Bekaa Cehennemi!

Selim Çürükkaya / “Tanrıların yaratamadığı cehennem Bekaa” adlı kitap üzerine yazmak gerektiğine inanıyorum. Bu kitap yakın bir zamanda Türkiye de yayınladı. Kürt aydınları bu kitap karşısında suskun kaldı.
Türk basını ise yine her zaman olduğu gibi, kendi  kirli amaçları uğruna kullanmaya çalıştı. Beni düşündüren, Kürt aydınlarının bu kitap karşısındaki suskunluğudur. Oysa bu kitap öylesine bir kitap ki; ancak vicdanlarını yitirenler bu kitaptaki gerçekler karşısında suskun kalır.
Çok yakından tanıdığım mekanlar ve şehirlerde başlıyor Dara Botan denilen Roman kahramanının çocukluğu. Ağabeyisi Mahir benimde tutuklu olduğum Diyarbakır cezaevinde esir. Dara Diyarbakır cezaevi kapılarında  büyür. Annesi ve annelerle  ile birlikte dolanıp durur Diyarbakır cezaevinin etrafında. Yüreklerinin teline dayanıp dururlar burada analar, Diyarbakır’ ın yoksul mahallesi Bağları karış karış bilir Dara. Zindanda zulüm altında inleyen  herkesin  ailesinin dertlerini öğrenir, onarla birlikte ağlar, onlarla birlikte çareler arar, evlerinin kapısını herkese açar.

Eylül karanlığı çökmüştür Diyarbakır’ın üzerine, korku egemen olmuştıur, puştluk her bir yana sinmiştir. Kimse kimseye güvenmemektedir. Dara, örgütten bir tek Dırej’e güvenmektetir. Arkadaşlarının tümü yurt dışına çekilmesine rağmen, Dırej, Diyarbakır’ da kalmıştır. Tutuklu ailelerine umut ve cesaret aşılamıştır. Dara Dırej’ i ağabeysi Mahir yerine koymuş ona özenmiştir.  Diyarbakır cezaevi kapısında öylesine haberler, öylesine öyküler duymuştur ki; siyasal eğitimini burada tamamlamış,  abisinin arkadaşı Mazlum Doğan direniş fişeğini patlattığında, yurt dışına çıkmaya karar vermiştir.

Çok genç olmasına rağmen büyüklerin bile bilemediği sırlara erişmiştir Dara, anaların yanan bağırlarının ateşini içinde taşımıştır. Almanya’ ya varınca,  hele birde Ağabeyinin eski örgüt arkadaşlarına kavuşacağını düşününce, çokça sevinmiştir. Önce ablasına uğramıştır. Örgütteki sorumlular, haberi almış, onu ziyarete gelmiştir. Ablası tedirgin olmuştur. Dara ablasının tedirginliğine bir anlam verememiş, hatta ablasına karşı tavır takınmıştır.
Oysa ablası köprülerin altından çok suların geçtiğini, yoldaşlık ilişkilerinin zehirlendiğini, kurtların koyun postunda gizlendiğini, özgürlük propagandası altında insanların köleleştirildiğini, emeklerin çalındığını, kahramanların imha edildiğini, kalleşlerin krallar mertebesine çıkarıldığını biliyordu. Ama kardeşine gördüklerini nasıl anlatacaktı? Anlamayacaktı kardeşi, ne kadar dil dökerse döksün, inandıramayacaktı ona. Dara’nın Diyarbakır cezaevi kapısında gördükleri, duydukları, anaların çektiği acılar, gözlerine çekilmiş perde gibiydi. Abisi Mahir ve arkadaşları zulme karşı direniyorlardı. Dışarıdaki arkadaşları ise can ile baş ile uğraşıyorlardı, ablasının söylemeye çalıştıkları kendisini koruma duygusundan başka bir şey değildi.
Böyle düşündü Dara. Zaten kararını baştan beri vermişti, hiçbir güç onu tutamazdı. Gidecekti. Dağlara ulaşacak ve bağımsızlık kavgasına katılacak, zulüme son verecekti. Bir gece dahi olsa ablasının evinde kalmadı, arkadaşları ile birlikte ayrıldı. Almanya’ nın Köln kenti, Kurdistan komite, tanıdığımız yüzler, tanıdığımız kadınlar ve erkekler, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Ali Sapan, halktan Rojbaş..
 
Roman’ın bu bölümlerinde olağanüstü hiçbir şey yok. Hatta eğer böyle ise, bu kitapta ilginç bir şey yok dedirtiyor  okuyucuya.  Ama romanın kahramanı  Dara, kitabın orta yerlerinde okuyucuyu kendisiyle birlikte Suriye nin egemenliğindeki Bekaa vadisine götürünce, kendinizi bambaşka bir alemde görürsünüz. Anlatılanların tümü, korkudan dolayı kimselerin anlatamadığı, görmek istemediği, anlatılmasının zararlı olduğuna inanıldığı gerçeklerir. Yalınız olaylar değil, kişilerde gerçek ve biz Kürtler bu kişileri tanıyoruz. Yazar burada  düş ile gerçeği öylesine iç içe  ustaca anlatmış ki, vucudunuza damlatılan ateşli acılardan kendinizden geçmek üzere iken,  kendinizi Mezopotamya’ da Nabukdinasor’un  yaptırdığı Babil bahçelerine su taşıyan köleler arasında görürsünüz: O kölelerin çektiği acılar bile sizinkilerin yanında hafif kalır, sığınacak hiç kimseniz yoktur Bekaa da, yoldaş olarak bildikleriniz işkencecileriniz olmuştur.  Roman kahramanı Dara, Diyarbakır cezaevinde Ağabeyisi ve onun arkadaşları olan Kürtlere uygulanan işkenceleri bütün detayları ile biliyor. Ama burada  yani Bekaa da kendisinin gördüğü işkenceler Diyarbakır zindanında yoktur. Orada analar oğullarına sahip çıkabilirdi. Burada hiçbir ana oğluna sahip çıkamazdı. Yalınız bir Huri onun acılarını paylaşıyor,  Dara, dara düştüğünde ona görünüyor, “seninle Almanya nın Köln kentinde de karşılaştık” diyor. Romanın kahramanı hatırlamıyor. “Hani  pencereden dışarı bakıyordun, bir yağmur yağıyordu” evet diyor Dara, “işte yağan o yağmur benim” diyor Huri.
Dara inanıyor Huri’ ye ve bu Huri nin Mezopotamya tanrıları ile ilişkileri var, istemiyor ölmesini Dara’nın, Tanrılara yalvarmaya gidiyor. Tanrılar kurulu toplanıyor ve Huri diyor ki; “bu ölürse bir kavim gerçekleri öğrenemez.” Tanrıları ikna edemeyince geri Bekaya döner ama onu koruyan tanrıların kartalları  var artık yanında.
Romanın kahramanı  Dara, mağarada işkence görmeye devam ediyor, sırtına naylon damlatılmış baygın yatıyor. Şam daki diktatör onun ajan olduğunu söylemiş, çünkü Dara’ nın bütün ailesi kavganın içinde, bu yüzden onu diktatörü öldürmek için göndermiş birileri kuşkusu var. Diktatörün Cemal’ i Dara’yı çözemeyince, diktatör ona yeni taktik verir: “erkeklik organına naylon damlatın” der. Bu yöntemle Dara çözülür: “ben ajanım!” der! Herkes diktatörün ne kadar uzak görüşlü olduğunu kabul eder ve mahkeme kurulur. Bu öylesine bir mahkeme ki sanığın kendisini savunmak için tek söz söyleme hakkı yoktur. Bu öylesine bir mahkemedir ki sanığın tek bir avukatı olamaz. Ve bu mahkemenin savcı ve hakimleri Dara’nın işkencecileridir.
Romanda tek bir abartı yoktur. Olaylar kişiler yaşananlar yapılanlar tamamen gerçektir. 1988 yılında Türkiye ve batı  basınına  manşet olan “Bekaada 22 ajan” gerçeğinin romanıdır dense yeridir. Kürt aydınları bu kitapta anlatılanları okuyup üzerinde düşünmedikleri müddetçe, bu gerçeklere gözlerini açmadıkları müddetçe, aydın değil karanlıktırlar. Diyarbakır cezaevinde yapılamayanlar burada Kürt evlatlarına karşı yapılmış, bunun karşısında suskun kalacaksın veya zamanı değil diyeceksin, düşman duymasın deyip sahtekarlık yapacaksın, bunları görmeden demokrasiden, insanlıktan söz edeceksin, insanlık hareketiyiz edeceksin ve kendinle birlikte dünyayı kandırmaya kalkacaksın! Bundan daha büyük bir çifte standart ve yüzsüzlük olamaz. Bu kitap, susmuş bütün vicdanların yüz karasıdır!
Ve bu kitap Bekaa da yapılanları kayıt altına alınmıştır. Yüz yıl sonrada bu gerçekler her yerde ve her zaman muhataplarının yakasına yapışacaktır. Benim ve bizim için Diyarbakır zindanının kapısında acı çeken çocuk, annemle ağlayan, babamla üzülen, kardeşlerimle korkan, yüreiğinde isyan ateşi yakıp zalimlere karşı çıkmak için annelerimizi terk edip zalimlerin eline düşen ve HZ. İsa’nın bile çekemediği acıları çeken çocuk Dara, senden özür diliyorum. Senin gibi on binlerce gençten özür diliyorum. Oysa biz siz çocukları mutlu etmek için, özgür etmek için isyan etmiştik.
Kendi silahlarımızla kendimizi vurmuşuz meğer, vay vurulmuş da hala anlayamamışların haline!
vengmanett@gmail.com Yazıları
Facebook : Vengma
Contact: Facebook

Yorum Yap

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


five × two =