Haliçteki Simon

Ulaş Boz

1975 yılında Dersim/Mazgirt'te doğdu. Marmara Üniversitesi Iletişim Fakültesi/ Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu. Türkiye'de Ulusal televizyonlarda kameramanlık ve kısa bir süre de yönetmenlik yaptı. Eylül 2009'dan beri Almanya'da yaşıyor.

Tüm Yazıları

Hanefi Avci´nın “Haliçte Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat“ kitabı 2010 yılında yayımlandı. Kitap yayımlandığı dönemde fırtınalar koparmıştı basında.

Bugün size 7 yıl önce yayımlanmış bu kitaptan biz Kürtleri, özellikle de PKK´lileri alâkadar eden çok çarpıcı bir bölümden bahsetmek istiyorum.

Hanefi Avcı 1984-1992 yılları arasında Diyarbakır´da 8 yıl süreyle çalışmış bir emniyet-istihbaratçı.

Bahsettiğim çarpıcı olay da bu dönemde yaşanmış.

Önce olayı kısaca özetlemek istiyorum.

80´li yılların ortaları PKK’nin şehir faaliyetlerinin yavaş yavaş başladığı yıllar. Avcı, o dönem kendi görev sahasına giren konulardan birinin de PKK’nin şehir faaliyetlerini gözlemleyip kırsaldaki militanlarını yakalamak şeklinde açıklıyor.

Derken bir süre sonra Diyarbakır’ı örgütlemek üzere bölgeye gönderilmiş Halide kod isimli bir bayanı tespit ediyorlar. Geçmişte PKK ile ilişkisi olmuş kimselerden Halide hakkında detaylı bilgi ediniyorlar. Halide 1975 yılından beri PKK saflarında faaliyet gösteren biri. Elazığlı bir ailenin kızı olan Halide´nin gerçek ismi ise GÜLER ÇELİKTİR’tir. Çelik ailesinin 3-4 ferdi 12 Eylül öncesinden beri örgütün ileri kadrolarındandır.

Güler, uzun süre cezaevlerinde kalır. Çıktıktan sonra ise Bekaa´ya gider, orada epey bir süre kalır, sonrasında ise şehirdeki grupları örgütlemek üzere Türkiye´ye gönderilir. Diyarbakır’daki şehir örgütlenmesinin sorumlusudur simdi.

Hanefi Avcı, “Biz Güler´in faaliyetlerini takip ediyor, onun ilişki ve irtibatlarını biliyor, ancak olayın olgunlaşması, örgütün tüm hücrelerinin ortaya çıkması için bekliyorduk“ diye yazar.

Güler artık polisin göz menzilindedir ve kendisi olan bitenin tabii ki farkında değildir. Örgütsel çalışmalarına devam eder.

Devamını Hanefi Avcı’dan okuyalım:

“Bu arada önemli bir gelişme oldu. Umulmadık bir şekilde kırsal alanda bir kuryenin varlığını tespit ettik. Kuryenin mektuplarını ele geçirdiğimizde, bahar atılımı dolayısıyla Lübnan-Beka´daki kamplarda bulunan PKK militanlarının bölgelerine gönderilmek üzere sınırdan geçtiklerini, bu arada Diyarbakır-Elâzığ civarında faaliyet göstermek üzere gönderilen bir grup militanın Mardin bölgesinde çatışmaya girmesi üzerine grubun ikiye bölündüğünü, yurtdışından gelmiş olan lider kadrodaki bir grup militanın Mardin´de sıkışıp Diyarbakır-Genç bölgesine geçemediklerini öğrendik. Bölgeye geçebilmek için kuryelerle haber göndererek kendilerini alabilecek bir kılavuz-kurye sisteminin kurulmasını istiyorlardı.

Bu gruplarla buluşmak üzere Diyarbakır merkeze gelen kuryeyi yakaladık. Üzerindeki gizli nottan, Mardin kırsalında kendi gruplarından kopan ve yolu bulamadıkları için dağa gelemeyen iki militanın Diyarbakır şehir merkezinde olduğunu anladık ve kuryenin yerine geçirdiğimiz eski bir itirafçıyı buluşmaya gönderdik. Gelen kişilerin durumundan önemli kişiler olduğunun anlaşılmasıyla da yakalamayı gerçekleştirdik. Mardin kırsaldan kopmuş iki önemli militanı Diyarbakır merkezde yakaladık.“

Hanefi Avcı, daha önceden yakalanmış militanların anlatımlarından ve onlardan elde edilen dokümanlardan hareketle, yakalanılan bu iki şahıstan birinin Bekaa Kampı’nda kamp komutanlığının yanı sıra, kampta suç isleyen kişilerin yargılandığı “Devrim Mahkemeleri”nin başkanlığını da yapmış olan “Simon“ kod adli kişi olduğunu yazar. Simon´un gerçek adi ise YILMAZ Çelik’tir. Yılmaz, az evvel yukarda bahsettiğimiz Diyarbakır şehir örgütlenmesinin sorumlusu Güler Çelik’in kardeşidir.

Hanefi Avcı, “İlginç bir durum ortaya çıkmıştı“ diyerek şaşkınlığını belirtir kitapta.

Avcı’nın verdiği bilgilere göre, Yılmaz Çelik Avrupa’da uzun süre kalmış, orada faaliyet göstermiş, bir ara örgüt tarafından Güney Afrika´ya bile gönderilmiştir.  Yılmaz, daha sonra Avrupa´dan Bekaa Kampı’na gelmiş, kampta uzun süre kalmış, bu dönem içerisinde devrim mahkemesi başkanlığı yapmış.

Hanefi Avcı burada bir parantez açarak PKK´nin kamplarında yaşananların tüm ayrıntısıyla bir gün yazılması halinde kimsenin okuduklarına inanamayacağı şeylerin ortaya çıkacağını belirtiyor. Oradaki ortamı, kuralları, neyin suç olup olmadığını, kamp hayatının, militanların yetiştirilme biçiminin birden fazla kitaba konu olacak orijinallikte olduğunu belirtir. “Bu kamplar tarif edilemez, oranın bu dünyadan olduğuna ve orada yaşananların gerçekten yasanmış olduğuna inanmak mümkün değil“ diye yazar.

Burada Hanefi Avcı bir iddiayı daha dile getiriyor ki, söyledikleri eski bir PKK’lı olan Selma Batmaz’ın iddialarıyla tıpa tıp ayni. “Eğer bir gün PKK´nin Bekaa Vadisi´ndeki Mahsun Korkmaz Akademisi ismini verdiği gerilla kampının etrafı kazılırsa, örgüt tarafından kurşuna dizilmiş yüzlerce, belki de daha fazla sayıda PKK militanının kemikleri çıkarılacaktır.“ Eski PKK’lı Selma Batmaz ise, “Bekaa, bir ölüm kampıdır. Bekaa´da katledilenlerin nereye gömüldüklerini de biliyorum. Bir heyet oluşturulursa gider yerlerini gösteririm. Bekaa vahşet yeriydi. Tutuklananların yeri Diyarbakır işkence hanesinden daha kötüydü” diyordu, bir röportajında.

Tekrar kitaba ve Yılmaz Çelik’e dönelim.

Hanefi Avcı, Yılmaz Çelik’in mahkeme başkanlığını yaptığı dönemde, orada fiilen bulunan eski PKK´lilerin anlatımlarından, yapılan yargılamalar hakkında yeterince bilgi sahibidir. Simon´un (Yılmaz Çelik) kararıyla birçok kişi idam edilmiş, kimisinin idam kararı ise örgüt tarafından yumuşatılarak uygulanmıştır.

Yılmaz’ın kampta bulunduğu, komutanlık yaptığı dönemde ablası Güler Çelik de bulunmuş ve bir ara mahkeme tarafından yargılanmış. Güler´e yapılan suçlama akıl alır gibi değildir: “Baygın baygın bakmak suretiyle erkek kadroların kafasını karıştırmak, devrimcilikten soğutmaktı“

Sucu budur Güler´in!

Bu suçtan(!) ötürü Güler idama mahkûm edilir. “Ama sonra Öcalan tarafından galiba partinin kuruluş yıldönümü nedeniyle affedilip görevlere gönderilirmiştir“ diye yazar Hanefi Avcı.

İşte tüm bunlardan haberdar olan Hanefi Avcı, şehirde faaliyetlerini sürdüren ve her gecen gün genişleyen çevresiyle Güler´in artık yakalanılması için düğmeye basar. Güler ve arkadaşları yapılan operasyonla gözaltına alınır.

Sorgulama sürecinde ara ara iki kardeş bir araya da getirilir. Ve bir keresinde Hanefi Avcı kafasına takılan önemli bir soruyu Yılmaz’a yöneltir.

Aynen kitaptan okuyalım: “ Yakalanmasaydın tekrar kırsala çıkıp savaşacaktın. Eminim ki dağda ölebileceğini tahmin ediyorsun. Kendi inançların doğrultusunda bu bölgedeki insanların haklarını, özgürlüklerini kendince savunmak ve onlara yönelik haksız olarak nitelediğin uygulamalara karşı durmak adına buraya geliyorsun. Burada samimi olarak savaşacaksın, bu konuda samimiyetinden asla şüphem de yok, doğru bildiğin için yapıyorsun. Kampta bulunduğunuz dönemde kamp komutanı olarak sen olayı en iyi bilen insansın. Güler Çelik senin kardeşin. Kardeş olmayı da bir kenara bırakırsan, iyi bir yoldaşlık ilişkisi içerisinde, hem örgüt mensubu olarak hem de kardeşi olarak devrimciliğini çok eskiden beri biliyorsun. Güler gerçekten kampta isnat edilen suçu işlemiş miydi?“

Yılmaz Çelik şu cevabı verir : “ Kesinlikle Güler Çelik öyle bir suç islememişti, asla böyle bir tavrı yoktu. Ben bunu kardeşim olduğu için değil, yoldaşlığına inandığım için söylüyorum“

 

Hanefi Avcı’nın bu yanıttan sonra yazdıklarını da aynen alıntılamam gerekecek.  Çünkü burası son derece önemli. Diyor ki Hanefi Avcı: “İnsanlar kabullenmekte zorlanabilir ama illegal örgütlerde akrabalık, arkadaşlık, dostluk, hatta anne-babalık gibi insanlar arasındaki yakınlık bağları feodal ilişki olarak tanımlanır. Bu tür ilişkilere değer vermek, iyi karşılanmaz ve aşağılanır. Bunun yerine örgütlerde aynı inanca sahip olmak, yoldaşlık ve devrimcilik yeni bir yakınlık bağı olarak kabul edilir. Zaten örgütler insanların değer yargılarını bu kadar değiştirerek insanlarda yeni bir kişilik ve yeni bir değerler sistemi yarattıkları için onlara istedikleri şekilde hükmedebilir, aksi taktirde kişiler bu değerleri benimseyip kişilik dönüşümüne uğramadan eylemleri gerçekleştiremez.“

Avcı, Yılmaz Çelik’e şunu söylüyor: “Peki o zaman sen kardeşin, daha ilerisinde heval/yoldaş olarak bildiğin Güler Çelik’in bir örgüt mensubu olarak bu suçu işlemediğine inandığın halde neden mahkeme başkanı olarak orada açık bir tavır koyup kardeşini veya hevalını savunmadın? İdama mahkûm edildiği halde buna karşı koymadın. Hâlbuki tanımadığın insanların hakkını korumak için çatışmayı, ölmeyi ve öldürmeyi göze alıyorsun, burada güvenlik kuvvetleriyle, askerle, polisle hiç tereddütsüz çatışıyorsun. Ama başka bir noktada haklı bildiğin bir kişinin hakkını korumak, bir haksızlığa karşı durmak için en ufak bir tavır göstermiyorsun. Eğer insanlar hak, hukuk, adalet ve eşitlik gibi değerler uğruna, doğru bildikleri inançlar ve idealleri uğruna fedakârlık yapıyor, çatışıyor ve ölüyor ise senin de orada haklının yanında tavrını göstermen gerekirdi. Demek ki senin hakkı hukuku savunma noktasındaki tavrın her zaman aynı değil; sana örgütün empoze ettiği konulardaki haksızlıklara karşı savaşıyorsun, ama başka bir noktada, başka bir haksızlığa karşı duramıyorsun,“ dediğimde verdiği cevap beni tatmin etmemişti.

İşte o zamana kadar devrimcilerin inanç ve idealleri uğruna savaşan insanlar olduğu yönündeki kafamda kurduğum imaj ve onlara duyduğum saygı yıkıldı. Demek ki onların gerçek bir doğrusu yoktu; gerçek idealler ve inançlar uğruna savaşmıyorlardı. Onlara empoze edilmiş, belki de binlerce kez tekrar edilerek beyinlerine islenmiş örgüt gerçekleri uğruna savaşıyorlardı.“

Bu duruma, bu tip davranışlara “Simonlaşmak“ adını verdim. İşte bu durumu düşündükten sonra kendime söz verdim, ben Simon gibi olmayacaktım, ben Simonlaşmayacaktım.“ diyor Hanefi Avcı.

Avcı’nın kitabından sizlere aktardığım bu uzun alıntılardan sonra finalde soruları tekrarlayalım:

  • Pkk’de “Simonları” ortaya çıkaran sistemi kim (veya kimler) yarattı?
  • Kardeş, bacısının hakkını savunamıyor, bununla da kalmıyor, bacısının suçsuz olduğunu bildiği halde onun mahkemesinde kalem kırıyor! Sormak gerekir: Pkk bu mudur? Böyle mi olmalıydı, bu noktalara mı gelecekti? Kardeşin bacısının hakkını savunamayacak kadar hiçleştirildiği, robotlaştırıldığı bir sistemde hangi özgürlükten bahsedilebilir?
  • Bugüne değin böyle sebepsiz yere ölüme gönderilen onlarca, yüzlerce insandan bahsediliyor. Bunların hesabını verebilecek birileri var mı? Ailelerin gidip çocuklarının akıbetini soracakları, hukuk arayacağı bir mercî biliyor musunuz?

NOT: Bu yazıyı yazmama vesile olan kişi, eski Pkk hükümlüsü, sevgili Salih Dündar’dır. Kendisini ziyaret ettiğim birgün uzun uzun sohbet etmiş, fotoğraflarına bakmıştık. Birbirinden çarpıcı fotoğraflar adeta PKK’nin küçük bir arşivi gibiydi. O fotoğraflardan birinde birkaç kişi vardı ve o birkaç kişiyi tanıtırken, birini bana göstererek, “Bu da Yılmaz Çelik’tir” demişti. “Hani şu Hanefi Avcı’nın kitabındaki Simon, işte bu adamdır”. Çok şaşırmış ve hemen Hanefi Avcı’nın kitabını kendisinden alarak okumaya başlamıştım.

Bu yazı bu şekilde ortaya çıktı. Sevgili Salih Ağabey olmasaydı, ben Simon’u tanımayacaktım.

Bu arada meraklısı için küçük bir dipnot: Simon, Türkiye’nin bir büyük şehrinde kapıcılık yaparak hayatını sürdürmektedir. Bacısı Güler ise Almanya’da yaşamaktadır.

 

 

Ulaş Boz Yazıları
1975 yılında Dersim/Mazgirt'te doğdu. Marmara Üniversitesi Iletişim Fakültesi/ Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu. Türkiye'de Ulusal televizyonlarda kameramanlık ve kısa bir süre de yönetmenlik yaptı. Eylül 2009'dan beri Almanya'da yaşıyor.

Yorum Yap

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


three × five =