GAZETECİNİN OĞLU

Ulaş Boz

1975 yılında Dersim/Mazgirt'te doğdu. Marmara Üniversitesi Iletişim Fakültesi/ Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu. Türkiye'de Ulusal televizyonlarda kameramanlık ve kısa bir süre de yönetmenlik yaptı. Eylül 2009'dan beri Almanya'da yaşıyor.

Tüm Yazıları

Yeryüzünde savaşın yaşandığı her yerde birbirinden farklı dramlar yaşanır.

Her biri bir filme, bir romana konu olabilecek bu dramlar savaşın acı gerçeğidir. Bazen savaş bölgesinden çook uzaklarda, başka kıtalarda, başka ülkelerde yaşıyor olsanız bile, yaşananlara kayıtsız kalamaz ve o trajedilerin orta yerinde bulursunuz kendinizi. Diasporada yaşayanlar iyi bilirler bunu. Afgan için de bu böyledir, Kürt için de…

Size bir Kürt gazeteci-yazarın başından geçenleri anlatmak istiyorum. Ki neden bu girizgâhı yaptığımı anlamış olacaksınız.

Yazarımız eski bir mahpus.

12 Eylülde darbesiyle 10 yıldan fazla cezaevlerinde kaldı.

1990´lı yılların o kâbus dolu günlerinde Özgür Gündem Gazetesi´nin bir ara Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı.

Gazeteyi yönetirken günün birinde BBC kendisiyle bir röportaj yapar. Röportajın konusu faili meçhul cinayetler ve vurulan Kürt gazetecilerdir.

Dünyanın her yerinde son derece normal karşılanabilecek bu röportaj, Abdullah Öcalan tarafından anormal olarak görülür ve kendisi Bekaa´ya çağırılır. Öcalan tarafından yüzlerce kişinin önünde sorguya çekilir.

BBC durup dururken neden kendisiyle röportaj yapsınmış? İngilizler´in kendisini öne çıkarıp “Serok“u pas geçmesi de neyin nesiymiş, yoksa onu “Serok“un yerine mi düşünüyorlarmış ne!

Gazeteci, verdiği röportaja bin pişman edilir ve ülkeye geri gönderilir. Geri geldiğinde artık yetkisizdir, defteri dürülmüştür.

Derken bir süre sonra, vaktiyle dağda kalmış bir eski Pkk´li bayanla arkadaş olur, evlenirler. Bekaa gerçeğini kısmen ondan öğrenir.

Sonraları Avrupaya gelir ama yine de örgüte karşı net bir tavır takınmaz. Örgüt tarafından gözden düşürülmüş ise de o yine de “Bakin, benim size karşı bir tutumum yok, bana düşmanlık beslemenizi gerektirecek şeyler yapmıyorum“ havasında bir tutum takınarak yer yer onlarla da hareket ederek „ne şiş yansın ne kebap“ kıvamında bir rota tutturur.

Ben onu ilk kez yakından 2010 yılında Almanya´nın Rüsselsheim şehrinde düzenlenen „Dersim Festivali“nde görmüştüm.

Kendisini birkaç metre uzaklıktan tepeden tırnağa süzmüş, biraz göz hapsine almıştım.

Kendi halinde, mütevazi bir duruşu vardı. Yazarımız festivalde küçük de bir stand açmış, kitaplarını masaya dizmiş, isteyene imzalayıp veriyordu.

Masaya yanaştım, şöyle bir göz gezdirdim kitaplara. Bir taraftan da beyazlamış saçlarına takıldı gözlerim, „yaşlanmış biraz“ diye düşündüm.

Orada o gün, „tezgah açtığı“ ortamdan ötürü kendisine pek bir sempatiyle  baktığımı söyleyemem. Festivali PKK´liler düzenlemişti.

O festivalden bu yana 6 yıldan fazla zaman geçti.

Şu yakın zamanlarda bir arkadaşımızın (ağabeyimizin) Facebook´ta paylaştığı eski bir cezaevi fotoğrafında o da vardı. Fotoğrafta onu görünce şaşırdım ve Facebook arkadaşıma o fotoğrafı, yazarımızı sordum. (Yazarımız diyorum, ismini vermek istemiyorum) Arkadaşım bana kısaca o fotoğrafın hikâyesini anlatmaya başladı.

Arkadaşım, fotoğraftan başka, yazarımızla ilgili birşey daha anlattı:

Yazarımızın oğlu PKK´ye katılmış. (Katılmış değil, yazarımız, oğlunu Pkk´ye kaptırmış demek daha doğru olur aslında). Baba yüreği bu, durmaz yerinde; başlar oğlunu aramaya. Öyle ki, oğlunun ardından taaa dağa kadar gider, dağdaki yetkililerle görüşür ama oğlunu alamadan geri döner. Ve eli boş dönen yazarımız, o günden sonra „Barışın önemine“ vurgu yapan yazılar yazmaya başlar.

Demek taaa dağa kadar gitmiş, oğlunu alamadan geri dönmüş!

İste size savaşın öteki yüzü!

Arkadaşım (ağabeyimle) bu sohbetimizden bir süre sonra bir gün konu yine aklıma geldi ve „Google“a girip yazarımız ve oğluna dair bir şeyler okumak için tarama yaptım. Bir babanın çaresiz feryadıyla karşılaştım. Baba, (yazarımız), elinden geldiğince nazik bir üslûpla aynen şu başlıkla bir bildiri kaleme almıştı :

Oğlum ( oğluna kısaca XX diyelim) İçin PKK Yönetimine Çağrı

Yazının tamamını okuduğumda içimi derin bir hüzün kapladı.Şimdi artık yazarımız da, ömrünün belki 30-40 yılını verdiği biricik „partisinin“ mağduruydu ve parti yönetimine sesini duyurmaya çalışıyordu.

Şöyle diyor yüreği yaralı baba : „Dünyanın en modern ülkesi (……….`de ülke ismini ben sansürlüyorum U.B), mesleğini tamamlamaya çalışan üç dilli bir çocuğu bulunduğu yerden anne ve babasından, çevresinden, mücadele arkadaşlarından ve mesleğinden illegal ve habersiz böyle acil koparıp götürmek neyin ihtiyacıydı?“

Hangi görüşten olursanız olun, eğer anne babalık duygusunu tatmışsanız, içiniz bir başka burkulur, bir başka üzülürsünüz yukarıdaki feryada.

Tekrar yazarımızın yazdıklarına dönüp okumaya devam edelim :

„19 yaşındaki Oğlum (XX), 18 Ekim Pazar günü sabaha doğru, gerilimli ve sapsarı bir yüzle PKK’ye katılacağını söyleyerek çekip gitti.

Ancak beş dakika görebildiğim oğlum, buna mecbur olduğunu söyledi.

Ondan önceki üç gün boyunca (XX) okulunu bıraktı, bana Venedik’e gittiğini söyledi. Annesine Budapeşte’ye gittiğini söylemişti.

Sonradan öğrendik ki, bu birkaç gün içinde kendisine yoğun bir ikna baskısı uygulanmış, bilmediğimiz, tanımadığımız, kimliklerine ait bilgi sahibi olmadığımız kişi veya kişiler tarafından kuşatılmış.

(XX) götürülmeden önce bir hafta içinde başka kararlar da verdi.

Kendisine bir oda tuttu, bir şirketle yeni iş sözleşmesi yaptı, sık sık karar değiştiriyordu.

On beş gün kadar önce Küba’ya Fidel Casto ile röportaj yapmaya gideceğimizi söylüyordu.

Küba elçiliğiyle ile ilişkiye geçmişti.“

Ve çırpınışının sonuçsuz kalışını şu sözlerle dile getiriyor:

„On gün içinde oğlumuzun akıbetini öğrenmek için PKK Avrupa örgütüne yaptığımız resmi iki başvuru cevapsız bırakıldığı ve geçiştirildiği için bu açıklamayı yapmak zorunda kaldım.“

Evet, görüyorsunuz, çaresizliğin ilanıdır bu açıklama.

İnsan nasıl üzülmesin!

Bugüne dek savaşın yaptığı tahribat üzerine belki yüzbinlerce sayfa yazı yazılmış, yüzlerce kitap basılmıştır. Ama insanlığın savaşın kötülüğü üstüne yazdıkları, savaş realitesini ortadan kaldırmaya yetmemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapıp ettiklerini bilmiyor değiliz. Savaşa sürdüğü fakir fukara çocuklarının akıbetini her gün televizyonlardan izliyor, gazetelerden okuyoruz. Devlet mekanizmasını, o mekanizmanın çarklarının nasıl döndüğünü bilenler iyi bilir.

Bilmekte zorlandığımız konu ise, Pkk´nin mağdur yaratmada devletle neden yarıştığıdır. Yukarıda bahsi geçen ailenin dramı tekil bir olay olarak algılanabilir, ama öyle olmadığını artık biliyoruz. Hendeklerde göz göre göre ölüme gönderilen onlarca insanın yok yere ölüme gönderilişine bakarsanız, yazıya konu olan gencin dağa kaldırılışına da neden üzüldüğümüzü anlarsınız.

Bu hikâyenin acılı bir boyutu da şudur: Bahsi geçen gazetecinin gerçekleri az çok bildiği halde, sırf mahalle baskısına göğüs geremediği (veya başka bilmediğimiz gerekçelerle) ve Pkk´ye karşı net tutum takınamadığı için tüm bunların ailenin başına geldiğidir.

Facebookta arkadaşımla (Ağabeyimle) gazeteci hakkında konuşurken şunu da demişti: “Aslında sağlam bir kalemi vardı; büyük bir yazar potansiyeli taşıyordu. O tarafta yıllarını tüketerek yazarlığını, kalemini de heba etti“

Savaşın hükmünü sürdüğü toprakların çocuklarıyız. Budur ahvalimiz bizim. İnsan nasıl üzülmesin!

 

Ulaş Boz Yazıları
1975 yılında Dersim/Mazgirt'te doğdu. Marmara Üniversitesi Iletişim Fakültesi/ Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu. Türkiye'de Ulusal televizyonlarda kameramanlık ve kısa bir süre de yönetmenlik yaptı. Eylül 2009'dan beri Almanya'da yaşıyor.

İlk yorumu siz yapın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


1 × five =