Bölgemizde, Kürt Federe Devleti ile Türk Devletinin birbirleri ile, eşit, eşdeğer ve karşılıklı saygı temelinde ilişkilerini geliştirmeleri, hem kendi sorunları hem de bölgesel sorunlarının çözümü için atılabilecek en iyi adımdır. Kürt Federe Devletinin bağımsızlığının ilk tanıyacak bir Türkiye, bölgeyi Kürtlerle birlikte yeniden inşa edebilme şansını yakalayabilir. Bölgede Kürt-Türk eksenini sağlama almamış hiçbir çözümün kalıcı çözüm olamayacağını düşünenlerdenim.

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için sağ olun, var olun. Vengma.com olarak size teşekkür ederiz.

Rica ederim. Başarılar diliyorum sizlere.

 

Röportaj: Ulaş Boz

[email protected]

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

18 + 1 =